Carolina Coronado – ¡Oh, cuál te adoro! (Varlığında Nasıl Esriyorum!) | Türkçesi: Samet Polat

Carolina Coronado - ¡Oh, cuál te adoro! (Varlığında Nasıl Esriyorum!) | Türkçesi: Samet Polat

Ah, varlığında nasıl esriyorum! Şafak sökerken
Tutkuya belenmiş, yaslı çağırırım adını,
Gök, gölgelerden karalar kuşandığında
Ruhum taşkın bir ürperişle sana seslenir.

Sen saatlerime yön veren zamansın,
Zihnime yoldaşlık eden çıngısın,
Çünkü varlık bulmuş ne varsa sende düğümlenir:
Tutkum, umudum, dizelerim.

Hiçbir ezgi erişemez sesinin tınısına
Bana sevdanı döküp kendinden geçtiğinde,
İçindeki kıvancın adanmışlığını açığa vururken.

Sesinle yankılanır, bakışlarında kamaşırım,
Son soluğumu usulca teslim etmek isterim
Soluduğun havada yalım yalım savrularak.


¡Oh, cuál te adoro! Con la luz del día
Tu nombre invoco apasionada y triste,
Y cuando el cielo en sombras se reviste
Aún te llama exaltada el alma mía.

Tú eres el tiempo que mis horas guía,
Tú eres la idea que a mi mente asiste,
Porque en ti se concentra cuando existe,
Mi pasión, mi esperanza, mi poesía.

No hay canto que igualar pueda a tu acento
Cuando tu amor me cuentas y deliras
Revelando la fe de tu contento.

Tiemblo a tu voz y tiemblo si me miras,
Y quisiera exhalar mi último aliento
Abrasada en el aire que respiras.*

(Gregorio Torres Nebrera (Ed.), Carolina Coronado: Poesías Completas, aktaran: Carolina Coronado Antolojisi, s. 144)
*Carolina Coronado tarafından 1845 yılında kaleme alınan bu şiir, ilk kez 16 Temmuz 1849 tarihinde Heraldo de Madrid gazetesinde yayımlanmıştır. Bkz . Carmen Fernández-Daza Álvarez, La familia de Carolina Coronado, s. 384.

Carolina Coronado el yazısı mektup
Carolina Coronado’nun kendi el yazısıyla Pedro Encomienda’nın albümü için kaleme aldığı “A mi amiga Silveria” (Arkadaşım Silveria’ya) adlı ithafı (1839-1841). Bkz. Carmen Fernández-Daza Álvarez, La familia de Carolina Coronado, s. 396.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

César Vallejo – Trilce VI | Türkçesi: Samet Polat

César Vallejo - Trilce VI | Türkçesi: Samet Polat

   Yarın giyindiğim urbayı
yıkamadı benim çamaşırcım:
kendi otilya damarlarında çitilerdi onu,
kalbinden boşalan çağlayanda; ve bugün
sormayacağım kendime, ardımda
bıraktım mı diye adaletsizliğin bulanık çulunu.

  
   Artık sulara inen kimsenin kalmadığı şu saatte,
kılavuz çizgilerimin üzerinde yivleniyor
tüylenmeye duran keten; ve nöbetliğin üzerindeki
onca ne olacak benim bu hâlim eşyası,
hiçbiri bana ait değil artık
başucumda.
                                Onun iyeliğinde kaldılar,
esmer şefkatiyle perdahlanıp mühürlendiler.


   Ah bir bilsem dönecek mi;
bir bilsem, ruhumun çamaşırcısı
hangi yarın girecek
teslim etmeye bana yıkanmış çamaşırlarımı. Hangi yarın girecek
kıvançla, esmer işçi kirazı, elinden geldiğini,
bileğinin yettiğini kanıtlamanın coşkusuyla
                                —NASIL GÜCÜ YETMESİN Kİ!—
bütün kaosları mavileştirmeye ve ütülemeye.


César Vallejo - Trilce VI | Türkçesi: Samet Polat
Kaynakça

Vallejo, C. (1922). Trilce. Talleres Tipográficos de la Penitenciaría.

Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

“Aidatını Ödediğimiz Cehennem” Yayımlandı


Aidatını Ödediğimiz Cehennem - Samet Polat | 10. Vedat Günyol Genç Deneme Yazarı Ödülü

Kapak Tasarım Süreci:

Aidatını Ödediğimiz Cehennem | Kapak Tasarım



İçindekiler

ATERİ7

ÖN SÖZ 11

 

BÖLÜM I AİDAT

BOSCH’UN 2+1 DAİRESİ 19

EKMEK, MEZÜR VE VİCDAN ÜZERİNE 27

KELİMELERİN GÖLGESİ 35

SESSİZLİĞİN SESİ 42

KÜRSÜNÜN ESİRLERİ 47

 

BÖLÜM II VİTRİN

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ IŞIĞINDA “YENİ TÜRKİYE” 57

İKİ EL ATEŞ, PERDESİZ BEYAZ 64

KASIRDA ZIMBIRTI HEYY 71

İFADELERİN DRAMATİK AYRIMI 77

DELİ VE PEYGAMBER 84

ŞEHRAZAT’IN SANDIĞI 94

“MAVİ SÜRGÜN”ÜN SOLAN RENGİ VE TAMPONSUZ BİREYİN HAYATTA KALMA AGRESYONU 99

ALİ NİZAMÎ BEY’İN YENİ MERAKLARI YAHUT BİZİM ALAFRANGALIĞIMIZ 109

MAHALLENİN EDEBİYATLARI 114

BEN KENDİNİ ANLATIRKEN-I 127

BEN KENDİNİ ANLATIRKEN-II 135

 

BÖLÜM III PATİKA

İSİMSİZ BİR SABAH 145

İSTENMEYEN ŞARKI 149

İPLİĞİN UCU 155

PATARA: KUM, ZAMAN VE UMUT 160

ŞİİR NASIL YAPBOZULUR? 165

İPİ YANMAYAN UÇURTMA 170

PUSLU KITALAR KANTOSU 174

TİMSAHLI İĞNEYİ GİZEME, ÇUVALDIZI HAKİKATE BATIR 181

SFENKS TRAMVAYDA 191

 

BÖLÜM IV KÖR NOKTA

EVREN SAAT GİBİ İŞLEMEZ 199

ZAMANI PARSELLEYENLERİN ASLA ANLAYAMAYACAĞI PERŞEMBESİZ YAPRAKLARIN, KAPILARDA BEKLETİLENLERİN VE SONUNDA KENDİ KUYTUSUNA KIVRILAN GÜNEŞ RENKLİ KEDİLERİN SONSUZ VE BÖLÜNMEMİŞ ŞİMDİSİ 209

SERMAYE PASAPORT İSTEMEZ 230

KUBİLAY HAN’IN KÖR NOKTASI 241

KUMDAN KALE 251

KERTİKTEN KOZMOSA 259

BİLİNÇ BİR KONAKTA KİLİTLİ KALIRSA 266

ZARIMI HİPERKAOS İÇİN ATIYORUM-I 272

ZARIMI HİPERKAOS İÇİN ATIYORUM-II 283

TABUTTA ZAR ATMACA 290

 

BÖLÜM V AYNA

GÖRÜNGÜNÜN HUZURSUZLUĞU 297

KENDİMLE TANIŞMAMI SAĞLAYAN İLK YALAN 305

ALTI ÜSTÜ DENEME 310

KAYGULU GÖLGE OYUNU 324

FLORESAN AYDINLIĞINDA BİR AZİZ 333

ALTI İLERİ, ALTI GERİ, HİÇBİR YER 344

SERVİ KALEMLİ KARA YAZGILI 353

FAL TAŞI 361

ARTIK PERÇİN 364

ESEN UĞUZ KOŞUG TEGŞÜRDÜM: PROSERPİNE’İN BAHÇESİ (ÇEVİRİ ŞİİR) 365

 

HAPŞU 371

DEBELEME 374


Aidatını Ödediğimiz Cehennem | Ödül Gerekçesi
10. Vedat Günyol Genç Deneme Yazarı Ödülü
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

“Elçin Sevgi Suçin Şiirinde Öznenin Çoğulluğu”, Varlık dergisi Mart 2026 sayısında | Samet Polat

"Elçin Sevgi Suçin Şiirinde Öznenin Çoğulluğu" Varlık dergisi Mart 2026 sayısında | Samet Polat

https://www.varlikonline.com/kitap/698/varlik-dergisi-mart-2026

“Aidatını Ödediğimiz Cehennem” | Kapak Tasarım – Samet Polat

Ön Kapak: Tamu

"Tamu" Zihinsel Harita ve Planlama | Aidatını Ödediğimiz Cehennem - Samet Polat
“Tamu” Zihinsel Harita ve Planlama

"Tamu" Fikir Geliştirme ve Taslak | Grafit | Form Arayışı ve Temel Anatomi | Aidatını Ödediğimiz Cehennem - Samet Polat
“Tamu” Fikir Geliştirme ve Taslak | Grafit | Form Arayışı ve Temel Anatomi

Aidatını Ödediğimiz Cehennem - Kapak Eskiz Çalışma - TAMU
Analog Konsept Eskizi | Grafit ve Tükenmez Kalem | Anatomik Kurgu ve Kompozisyon

Aidatını Ödediğimiz Cehennem - Kapak PSD Çalışma - TAMU goblin detay
Dijital Geliştirme (WIP I) | Adobe Photoshop | Karakter Anatomi ve Çizgi İşçiliği

