
Işık ve bulut… ikisi de bir şey anlatmaz ama ikisinin arasında sıkışan ben anlatırım. Anlatırken eksilirim. Zamanın kıyısında bekleyen bir cümleyim, söylenmemiş. Henüz olmamış yağmur gibi, çoktan geçmiş ışık gibi.
Bir şey bitiyor. Ama bitenin ardından gelen sessizlik, boşluk değil. Belirsizlik. Çünkü hiçbir şey sona ermez, her şey başka bir hâl alır (Inception‘a atıfla belki şöyle diyebilirim: hâl.geçişi → biçim.yenidenkur()). Gözüm gördüğünü isimlendirmek ister ama içim gördüğüyle yetinmez. Araf, gözümle içim arasındaki çatlakta büyüyor.
Bir kategori arıyorum.. bir tanım, bir yer.. Ama yer yok. Sadece geçiş. Geçişin kendisi bir yer mi olur? Olursa adı ne olur? Sanırım burada ad vermeyi bırakmak gerek. Varlık, adı reddettiğinde en çıplak hâliyle karşıma çıkıyor ve ben onu anlamaya değil, sadece ona tanıklık etmeye cesaret ediyorum. Gördüğüm şey bir anı durdurmak değil. Akanın içinden bir çatlak çekip çıkarmak. Bilincim bu kaosta yer arıyor ama yer bulamıyor ve belki yer bulamamak, en sahici varoluş biçimi.
Geçicilikle kurulan ilişki, barışa değil tanıma yönelir mi? Geçmekte olan, durulmayan bir yüzey sunar; üzerine düşünmek, sabitlenmeye direnmek demektir. Her şey akarken kavramlar da çözülür; dil bile bu çözülmeye eşlik etmek zorunda kalır. Eksilmek bir sonuç değil, bir yöntemdir. Boşluk yaratır ama bu boşluk edilgin değil: anlamı yeniden konumlandırmak için bir alan.
Soru kendinden önceki düşünceyi kesintiye uğratmaz; onun içinden açılır. Bu yüzleşme bir çözüm aramaz çünkü çözüm nihai bir duruş gerektirir, oysa burada her şey geçici. Tanım yitiminde bir duruş mümkünse o duruş ancak kendi adını reddedebilir. O zaman düşünce, sadece içe yönelmiş bir izleme değil, biçimsizliğin içinde biçim arama eylemine dönüşür. Bu eylem, kendini bilmenin değil, kendine boşluk tanımanın pratiğidir.
Yağmur henüz başlamadığı için, ışık henüz sönmediği için, ben de tam buradayım. Eşik. İsimsiz. Ama tanıklığımda yalnız değilim.