Aidatını Ödediğimiz Cehennem - Kapak PSD Çalışma - TAMU trampet detay
İş Akışı Sentezi (WIP II) | Adobe Photoshop | Nesne Formu ve Teknik Detay Analizi

Aidatını Ödediğimiz Cehennem - Sol Alt Kadraj PSD Çalışma
Detay Çalışması (Sol Alt Kadraj) | Adobe Photoshop | Karakter Anatomi ve Çizgi İşçiliği

Aidatını Ödediğimiz Cehennem - Kapak Eskiz Çalışma - TAMU pastel
Kromatik Atmosfer Etüdü | Geleneksel Pastel | Renk Paleti ve Işık Dengesi

Aidatını Ödediğimiz Cehennem - Nihai Ön Kapak
Nihai Hibrit Sentez | Özgün Çizim Altyapısı + Nöral Doku Render (Google AI Entegrasyonu)

Arka Kapak: Dirim

Arka Kapak Görsel Kurgusu: Orijinal Karakalem Eskiz
Arka Kapak Dijitalizasyon Süreci: Taranmış Eskiz Üzerinde Manuel Renk Bloklama Aşaması
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

“Varlıközsel Kriz ve Toplumsal Gösterge Olarak Yaşlılık: Türk Romanında Otorite, Bellek ve Mekânın Dönüşümü”, Deliler Teknesi’nin 115. sayısında

Deliler Teknesi, Ocak-Şubat 2026, sayı 115
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

Osman Cemal Kaygılı’nın “Sandalım Geliyor Varda” Yapıtı Üzerine | Samet Polat

Osman Cemal Kaygılı’nın "Sandalım Geliyor Varda" Yapıtı Üzerine | Samet Polat

I.

Hikâye, anlatıcının gençlik yıllarına, İstanbul sularıyla kurduğu ünsiyete dair hatıralarıyla açılır. Marmara’nın hırçın dalgalarından, ölümle burun buruna gelinen fırtınalardan bahseden müellif, okuru sakinleşmeye, “tatlı, bal benzeri” hikâyeye davet eder (Kaygılı, 2025, s. viii). Mekân tercihi tesadüf sayılamaz. Haliç, bilhassa Silahtarağa ve Kâğıthane hattı, Lale Devri’nden tevarüs eden Sadabad eğlencelerinin, halk tabakasına inmiş, biraz ayağa düşmüş, biraz salaşlaşmış hâlidir. Burası, Boğaziçi’nin aristokratik havasından uzaktır; daha halkvari, daha samimi, lakin nispette çamurlu ve bataklıktır.

Metinde Haliç suları, karakterlerin ruh durumuna ayna tutar. Gündüz vakti “portakal şerbeti renkli” sular (Kaygılı, 2025, s. 13), akşamüzeri “çimento rengini” alır, gece mehtapla birlikte “yakamozlarla badanalanır” (Kaygılı, 2025, s. 14). Su, değişen, dönüşen, güzelliği ve tehlikeyi (bataklık) bünyesinde barındıran canlı organizma hüviyetindedir. Silahtarağa Elektrik Santrali’nin gölgesinde, fabrikaların dumanı altında kalan Haliç, sanayileşme ile doğa, modernite ile gelenek arasında sıkışmışlığın simgesidir.

1.1. Anlatıcı Kimliği: Yazar ve Sandalcı

Başkarakter, yani anlatıcı, ikili kimlik taşır. Asıl mesleği muharrirliktir; mizah gazetelerine, mecmualara yazılar yazar. Ancak hikâye düzleminde, Bostan İskelesi’nden kiraladığı sandalla müşteri taşıyan, kendini “Rizeli” olarak tanıtan “sandalcı” rolüne bürünür. Maske, şahsa sosyal sınıflar arasında rahatça dolaşma imkânı tanır.

Yazarın sandalcı kimliği, halkı gözlemleme aracıdır. Üstündeki “ateşçi fanilası” ve çıplak ayakları (Kaygılı, 2025, s. 4), kendisini entelektüel kimliğinden soyutlar, sokağın, denizin insanı yapar. Fakat zihni sürekli edebî referanslarla meşguldür. Karakterin iç sesiyle dışa vurduğu tavır arasındaki uçurum, metnin mizahi tonunu belirler. Müşterilerin şahsı “cahil sandalcı” sanması, anlatıcıya ironik üstünlük sağlar. Kendisi, karşısındakilerin cehaletiyle eğlenirken, aslında toplumsal ön yargıları ifşa eder.

1.2. Sosyal Katmanlar ve Sınıfsal Karşılaşmalar

Sandal, âdeta yüzen sahnedir; farklı toplumsal kesimler burada resmî geçit yapar. Her müşteri grubu, erken Cumhuriyet dönemi İstanbul’unun farklı veçhesini temsil eder.

Anlatıcının ilk müşterileri, iki askerdir. Diyaloglar, dönemin ekonomik şartlarını ve halkın safiyetini gözler önüne serer. Askerlerin “ikimiz bir kuruş” teklifi (Kaygılı, 2025, s. 4), yoksulluğun göstergesidir. Anlatıcının onlardan para almaması, hatta sigara ikram etmesi, halkın kendi arasındaki dayanışmayı simgeler. Askerlerin mahcup tavrı, yazarın “kalantor müşteriler” dediği zengin zümreyle keskin tezat oluşturur. “Nefti yamaçlar bana ne kadar yufka, ne kadar tatlı melal içinde göründü” cümlesi (Kaygılı, 2025, s. 5), yazarın masumiyet karşısında duyduğu duygusal yoğunluğu ifade eder. Burada “melal” kelimesi, Ahmet Haşim estetiğine atıf olmasa da, yazarın ruhundaki ince sızıyı, halkın çaresizliği karşısındaki şefkatini imler.

İkinci grup, “yarım yamalak Türkçe” konuşan, Ladino (İspanyolca kökenli Yahudi dili) kelimeler kullanan Yahudi ailedir. “Nosta Kâhtane, vamoz el Siliftar!” şeklindeki konuşma (Kaygılı, 2025, s. 6), İstanbul’un kozmopolit yapısını seslendirir. Yazar, aileyi “curcuna” içinde tasvir ederken, askerlere gösterdiği hassasiyeti göstermez; “yedi buçuk kuruşu” cebine indirir. Sahne, sandalcılığın ticari yönünü vurgular. Yahudi ailenin çocuklarının “sandalı sat bize” şeklindeki pazarlıkçı tavırları, kültürel kodların mizahi yansımasıdır.

Silahtarağa Elektrik Fabrikası’nın varlığı, dönemin sanayileşme hamlesinin simgesidir. Sandala “damdan düşer gibi” atlayan Alman usta (Kaygılı, 2025, s. 7), kaba kuvvetin, nezaketten yoksunluğun temsilcisidir. Bataklığa düşmesi, yazarın ona kestiği mizahi ceza niteliğindedir. Sahne, alafranga tipin, yerel doku içinde nasıl sakil durduğuna işaret eder. Alman’ın “Yah, yah!” (Kaygılı, 2025, s. 7) şeklindeki tasdik sözleri, iletişim kopukluğunun ve kültürel uyumsuzluğun sesidir. Batı teknolojisi (elektrik fabrikası) ile Doğu’nun kayığı (sandal) arasındaki bu zoraki temas, fiziksel düşüşle sonuçlanır.

II.

Hikâyenin ana gövdesini, anlatıcının Silahtarağa dönüşünde sandala aldığı üç genç kızla yaşadığı macera oluşturur. Kızlar; “şehla gözlü”, “sarışın/yosun gözlü” ve “esmer dümenci” sıfatlarıyla anılır. İsimsizlik, şahısları birey olmaktan çıkarıp tip haline getirir; gençliğin, neşenin, melankolinin timsalleridir.

​2.1. Edebiyatın Araçsallaştırılması

Sandal gezintisi, kısa sürede edebiyat mahfiline dönüşür. Kızlar, dönemin popüler şairlerinden, şiirlerinden bahsederken, anlatıcı cahil sandalcı rolünü sürdürür. İçten içe onlarla eğlenir, “Ahfeş’in keçici gibi başını sallayarak” dinlediğini belirtir sohbeti (Kaygılı, 2025, s. 12). Burada entelektüel snobizm ile halk bilgeliği çatışır. Kızlar, edebiyatı sosyal statü göstergesi olarak kullanırken, anlatıcı (yazar) edebiyatın yaratıcısı konumundadır.

Haliç’te yüzen kazları gören kızlar, Fazıl Ahmet Aykaç’ın “Hele var ki bir tablo / Görse şaşar Anibal” dizelerini okurlar (Kaygılı, 2025, s. 11). Mizahi şiir, ortamın neşesine uygundur. Anlatıcının “lostromo” (tayfa başı) terimini kullanması (Kaygılı, 2025, s. 12), denizcilik jargonuna hakimiyetini gösterir. Kazlara “amiral” yakıştırması yapılması, siyasi ve askeri hiyerarşinin mizahi dille tiye alınmasıdır.

Kızların Ahmet Haşim hayranlığı, dönemin estetik zevkini yansıtır. “Akşam, yine akşam, yine akşam / Göllerde bu dem bir kamış olsam!” dizeleri (Kaygılı, 2025, s. 14), Haliç’in sazlıklarına (kamışlarına) yapılan göndermedir. Anlatıcının şiire verdiği “kamış veya saz olacağıma, kurbağa olsam daha iyi” cevabı (Kaygılı, 2025, s. 14), yüksek zümre edebiyatının (“Göl Saatleri”) halk gerçekliğiyle (vırak vırak öten kurbağalar) çatışmasıdır. Haşim’in sembolizmi, sandalcının realizmine çarpar. Kızların Haşim’den bahsedişi, moda takipçiliği olarak sunulur; şiirin derinliğinden ziyade popülaritesi ön plandadır.

Şehla gözlü kızın okuduğu “Zerrişte” şiiri (Kaygılı, 2025, s. 15), kedi metaforu üzerinden insan ilişkilerine, nankörlüğe, hırçınlığa temas eder. “Hepsinde bu tırnakları, hepsinde bu hâli / Hepsinde hırçın kedi simasını gördüm” dizeleri, ileride yaşanacak hayal kırıklıklarının, vefasızlıkların habercisidir. Anlatıcının “Her gülün dikeni vardır” yorumu, halk hikmetinin şiirsel yorum karşısındaki basit ama isabetli duruşudur. Tevfik Fikret’in karamsar dünyası, Haliç’in mehtaplı gecesinde genç kızların flört aracına dönüşür.

Bahariye yalılarının önünden geçerken okunan Yahya Kemal şarkısı “Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden / Bendim geçen ey sevgili sandalla denizden” (Kaygılı, 2025, s. 27), hikâyenin atmosferini zirveye taşır. Şiir, geçmişe özlemi, yitip giden neşeyi, sudaki akisleri anlatır. Tam o esnada yalıdan uzanan pijamalı adam, şiirsel ânı bozan dünyevi gerçekliktir. Anlatıcının şahsa duyduğu öfke, hayal dünyasının yıkılmasına tepkidir. Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”unda yarattığı yüce estetik, burada pijamalı adamın banalitesiyle kesintiye uğrar.

​2.2. Uydurma Maniler ve Yazarın İfşası

Anlatıcı, kızların ısrarı üzerine doğaçlama maniler uydurur. “Balıklarda pul olur / Kadınlarda dul olur” (Kaygılı, 2025, s. 18) şeklindeki basit kafiyelerle başlayan oyun, daha sonra kendi yazdığı (ve gazetede çıkacak olan) şiirleri okumasıyla boyut değiştirir. “O Gözler” ve “Ben yolumu şaşırmış bir garip kimseydim” şiirleri (Kaygılı, 2025, s. 31-32), anlatıcının maskesini neredeyse düşürür. “Müşterim öğretti” yalanı, kimliğini gizleme çabasıdır. Sahne, sanatçının eserini anonim kalarak icra etme arzusunu, tepkileri filtresiz görme isteğini barındırır. Kendi şiirini “müşteriden duydum” diyerek okuması, tevazu maskesi altında gizli narsisizmdir; eserinin beğenilip beğenilmediğini üçüncü şahıs gözüyle test eder.

​2.3. Haliç’in Sosyal Coğrafyası: Adalar ve Yalılar

Yazar, Haliç’teki “Bahariye Adaları”nı (Kaygılı, 2025, s. 20) anlatının merkezine yerleştirir. Adalar, ana karadan kopuk, kuralların esnediği, kaçamakların yapıldığı ütopik alanlardır. Anlatıcının ikinci adaya çıkışı, iskarpinlerini çıkarması (Kaygılı, 2025, s. 24), medeniyetin kısıtlamalarından arınma isteğidir. Ancak sandalın kaçması, doğanın veya fizik kurallarının insana oyunudur. Anlatıcı, adada mahsur kalarak kızlar karşısındaki otoritesini (kaptanlığını) kaybeder; aciz duruma düşer. Bu acziyet, Rizeli taklidi yaparak (Kaygılı, 2025, s. 25) aşılmaya çalışılır.

III.

Hikâyenin mizahi tonu, “anne” bahsi açıldığında yerini derin hüzne, “melale” bırakır. Burası, metnin dramatik merkezidir. Şehla gözlü kızın okuduğu “Fış fış kayıkçı / Kayıkçının küreği” ninnisi (Kaygılı, 2025, s. 16), anlatıcıyı çocukluğuna, ana kucağına”götürür. Basit tekerleme, en karmaşık şiirden daha tesirlidir; zira kolektif hafızaya, masumiyete hitap eder. Yazar, bu kesiti “insanın yüzüne, kalbine mahiyeti anlaşılmaz bir yelpazeyle rahmet, şefkat meltemleri savruluyor” şeklinde tasvir eder (Kaygılı, 2025, s. 17). Burada müzik (ninni), zaman makinesi işlevi görür; yetişkin maskesini sıyırır, altındaki öksüz çocuğu ortaya çıkarır.

Anlatıcı, ailesini kaybettiğini (“sizlere ömür”) söyler (Kaygılı, 2025, s. 17). Şehla gözlü kızın annesini bir yıl önce kaybettiği ortaya çıkar. Hüseyin Naili’nin “Anama” şiirinin okunması (“Yollar geçilmez oldu / Dağlar seçilmez oldu”), iki yabancıyı kader ortağı yapar (Kaygılı, 2025, s. 35). Kızın ağlaması, eğlence maskesinin düşüp, içteki “ayrılık zehrinin” (Kaygılı, 2025, s. 35) akmasıdır. Sandal, eğlence aracı mekanı olmaktan çıkar, yas tutma mahalline dönüşür.

Kızın, anlatıcıdan annesine selam götürmesini istemesi, kendini “ölen kız kardeşin yerine” koyması (Kaygılı, 2025, s. 36), kurulan bağın derinliğini gösterir. Sahne, Osman Cemal Kaygılı’nın insani duyarlılığını, küçük insanın büyük acılarını yansıtmadaki ustalığını kanıtlar. Yazar, anneyi bekleyen figür olarak kutsar; evlat ise daima geç kalandır.

IV.

Çarşamba günü Defterdar Burnu’nda verilen randevu, hikâyenin visal (kavuşma) umududur. Ancak gelen kişi şehla değil, yaşlı Arap dadı “mama”dır (Kaygılı, 2025, s. 38). Dadının getirdiği mektup (“Gelemiyoruz…”), anlatıcıyı boşlukta bırakır. Şehla’nın hastalandığı (sinir krizi geçirdiği) söylenir. Hastalık, ihtimal ki gerçektir; yahut sosyal baskının, sınıf farkının, sandalcıyla görüşmeme ikazının örtmecesi olabilir.

Anlatıcının “tepemden bir kaynar sudur boşandı” ifadesi (Kaygılı, 2025, s. 39), hayal kırıklığının şiddetini gösterir. Yelkeni açıp Çengelköy’e gitmesiyse kaçıştır. Mekân değişikliği ruh hâlini onarmaz. Dadının ketum tavrı (Kaygılı, 2025, s. 39), aristokrat ailelerin sırlarını saklama geleneğinin tezahürü olabilir. Sınıfsal duvar, görünmez ama aşılamaz engel olarak araya girmiştir.

Bir yıl sonra Taksim’de sarışın kızla karşılaşma, hikâyenin birinci kısmını yarım kalmışlıkla mühürler. Şehla, İzmir’e gitmiş, evlendirilmiştir. “Evlendirilmiştir” ifadesindeki edilgenlik, kadının kaderindeki söz hakkının azlığına işarettir. Anlatıcının “Bırak yahu, kapıdan girerken çocuğun bisikletine ayağım takıldı” yalanı (Kaygılı, 2025, s. 41), içindeki sızıyı gizleme çabasıdır. Erkeklik gururu, acıyı ikrara mani olur.

V.

Hikâyenin ikinci kısmı, zamanın dönüştürücü gücünü merkeze alır. Aradan on yıl geçmiştir. Anlatıcı evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır (Kaygılı, 2025, s. 43). Mekân yine Silahtarağa’dır ama roller değişmiştir. Sandalcı değil, aile babasıdır; yalnız değil, kalabalıktır.

5.1. Tesadüfün İğne Deliği: Eski Kaynana

Dere kenarında karşılaşılan yaşlı kadın ve zenci dadı Hoşkadem, hikâyeyi geçmişe bağlayan halatlardır. Yaşlı kadının torunlarından bahsedişi, gelini “haspa” diye anması (Kaygılı, 2025, s. 47), klasik “kaynana-gelin” çatışmasını sunar. Ancak burada trajedi vardır: Çocuklar anneden koparılmıştır. Anlatıcı, farkında olmadan eski aşkı Şehla’nın çocuklarıyla ve onu mutsuz eden kaynanasıyla yan yanadır. Hoşkadem’in “sadakati” (Kaygılı, 2025, s. 46), geleneksel aile yapısındaki hizmetkârın konumunu vurgular; o, sırların bekçisi ve ailenin demirbaşıdır.

​5.2. Aile Faciası ve Kaçırılma

Lüks sandalın (iki çifte futa) yanaşması gerilimi tırmandırır. Sandaldaki erkek “kalantor”, kadın ise yüzünü şemsiyeyle gizleyen şahıstır (Kaygılı, 2025, s. 48). Çocuğun kaçırılması sahnesi heyecan doludur. “İmdat! Evladımızı kaçırıyorlar!” feryatları (Kaygılı, 2025, s. 50), Haliç’in sükûnetini yırtar.

Anlatıcının olaya müdahil olması kahramanlık dürtüsüdür. Erzincanlı kayıkçının yardımıyla yapılan takip, metne dinamizm katar. Ancak yakalandıklarında ortaya çıkan gerçek, anlatıcıyı durdurur: Kaçıran, çocuğun öz annesidir. Kadının “Ben onun anasıyım… Onlar hınzır, taşyürekliler!” haykırışı (Kaygılı, 2025, s. 52), on yıl önceki “öksüzlük” temasını tersine çevirir. Şehla, bu kez çocuğunu öksüz bırakmamak için savaşmaktadır. “Ana yüreği” kavramı, hukuktan ve toplumsal normlardan üstün tutulur.

​5.3. Yüzleşme ve Tanınma

Kadının (Şehla’nın) anlatıcıyı tanıması, hikâyenin can alıcı noktasıdır. “Sizin simanız… ananın ne olduğunu çok iyi bilen insan simasına benziyor” sözleri (Kaygılı, 2025, s. 53), on yıl önceki “anne sohbetine” yapılan zarif atıftır. Yüzünü açmasa da, ismini vermese de, “Annenize selam söyleyin” demesi, aradaki sırrı faş eder. Anlatıcı, eski aşkının aile dramına şahit olmuş, hatta ona yardım etmiştir (takibi bırakarak).

Çocuğun, kendisini sandalla gezdirmesine karşılık “Sen sandalcı değilmişsin, yalandan sandalcı oluyormuşsun” sözleri (Kaygılı, 2025, s. 53), gerçeğin çocuk ağzından ifşasıdır. Çocuk, sezgisiyle anlatıcının rol yaptığını anlamıştır.

VI.

Hikâye mutlu sonla bitmez; Kaygılı’nın realizmi buna müsaade etmez. İki üç yıl sonra hastane kapısında koca ile karşılaşma, anlatının sonunu getirir. Şehla (Refika), zatürreden vefat etmiştir (Kaygılı, 2025, s. 54). Çocuk, tekrar babaanneye (mezkûr “taşyürekli” kadına) dönmüştür.

Şehla’nın ölümü, “kamış”, “kedi”, “mehtap” şiirlerinin vadettiği büyülü dünyanın, “zatürre” (hastalık, soğuk, gerçeklik) karşısında yenilgisidir. Çocuğun kaçırılması, annenin çırpınışı hepsi boşa gitmiştir. Döngü tamamlanmış, trajedi başa sarmıştır. Anlatıcının hastane dönüşü zihninde çınlayan çocuk sesi (“Sandalcı ağabey, geç kalma…”), kaybın yankısıdır.

Sonuç

Osman Cemal Kaygılı, Sandalım Geliyor Varda eserinde, basit olay örgüsü içinde İstanbul’un sosyolojik ve psikolojik haritasını çıkarır. Eser, şu katmanlarda okunabilir:

Mekânın Hafızası: Haliç, su birikintisi konumundan çıkarak; şiirlerin okunduğu, aşkların doğduğu, dramların yaşandığı, fabrikaların dumanının tüttüğü, çamurun ve yakamozun iç içe geçtiği yaşayan karakterdir.

Dil ve Üslup: Yazar, sokak ağzını (Ladino, Rumca, asker şivesi, çocuk dili) edebî Türkçe ile harmanlar.

Melankoli ve Mizah: Kaygılı, en acıklı anda bile (çocuğun kaçırılması) mizahi unsurları (Erzincanlı kayıkçının kabadayılığı) elden bırakmaz. Ancak dip akıntısı daima hüzündür (“melal”).

Kader ve Tesadüf: Hikâye, tesadüflerin (rastlantıların) yönettiği evrende geçer. Silahtarağa’da karşılaşma, Taksim’de görme, on yıl sonra yine aynı yerde buluşma, hastanede karşılaşma… İstanbul, karakterlerini sürekli birbirine çarptıran büyük kavanozdur.

Sandalım Geliyor Varda, kaybolan İstanbul’a, yitip giden gençliğe, anne şefkatine ve yarım kalmış aşklara yakılmış ağıttır. Yazar, sandalın küreklerini çekerken zamanın sularında geriye doğru yolculuk yapar. Her sandal bir gün kıyıya yanaşır ama içindeki yolcuların hikâyesi sular durulsa da bitmez, hafızanın derinliklerinde akisler yaratmaya devam eder.

Kaynakça

Kaygılı, O. C. (2025). Sandalım geliyor varda. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Samet Polat'ın Anlam-Denge Etkileşim Modeli (ADEM) ile bütünleşik Sandalım Geliyor Varda çözümlemesi
Samet Polat’ın Anlam-Denge Etkileşim Modeli (ADEM) ile bütünleşik Sandalım Geliyor Varda çözümlemesi
“KAYGILI, Osman Cemal: XX. yy. yazarlarından, 1890-9 Ocak 1945, doğ. ve ölm. İstanbul. 1906-1918 arası askerî birliklerde kâtiplik ve 1925-1945 arası ortaokul ve liselerde öğretmenlik yaptı. Mide kanserinden öldü, Ortakçılar’da (Eyüp) Tokmaktepe Mezarlığı’na gömüldü. 1920’lerde başladığı mizah yazarlığıyla tanındı. Hüseyin Rahmi – Ahmet Rasim geleneklerine bağlı, zengin bir folklor bilgisinden kuvvet alan hikâye ve romanlarında eski İstanbul kenar mahalle hayatlarını canlandırdı. Hikâyeleri Eşkiya Güzeli (1925), Sandalım Geliyor Varda (1938) kitaplarındadır. Bekri Mustafa ( 1944), Aygır Fatma (1944) romanlanndan önce yazdığı ve 1942 C.H.P. Roman Yanşması’nda derece almış, en ünlü eseri Çingeneler (1939), üçüncü kez basıldı (1972, Bilgi Yayınevi, Bütün Eserleri dizisi: 1) İstanbul Revüsü (1925), Üfürükçü ( 1939) oynanmış oyunlarıdır. istanbul’da Semai Kahveleri ve Meydan Şairleri adında bir incelemesi de 1937’de çıkmıştı.”
Necatigil, B. (1995). Edebiyatımızda isimler sözlüğü (Eklerle 16. basım, ss. 196-197). Varlık Yayınları.

Samet Polat Kütüphanesi
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

“Kafka’nın ‘Yasa Önünde’ Meselinde ve Orhan Kemal’in ‘Murtaza’sında Açık Duran Kapılar”, Güfte Edebiyat’ın 28. sayısında

“Fareyi Öldürmek” ya da Bir “Hiç Kimse”nin Kendini İcat Etmesi | Samet Polat

"Fareyi Öldürmek" ya da Bir "Hiç Kimse"nin Kendini İcat Etmesi | Samet Polat

Giriş

Türk edebiyatının 1970 sonrası yönelimleri incelendiğinde, toplumsal gerçekçilik anlayışının giderek bireyin iç dünyasına, psikolojik derinliklerine ve varoluşsal sancılarına evrildiği görülür. Bu geçiş döneminde İrfan Yalçın, Fareyi Öldürmek adlı eseriyle, sıradan görünen bir devlet memurunun trajik yaşam öyküsünü, toplumsal ve psikolojik katmanlarla bezeli anti-kahraman anlatısına dönüştürmüştür. 1979 yılında yayımlanan yapıt, bürokratik labirentte yönsüzleştirilen, ev içi rollerde hadım edilen ve ataerkil otoritenin gölgesinde kimliğini yitiren Sabri Bey’in hikâyesini merkeze alır. “Fare” metaforu, Sabri’nin çocukluk travmalarından yetişkinlikteki hezeyanlarına kadar uzanan bir korku, tiksinti ve aynı zamanda özdeşleşim nesnesi olarak kurgulanmıştır.

İrfan Yalçın, romanın kurgusunda tek sesli anlatıcının hâkimiyeti yerine, çok sesli (polifonik) anlatı tekniğini tercih etmiştir. Bu teknik, Sabri gibi “silik”, “sessiz” ve kendini ifade etmekten aciz bir karakterin dışarıdan nasıl algılandığını ve toplumsal aynada nasıl kırıldığını göstermek açısından işlevseldir.

https://www.academia.edu/resource/work/145828862

I.

Roman, anlatıcı Necmi Bey’in “Niçin” başlıklı giriş bölümüyle açılır. Bölüm, romanın yazılma gerekçesini ve Sabri’nin ölümünden sonraki süreci çerçeve hikâye tekniği ile aktarır. Necmi Bey, annesinin mezarını ziyaret ederken tesadüfen Sabri’nin mezarını görür ve bu karşılaşma, belleğindeki Sabri imgesini canlandırır:

​”Muşmula ağacına benzeyen çelimsiz, hastalıklı bir ağacın yanından geçerken Sabri’nin mezarını gördüm. İçim bir tuhaf oldu. Yıllardır görmediğim, canım ciğerim gibi sevdiğim bir dostumu görmüştüm sanki” (Yalçın, 2017, s. 11).

Necmi Bey, Sabri’yi “karıncayı incitmekten korkan”, sürekli gülümseyen ve “teşekkür eden” figür olarak tanımlar. Ancak bu dış görünüşün altında yatan trajediyi, Sabri’nin cinayet işlediği gün ve sonrasındaki itiraflarıyla keşfeder. Necmi Bey derleyen konumundadır; Sabri’nin hayatını aydınlatmak için diğer tanıkların (Hulusi, Necla, Şükran, Murat) anlatılarına başvurur. “Bu kadar iyi bir insan nasıl katil olabilir?” sorusu, romanın ana izleğini oluşturur.

Roman, dört ana anlatıcının (Hulusi, Necla, Şükran, Murat) perspektifinden Sabri’yi yeniden inşa eder. Her anlatıcı, Sabri’ye kendi ön yargıları, toplumsal konumları ve ilişkilenme biçimleri üzerinden bakar. Bu teknik, Akira Kurosawa’nın Rashomon filmindeki gibi gerçeğin göreceliğini vurgular. İş arkadaşı Hulusi, Sabri’ye karşı oldukça korumacı ancak yer yer onu anlayamaz bir tavır sergiler. Karşı cins ve nesne konumundaki Necla, Sabri’nin platonik aşkının nesnesi olarak Sabri’yi bir erkekten çok kullanılmış eşya gibi görür. Onun bakışı, Sabri’nin cinsel ve duygusal yetersizliğinin dışavurumudur. İkinci eş ve otorite figürü olan Şükran, Sabri’yi ezen, aşağılayan ve onunla sürekli çatışan karakter olarak ev içindeki iktidar mücadelesini ve ekonomik şiddeti temsil eder. Ağabey ve tanık konumundaki Murat ise romanın en hassas bölümüne sahiptir. O, Sabri’nin bugünkü patolojisinin kökenlerini, çocukluk travmalarını ve baba şiddetini bilen tek kişidir. Bu çoklu anlatı, Sabri’nin parçalanmış benliğini simgeler. O, hiç kimse için tam birey görüntüsünde değildir; her biri için farklı bir eksiklik biçimidir.

Sabri Bey, Türk modernleşmesinin ve bürokrasisinin yarattığı “küçük adam” tipolojisinin uçsal örneğidir. O, Dostoyevski’nin yer altı adamı ile Kafka’nın Gregor Samsa’sı arasında bir yerde durur. Sabri’nin karakteri, eylemlerinden çok, eylemsizliği ve maruz kaldığı durumlarla şekillenir. Sabri Bey, Gogol’ün Palto‘sundaki Akakiy Akakiyeviç’in Türk edebiyatındaki hüzünlü akrabası gibidir. Ancak Akakiyeviç’in tutkusu nesneye (palto) yönelmişken, Sabri’nin tutkusu kabul görme arzusuna yöneliktir ve bu arzu asla tatmin edilmez. Öte yandan Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam‘ındaki C.’nin aksine Sabri, entelektüel huzursuzluk değil, sınıfsal ve yaşamsal mecburiyetin huzursuzluğunu yaşar.

Sabri’nin yüzüne yapışmış olan gülümseme, çaresizliğin ve savunmanın işaretidir; dış dünyadan gelen tehditleri (alay, hakaret, şiddet) savuşturmak için geliştirdiği patolojik reflekstir. Necmi Bey bu durumu şöyle tasvir eder:

​”Gülümseme; ağzı, burnu, dişi, gözü, kaşı gibi başının bir organı olmuştu. Ne dersen gülümserdi. Acıma uyandıran, insanın yüreğini ezim ezim ezen bir gülümsemeydi bu” (Yalçın, 2017, s. 13).

Bu sabit gülümseme, Sabri’nin benliğini korumak için ördüğü duvardır. Karşısındaki kişi (ister amiri, ister karısı, isterse alay eden bir arkadaşı olsun) ona saldırdığında, Sabri gülümseyerek “ben zararsızım, beni yok etmeyin” mesajı verir. Bu, hayvanlar âlemindeki “ölü taklidi yapma” davranışının sosyal hayattaki karşılığıdır.

Sabri’nin diğer belirgin özelliği, yersiz ve aşırı nezaketidir. Olaylar karşısında edilgenleştirilmiş oluşunu sürekli teşekkür ederek ve özür dileyerek dilsel tik şeklinde meşrulaştırır. Necmi Bey, onun bu hâlini şöyle anlatır:

​”Bir garip huyu da olur olmaz her şeye teşekkür etmesiydi. Bazıları ‘Teşekkür Bey’ koymuştu adını bu yüzden. Yerli yersiz söylediği de olurdu arada. Sözgelimi birisi, ‘Bugün yağmur yağacak galiba,’ dese, o ‘Teşekkür ederim efendim,’ diyebilirdi” (Yalçın, 2017, s. 13).

İlgili davranış, Sabri’nin varoluşsal suçluluk duygusunu yansıtır. O, var olduğu için, yer kapladığı için çevresinden özür diler gibidir. İletişim kurma yetisini yitirmiş, kelimelerin anlamını boşaltmış ve sadece kalıplaşmış nezaket sözcüklerine sığınmıştır. Kaosla başa çıkmak için obsesif düzen geliştirmiş, söz gelişi her gün tam 09:45 ve 15:10’da tuvalete gitmeyi âdet hâline getirmiştir.

Daire arkadaşı Necla’ya göre bu tip eylemler farklı görünme çabasıdır. Sabri’yi tanımlarken kullandığı metafor, karakterin silikleşmesini ve nesneleşmesini de dokunaklı şekilde ortaya koyar:

​”Elimi sıkan bir erkek değil de, kullanıla kullanıla pörsümüş bir karbon kâğıdıydı sanki! Bu duygu bende hiç mi hiç eksilmemiştir. Elime ne zaman bir karbon kâğıdı alsam, Sabri beye bakar, deliler gibi gülümserim” (Yalçın, 2017, s. 45).

Karbon kâğıdı, asıl metnin kopyasını çıkarmaya yarayan, kendi başına değeri olmayan, kullanıldıkça tükenen ve atılan bir nesnedir. Sabri de hayatı boyunca başkalarının (babasının, ağabeyinin, amirlerinin) hayatının silik kopyası olarak yaşamış, özgün sesini bulamamıştır. Necla’nın yaptığı benzetmeyi Sabri’nin yüzüne karşı söylemesi ve Sabri’nin buna “Teşekkür ederim Necla hanım” (Yalçın, 2017, s. 45) diye yanıt vermesi, yabancılaşmanın doruğunu gösterir. Sabri, aşağılanmayı iltifat veya ilgi belirtisi olarak algılayacak kadar gerçeklikten kopmuştur.

II.

Romanın psikolojik aynası, Sabri’nin çocukluğuna ve babası Fahri Bey ile olan ilişkisine odaklanılan bölümlerde ortaya çıkar. Sabri’nin yetişkinlikteki pasifliğinin, korkularının ve “fare” saplantısının kökeni, babasının evde kurduğu terör rejimine, oidipal çatışmaya dayanır.

Fahri Bey, çocuklarına ve çevresine karşı acımasız, sadist eğilimleri olan bir babadır. Onun sadizmi, Yasa’nın ardına gizlenmiş ve özneyi hem itaat etmeye hem de bu itaatten sapkınca haz duymaya zorlayan “müstehcen süperego fazlası” (obscene superego supplement) olarak işlev görür. Baba figürü burada, sembolik düzenin garantörü olan ve toplumsal uyumu sağlayan “Babanın Adı” (Nom-du-Père) yükümlülüğünden sıyrılarak, kendi keyfi ve denetimsiz “jouissance”ını (haz) dayatan, dolayısıyla oğlunun özneliğini hadım edilme korkusunun ötesinde, ontolojik hiçliğe indirgeyen iktidar odağına dönüşür.

​”Deli gibi bir şeydi öyle. Ne gibisi, deliydi basbayağı. Elinde tuğla, kedi avlardı bahçede. Görmeye görsün bir kedi, hemen indirirdi beynine. Gözümüzün önünde kaç kedi öldürmüştür böyle!” (Yalçın, 2017, s. 86).

​Aynı şiddet eğilimi, evdeki kelebeklere karşı da sergilenir:

“Yaz akşamları kelebeklerle dolardı evimiz. Hiç acımaz, filit sıkardı üstlerine. O renk renk, küçüklü büyüklü güzelim kelebekler, pıt pıt düşüp ölürlerdi” (Yalçın, 2017, s. 99).

Fahri Bey’in söz konusu eylemleri, Sabri üzerinde derin travmalar yaratır. Sabri, babasının öldürdüğü kediler ve kelebeklerle özdeşleşir. O da babasının gözünde ezilmesi gereken bir “böcek” veya “fare” gibidir.

Fahri Bey, büyük oğlu Murat’ı aşırıya kaçan sevgiyle severken, Sabri’yi sistematik olarak aşağılar ve yok sayar. Ayrımcılık, yemek masasından eğitim hayatına kadar her alanda kendini gösterir. Murat, bu durumu şöyle aktarır:

​”Yemek yerken gözü Sabri’de olurdu hep. Sabri biraz iştahlı yemek yemeye görsün, ‘Yeter artık, hadi bakalım,’ diye bağırır, çocuğa doğru dürüst yemek bile yedirmezdi… Sabri yarı aç, yarı tok kalkardı sofradan” (Yalçın, 2017, s. 101).

Sabri’nin bu baskıya tepkisi, çocukluğunda saatlerce duvara bakmak şeklinde ortaya çıkan katatonik donma hâlidir.

Onun eğitim hakkı da babası tarafından gasbedilir; okuldan alınır ve çalışmaya zorlanır:

​”Beni değil de onca güzel okuyan Sabri’yi aldı okuldan babam. Göndermedi. Hem de nasıl biliyor musun, tırnağı etinden söker gibi. ‘İkinizi birden okutacak halim yok!’ dedi” (Yalçın, 2017, s. 116).

Sabri, ailenin “kurbanı” (scapegoat) olarak seçilmiştir. Bu kurban seçimi evdeki diğer iki kardeşin, Fazilet ve Osman’ın, trajik ölümleriyle daha da korkunç boyutlarda okunabilir. Sabri’nin tanıklığında ölüm, yoksulluğun getirdiği grotesk bir şölen ânıdır. Fazilet’in öldüğü gün eve komşulardan yağan yemeklerle karınların ilk kez tıka basa doyması ve babanın, hasta Osman’a doktor çağırmak yerine sarhoş olup elinde portakalla eve dönmesi, Sabri’nin bilinçdışına şu mesajı kazımıştır: Bu evde hayatta kalmak fazlalık konumunda olmakla eş değerdir; ölmek ise kalanlara ekmek sunan bir katkıdır. Kardeşlerinin ölümünün ev ekonomisinde yarattığı ferahlamayı ve babanın bu kayıplar karşısındaki kayıtsızlığını izleyen Sabri için yaşamak, affedilmez bir suçluluk ve ağırlık yaratmıştır. O, ölmeyip “eksilen boğaz” olmadığı için babasının gözünde sofradaki işgalciye dönüşmüştür. Bu ekonomik cendere, anneyi de ahlaki ikilemin içine sürükler. Murat’ın aktardığına göre, annenin kamyon kazasında ölen komşu çocuğu davasında 100 lira karşılığında yalancı tanıklık yapması ve bu kirli parayla eve Kuran alması, yoksulluğun yarattığı değerler erozyonunun örneğidir. Kuran, burada dinî simge olmaktan çıkıp, hayatta kalmak için işlenen günahın üzerini örten vicdani kalkana dönüşür. Sabri’nin annesi sevgi dolu olsa da çoğunlukla sessizdir.

Babası tarafından sevilmemek, Sabri’nin özdeğerini yok etmiş ve onu kullanışlı nesne konumuna indirgemiştir. Fahri Bey’in Sabri üzerindeki tahakkümü o denli ağırdır ki, Sabri ona “baba” demeye bile çekinir. Psikanalitik bağlamda bu durum, sembolik kastrasyon (hadım edilme) ritüelidir. Baba, Sabri’nin sadece söz hakkını değil, erkeksiliğini ve birey olma potansiyelini de elinden almıştır. Sabri’nin yetişkinliğinde kadınlarla (Necla ve Şükran) kurduğu ilişkideki iktidarsızlığı, babanın o evde kurduğu bu yasanın (Nom-du-Père) doğrudan sonucudur.

​”Babam, bir akşam, Sabri’yi karşısına almış ‘Neden demiyorsun bana baba? Baban değil miyim ben senin?’ diye sormuştu… Babam ayağıyla Sabri’nin dizlerine dizlerine vuruyordu durmadan… Sabri, ürkek, titreyen bir sesle ‘Baba…’ dedi” (Yalçın, 2017, s. 87-88).

Romanın başlığına da taşınan “fare” imgesi, Sabri’nin bilinçdışının en karanlık kuytularından yüzeye çıkan semptomdur. Fare, Sabri için hem korku nesnesi hem de bizzat kendisidir.

Sabri’nin fare ile ilişkisi çocukluğundaki astım krizlerine dayanır. Nefes darlığı çektiği gecelerde göğsüne bir farenin oturduğu ve nefes almasını engellediği sanrısına kapılır.

“Sabri hastalandığı zamanlar… Sabri, ikide bir, ‘Fare… Fare… Yatağın içinde fare var…’ diye bağırıyordu… ‘Aynı fare mi görünüyor gözüne hep?’ ‘Aynı,’ derdi. ‘Tam göğsümün üstüne oturuyor. Uzun uzun bıyıkları, güvercin ayağı gibi ayakları var. Öyle çirkin ki!'” (Yalçın, 2017, s. 95-97).

Astım Faresi, kâğıt üzerine füzen, 21 x 29,7 cm, 2026

Fare, Sabri’nin boğulmuşluk hissinin somutlaşmış biçimidir. Baba baskısı, sevgisizlik ve korku, Sabri’nin nefesini kesen bir fareye dönüşmüştür.

Romanın sonunda, Sabri’nin şefi Ahmet Dinçer’i öldürdüğü an, bu çocukluk travmasının nüksettiği andır. Sabri, çok çalıştığı ve yorgun düştüğü bir gün, şefin masasında önce babasını, sonra eski şefi Fethi Bey’i, sonra ikinci karısı Şükran’ı ve en sonunda “koca fareyi” görür.

​Necmi Bey’e hapishanede yaptığı itirafta şunları söyler:

​”Bir ara, koca bir fareyi oturur gördüm masada. Nah, upuzun bıyıkları vardı. Gülümsüyordu bana… İşte şefin masasında oturan, küçüklüğümde sık sık gözüme görünen ya da uykularıma giren o farenin aynısıydı! Onu öldürmek istedim ben! Şefi değil!” (Yalçın, 2017, s. 17-18).

Sabri, masadaki demir kâğıt ağırlığını şefin kafasına indirdiğinde, aslında üç günlük şef Ahmet Dinçer’i değil; hayatı boyunca onu ezen, soluğunu kesen, aşağılayan tüm otoriteleri (baba, şef, eş) ve içindeki korkuyu (fare) öldürmeyi hedeflemiştir. Bu eylem kurtuluş çabasıdır. Sabri, “Vurur vurmaz rahatladım! Üstümden tonlarca ağırlığında bir yük kalkmış gibi oldum” (Yalçın, 2017, s. 18) diyerek psikolojik boşalmayı ifade eder.

Sabri’nin çalıştığı vergi dairesi, Türkiye’nin hantal ve insanı öğüten bürokrasisinin küçürek ölçeğidir. Sabri, burada da “öteki”dir. İş arkadaşları ve amirleri tarafından sürekli bezdiriye maruz kalır.

Eski şef Fethi Bey, Sabri’ye yaptığı istismara varan şakalarla tanınır. Sabri’nin cebine kertenkele koymak, altına iğne yerleştirmek, arkasına kuyruk takmak gibi eylemler iş yerindeki hiyerarşik şiddetin örnekleridir. Ayrıca ofisteki rüşvet çarkına girmeyen Sabri, Necla’nın deyimiyle “kadın şemsiyesiyle dolaşmaya” (Yalçın, 2017, s. 51) mahkûm edilen, sistem dışı figürdür.

“Fethi adında, gençten bir şef vermişlerdi başımıza… Sabri’nin arkasına kuyruk takardı sık sık. Ona buna gösterir, gülmekten ölürdü” (Yalçın, 2017, s. 28).

Sabri, tacizlere karşı sessiz kalır, hatta “Yapmayın Fethi Bey, yapmayın rica ederim” diyerek yalvarır. Ancak bir gün, Fethi Bey’in futbol maçı için ağlamasına güldüğü için küfür yiyince beklenmedik direnç gösterir: “O sözü aynen iade ederim size!” (Yalçın, 2017, s. 27). Bu, Sabri’nin içindeki bastırılmış öfkenin nadir kıvılcımlarından biridir.

Sabri’nin oğlu Yüksel, balon şişirirken balonun nefes borusuna kaçması sonucu ölmüştür (Yalçın, 2017, s. 128). Yaşanan hazin olay, Sabri’de balonlara karşı fobi yaratmıştır. Ancak iş arkadaşları bu travmayı bile eğlence aracı hâline getirirler. Fethi Bey, Sabri’nin karşısında balon şişirip patlatarak ona işkence eder. Necla bahse konu durumu şöyle anlatır:

​”Şef balonları patlattıkça, Sabri Beyin halini görecektin sen! Başını masaya kor, uyurdu adeta… Göğsü körük gibi inip kalkar, derin derin solurdu” (Yalçın, 2017, s. 55).

Sabri’nin travması, bir akşam dışarıda balon satan adamın balonlarını patlatmasıyla krize dönüşür. Hulusi’nin aktardığına göre Sabri, “Balon satma, balon satma” diye bağırarak adamın tüm balonlarını patlatır ve “Yüksel, Yüksel” diye ağlamaya başlar (Yalçın, 2017, s. 39).

Sabri’nin -Şükran tarafından yırtılan mektup taslağında- “ömrünün balı” saydığı ilk evlilik limanından sonraki evliliği, onun için yeni bir hapishaneye dönüşür. İkinci karısı Şükran, Fahri Bey’in otoriter rolünü devralır.

​Şükran, Sabri’nin maaşına el koyar ve ona çocuk gibi harçlık verir. Sabri, evin ihtiyaçlarını almak için “otuz lira haftalık” ile yetinmek zorundadır (Yalçın, 2017, s. 34-35). Şükran, Sabri’yi sürekli eski kocası Hasan ile kıyaslayarak onun erkekliğini aşağılar:

​”Bana eski kocasını övmüştür Sabri’nin yanında! Pelvan gibi bir herifmiş sözde!… Sabri onun kolu kadarmış ancak. Üflese toz gibi uçarmış!” (Yalçın, 2017, s. 31).

Sabri, evdeki baskıya daha fazla dayanamaz ve bir gün patlama yaşar. Şükran’ın aralıksız “sen nasıl erkeksin be” söylemlerine tahammül edemeyen Sabri, soba demirini kaparak karısının üzerine yürür:

“… sobanın demirini kaptığı gibi, hışımla üstüme yürüdü. […] Gözlerini deli boğalar gibi çıkarmıştı hem de” (Yalçın, 2017, s. 64-65).

Sonuç

İrfan Yalçın’ın Fareyi Öldürmek romanı, Sabri Bey karakteri üzerinden, bireyin toplum, aile ve bürokrasi üçgeninde nasıl yok edildiğinin anlatısıdır. Sabri suçlu değil, kurbandır. Onu öldüren (veya cinayete sürükleyen), ne sadece babası, ne karısı, ne de iş arkadaşlarıdır; onu öldüren, sevgisizlik, anlayışsızlık ve toplumsal duyarsızlıktır.

Romanın sonunda Sabri’nin hapishaneye girdikten üç gün sonra ölmesi, onun bu dünyada hiçbir zaman var olamadığının tescilidir. Necmi Bey’in şu sözleri romanın temel izleğini özetler niteliktedir:

“Demek Sabri benim için yalnız ve yalnız bir satranç arkadaşıymış! Ne kadar dışındaymışım meğer onun! Hiç mi hiç tanımıyormuşum!” (Yalçın, 2017, s. 21).

Necmi Bey’in itirafı, tüm toplumun “öteki”nin acısına ne kadar kör olduğunun da gizdökümüdür. Sabri, içindeki fareyi (korkuyu/baskıyı) öldürmeye çalışırken aslında kendini tüketmiştir.

Romandaki karakterler ve temsil ettikleri değerler incelendiğinde; Sabri Bey merkez karakter olarak kurban, yabancılaşma, pasif direniş ve travma kavramlarını; Fahri Bey baba figürü olarak otorite, sadizm, erksel şiddet ve süperegoyu; Şükran ikinci eş olarak ekonomik baskı, emasülasyon ve domestik şiddeti; Hulusi iş arkadaşı olarak gözlemci, kısmi empati ve toplumsal uyumu; Necla iş arkadaşı olarak arzu nesnesi, reifikasyon (şeyleşme) ve duyarsızlığı; Murat ağabey olarak tanık, suçluluk duygusu ve başarı/eğitim kavramlarını; Ahmet Dinçer ise kurban edilen şef olarak bürokrasi, otorite simgesi ve günah keçisi kavramlarını temsil eder.

Romandaki dört ana anlatıcının ses tonlarındaki yakınlık, olayları derleyen ve yeniden yazan Necmi Bey kişisinin editoryal süzgecinden kaynaklanan yapısal zorunluluğu akla getirir; metnin belgesel inandırıcılığı, anlatıcıların Necmi Bey’in anlatı rejimiyle uyumlu biçimde çerçevelenmesine bağlıdır. Dahası, bu ses benzerliği, taşra bürokrasisinin ve geçim sıkıntısının bireyleri nasıl dilsel ve zihinsel homojenliğe sürüklediğini, insanları nasıl aynı basmakalıp sözcüklere mahkûm ettiğini gösteren atmosferik bir araçtır. Anlatıcıların sesleri, Sabri’nin onulmaz sessizliğini ve yalnızlığını daha görünür kılan, toplumsal suç ortaklığının birleşik gürültüsüdür.

Peki, Sabri Bey’i suçlu olarak görebilen var mı?

Kaynakça

Yalçın, İ. (2017). Fareyi öldürmek. h2o Kitap.

Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

Tetanos ve İntikam’ı Edinme Yolları

Satın Almak İçin:

Yurt Dışından Satın Almak İçin:


Tetanos ve İntikam

Edebiyatın Katmanlarında: Şiir, Kurmaca ve Düşünsel İzler

Edebiyatın Katmanlarında: Şiir, Kurmaca ve Düşünsel İzler

Yelken Dergisi 33. Sayı | Ekim 1959

Yelken Fikir ve Sanat Dergisi – Ekim 1959 Sayı 33

  • Dergi Adı: Yelken
  • Türü: Aylık Fikir – Sanat Dergisi
  • Tarih: Ekim 1959
  • Sayı: 33
  • Sahibi: Rüknettin Resuloğlu
  • Yazı İşleri Müdürü: Metin Üstündağ

İçindekiler

​Başyazı ve Denemeler

  • Gün IşığıSezer Tansuğ (Sayfa 3)
    • Tür: Sanat Denemesi / Başyazı
  • Etki ÜstüneTahsin Yücel (Sayfa 6)
    • Tür: Edebiyat Eleştirisi / Deneme
  • Ön SözWilliam Faulkner (Çeviren: Ülkü Tamer) (Sayfa 15)
    • Tür: Çeviri Yazı / Deneme
  • Tiyatro: Zorunludur AmaS. Günay Akarsu (Sayfa 18, 25)
    • Tür: Tiyatro İncelemesi
  • Aylak Adam’ın HastalığıŞükran Kurdakul (Sayfa 23)
    • Tür: Roman Eleştirisi (Yusuf Atılgan’ın eseri üzerine)
  • Kültürün Getireceği – (Sayfa 23)
    • Tür: Deneme
  • ÇizgilerYavuz Örten (Sayfa 25)
    • Tür: Deneme

​Hikâye (Öykü)

  • KayıkMehmet Seyda (Sayfa 8-9)
    • Not: Yazarın “Ne Ekersen…” adlı romanından bir bölümdür.
  • FırlamaOrhan Kemal (Sayfa 16-17)
  • Yasak TutkuTarık Dursun K. (Sayfa 21-22)

​Şiir

  • Uçurumlu IrmakKemal Özer (Sayfa 7)
  • Odaİsmail A. Timuçin (Sayfa 16)
  • Ağıt IIOben Güney (Sayfa 16)
  • GongUğur Önol (Sayfa 17)
  • MeğerH. Nevzat Uçkan (Sayfa 20)
  • Ay BeyazGüran Tatlıoğlu (Sayfa 20)
  • OnaNurer Uğurlu (Sayfa 20)
  • Kediler ve SizlerKerim Aydın Erdem (Sayfa 20)
  • Karanlıkta Boş Bir AğaçTurgay Gönenç (Sayfa 22)
  • Bir AşkıMesut Güngören (Sayfa 22)
  • Besame MuçoŞeniz Biro (Sayfa 22)

​İnceleme ve Biyografi

  • 1950’den Sonraki Hikâyecilerimiz: 4 – Tahsin Yücel / Haney YaşamalıAsım Bezirci (Sayfa 10-13, 24)
    • Tür: Edebiyat İncelemesi / Kritik
  • Yunus Emre IVNecip Alsan (Sayfa 19-20)
    • Tür: Biyografik İnceleme (Tefrika)

​Soruşturma ve Röportajlar

  • Şiir Anlayışları (Soruşturma) – (Sayfa 4-5)
    • Konu: “Şiirinizin bugünkü durumu, sizi önceki anlayışınızdan ayırıyor mu?”
    • Katılımcılar: Behçet Necatigil, Edip Cansever, Ahmet Oktay.
  • Ödül Alan Kitaplar (Görüşler) – (Sayfa 7)
    • Katılımcılar: M. Ali Cimcoz, Adli Moran, Tarık Dursun, Yüksel Aslan, Ö. F. Toprak, Arif Damar, Sezer Tansuğ, S. Günay Akarsu, Selahattin Hilav.
  • Aydın Kime Derler?Konuşan: Yavuz Örten (Sayfa 10)
    • Katılımcılar: Falih Rıfkı Atay, Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan.
  • Demir Özlü Diyor kiDemir Özlü (Sayfa 14)
    • Tür: Röportaj Yanıtı / Deneme

​Haberler ve Diğer İçerikler

  • Haberler – (Sayfa 2)
    • İçerik: Tiyatro ve yayın dünyasından haberler (İst. Şehir Tiyatrosu, Karaca Tiyatro, Ataç Kitabevi vb.)
  • Yelken’in Şiir Yarışması – (Sayfa 2)
    • Duyuru: Şiir yarışması şartnamesi.
    • Jüri: Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Orhan Kemal, Rüknettin Resuloğlu, Halis Acarı (Asım Bezirci), Sezer Tansuğ.

​Görsel Sanatlar (Desenler)

  • Kapak Deseni: Eren Eyüboğlu
  • Sayfa 7 Deseni: Nermi Aksoy
Samet Polat Kütüphanesi
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

Acâib-i Mahlûkât – Yazıcızâde Ahmed Bîcân b. Sâlih Gelibolulu

Cihanşah ve Goşgular

Hükümdar şair Cihanşah’ın, Rahman Rejebov ve Annagurban Aşırov’un Aşkabat’ta yayıma hazırladığı şiirlerinin, Mevlüt Arslan tarafından Kiril alfabesinden Latin alfabesine aktarımıdır. Dosyada Cihanşah’ın tarihî kişiliğine dair bir giriş yazısı ve şiirlerin günümüz Türkçesiyle anlaşılmasını sağlayan metin içi bir sözlük yer almaktadır.

Cihanşah ve Goşgular

Saffet Nezihi’nin “Zavallı Necdet” Romanında Modernleşme, Tüketim ve Anlatının Politikası

Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

Selim Nüzhet Gerçek’in “Meçhul Kuvvetlere Kurban” Romanında Hakikat, Adalet ve Anlatı

Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

“Frankofon Müzik Dinletisinden Hipernazıma” şiiri, Aşkar dergisi 76. sayıda

"Frankofon Müzik Dinletisinden Hipernazıma" şiiri, Aşkar dergisi 76. sayıda
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

Carolina Coronado’nun “A Larra” Şiiri Altro Fikir & Sanat’ta | Samet Polat

https://altrofikirsanat.com/a-larra-carolina-coronado%c2%b9-larrayaturkcesi-samet-polat/
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

“Sokaktan Sanala: Edebiyatın Gözünden Mahalle Kültürünün Evrimi” Deliler Teknesi’nin 113. sayısında | Samet Polat

https://dostkitabevi.com/deliler-teknesi#
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

“Kurucu Mekân ve Kaçılan Araf: Emine Sevgi Özdamar ve Tezer Özlü Anlatılarında Aradalık Stratejileri” D’OKU 3. sayıda | Samet Polat

Instagram: dokusanatedebiyat

dokusanatveedebiyat.com.tr

Krizdeki Bedenler, Kuşatılmış Mekânlar: Saffet Nezihi’nin “Zavallı Necdet” Romanında Modernleşme, Tüketim ve Anlatının Politikası | Samet Polat

Öz
Bu makale, Saffet Nezihi’nin Zavallı Necdet (1902) romanını, basit bir melodramın ötesinde, geç Osmanlı döneminin tıbbi, ekonomik, mekânsal ve edebi gerilimlerini yansıtan karmaşık bir kültürel belge olarak konumlandırmayı amaçlamaktadır. Eser, sıklıkla romantik bir aşk ve verem anlatısı olarak okunsa da, disiplinlerarası bir yaklaşımla incelendiğinde, modernleşen bireyin ve toplumun sancılarını bünyesinde barındıran semptomatik bir metin olarak ortaya çıkar. Çalışma, dört temel odak etrafında şekillenmektedir: Birincisi, Necdet karakterinin hastalığının dönemin tıbbi söylemleri ve melankoli temsilleriyle ilişkisidir. İkincisi, romandaki tutkuların ve kimliklerin yeni ortaya çıkan tüketim kültürü ve maddi sermaye göstergeleriyle nasıl iç içe geçtiğidir. Üçüncüsü, anlatı yapısının ve mekân kullanımının, karakterlerin psikolojik kuşatılmışlığını nasıl mimari ve biçimsel olarak yeniden ürettiğidir. Dördüncüsü, romanın başarısının, Servet-i Fünûn estetiği ile popüler piyasa romanı unsurlarını melezleyen metinlerarası konumundan kaynaklandığıdır. Bu dört mercek, Zavallı Necdet‘in, bireyin krizdeki bedeninden başlayarak toplumsal yapıya uzanan çok katmanlı bir bunalımın edebî bir kaydı olduğunu göstermektedir.

Safvet Nezihi’nin “Zavallı Necdet” adlı romanının 1900 yılında “İkdam” gazetesinde yayımlanan tefrikasından bir görsel.

Giriş
Saffet Nezihi’nin kaleme aldığı Zavallı Necdet, yayımlandığı dönemden itibaren geniş bir okur kitlesi tarafından benimsenmiş ve Türk edebiyatının popüler klasikleri arasındaki yerini almıştır. Genellikle acıklı bir aşk hikayesi, toplumsal normlar karşısında bireyin çaresizliği ve verem edebiyatının dokunaklı bir örneği olarak kabul görür. Lakin bu yaygın kabul, romanın barındırdığı daha derin ve karmaşık kültürel kodları gölgede bırakma riski taşır. Bu çalışma, Zavallı Necdet’i yeniden ve disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alarak eserin yalnızca bir “aşk hikãyesi” olmadığını, aksine modernleşen Osmanlı bireyinin ve toplumunun yaşadığı sancıları yansıtan bir semptom olduğunu ileri sürmektedir.

Makalenin teorik çerçevesi, romanı dört diyalektik başlık altında incelemeye dayanır. İlk olarak Necdet’in bedeni, romantik bir klişenin taşıyıcısı olmaktan çıkarılarak dönemin tıbbi ve psikiyatrik söylemleri içinde konumlandırılacaktır. İkinci olarak, karakterlerin tutkuları ve çatışmaları, bir politik ekonomi süzgecinden geçirilerek Batılılaşmayla birlikte yaygınlaşan tüketim kültürü bağlamında değerlendirilecektir. Üçüncü olarak, anlatının biçimsel ve mekânsal mimarisi, yarattığı klostrofobik atmosferin ve kaderciliğin sembolik bir ifadesi olarak okunacaktır. Son olarak, metnin edebî kökenleri, onu hem Servet-i Fünûn’un seçkin estetiğine bağlayan hem de Ahmet Mithat geleneğinin popülist damarına eklemleyen melez yapısı üzerinden çözümlenecektir. Necdet’in bedensel çöküşü, dönemin tıbbi söylemleriyle şekillenirken, bu çöküşü hazırlayan tutkular yeni bir tüketim kültürünün ve bu kültürün sergilendiği mekânların ürünüdür. Anlatının kendisi, bu kuşatılmışlığı hem mekânsal hem de yapısal olarak yeniden üretir. Son olarak, eserin bu katmanlı yapısı, yazarın yüksek sanat ile popüler piyasa romanı arasındaki bilinçli edebi tercihlerinden bağımsız düşünülemez. Böylece Zavallı Necdet, bireysel bir trajedinin çok ötesinde, bir devrin toplumsal patolojilerinin kesişim noktası olarak aydınlatılacaktır.

Bölüm 1: Tıbbi Söylem ve Melankolinin Temsili
Zavallı Necdet romanının merkezinde yer alan Necdet karakterinin “garip hastalığı” (Nezihi, 2021, s. 24), sıklıkla romantik edebiyatın verem klişesiyle açıklanır. Karakterin bedensel çöküşü, sinir krizleri ve melankolik ruh hâli, dönemin popüler anlatılarında sıkça rastlanan bir duyarlılık göstergesidir. Fakat bu durumu yalnızca edebî bir gelenekle açıklamak, metnin Osmanlı modernleşmesinin tıbbi ve psikiyatrik boyutlarıyla kurduğu derin bağı gözden kaçırmak anlamına gelir. Necdet’in acısı, 19. yüzyıl sonu tıbbında Batı kaynaklı psikiyatriyle geleneksel yaklaşımların karşılaştığı bir dönemin ürünü olan “asabi hastalıklar” ve “nevrasteni” tanımlarıyla önemli paralellikler taşır. Onun hastalığı, belirli bir organik sebepten çok, modern kent yaşamının, entelektüel ve duygusal hassasiyetin yarattığı bir sinirsel tükenmişlik olarak okunabilir. Necdet’in, Meliha’nın evlilik haberini aldığı an yaşadığı fiziksel çöküş, bu durumu somutlaştırır: “…odama kadar çıkabilmeyi güçlükle başardım. Orada bir ölü gibi halıların üzerine düşüp uzanmışım” (Nezihi, 2021, s. 23).

Romanda Necdet’in tedavisi için önerilen yöntemler, bu tıbbi belirsizliği yansıtır niteliktedir. Dostları, onun acısını hafifletmek için hekimlerden çok sanata ve estetiğe başvurur. Örneğin İbrahim Şemsi, bir kitapta okuduğu bilgiden hareketle, eşi Meliha’dan her sabah Necdet uyanmadan keman çalmasını ister; çünkü keman sesinin sinir krizlerini yatıştırdığına inanmaktadır (Nezihi, 2021, s. 25). Hastalığın fizyolojik olduğu kadar ruhi bir sorun olarak algılandığını ve estetik bir çerçevede tedavi edilmeye çalışıldığını gösteren bu girişim, hastalığın henüz tam tıbbileştirilmediğini de ortaya koyar. Bununla birlikte, romanın geçtiği tarihsel bağlam, deliliğe yönelik çok daha farklı bir yaklaşımın kurumsallaştığı bir döneme işaret eder. Artvinli (2021), Toptaşı Bimarhanesi üzerine yaptığı çalışmada, 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı Devleti’nin akıl hastalıklarını nasıl tanımlamaya, kontrol altına almaya ve modern hastane yapıları içinde yasal bir çerçeveye oturtmaya çalıştığını detaylandırır. Tanzimat sonrası dönemde bimarhanelerin ıslahı ve Batılı anlamda bir hastane sistemine geçiş çabaları, deliliğin artık kişisel bir mesele olmaktan çıkıp devletin denetimine tabi bir olgu haline geldiğini gösterir (Artvinli, 2021).

Bu noktada, yazar Saffet Nezihi’nin kişisel yaşamı ile kurgusal karakteri Necdet’in kaderi arasında çarpıcı bir zıtlık belirir. Necdet’in romantikleştirilmiş ve estetize edilmiş hastalığına karşılık, Saffet Nezihi’nin kendisinin ömrünün son dönemini modern bir kurum olan Bakırköy Hastanesi’nde geçirmesidir (Şener, 2019). Yazarın kendisi modern, bürokratik ve kurumsal bir tıbbi sistemin nesnesi hâline gelirken, yarattığı karakterin acısı kurgunun korunaklı sınırları içinde kalır. Bu durum, romandaki hastalığın temsilini daha karmaşık bir zemine taşır. Necdet’in bireysel ve neredeyse seçkin acısı, aslında modern tıbbın ve devletin müdahalesinden kaçabilen, henüz tam olarak “tıbbileştirilmemiş” bir melankoli hâlini temsil eder.

Bölüm 2: Tutkunun Politik Ekonomisi ve Tüketim Kültürü
Zavallı Necdet’teki karakterlerin arzuları, kimlikleri ve çatışmaları, salt duygusal dinamiklerle açıklanamayacak kadar dönemin sosyo-ekonomik dönüşümleriyle iç içedir. Roman, bir sınıf ve tüketim kültürü süzgecinden geçirildiğinde, karakterler arasındaki ilişkilerin piyanolar, ithal elbiseler, Batı müziği ve Beyoğlu gezintileri gibi maddi ve kültürel sermaye göstergelerine ne denli bağlı olduğu açığa çıkar. Romanda betimlenen “alafranga” yaşam tarzı, karakterler için hem arzulanan bir statü göstergesi hem bir ahlaki gerilim kaynağı işlevi görür. Bu durum, özellikle konutların iç mekânlarında belirginleşir. Demirarslan (2011), Batılılaşma sürecinin Osmanlı konut kültürüne yansımalarını incelediği çalışmasında, 19. yüzyıldan itibaren saraydan başlayarak sivil konutlara yayılan bir dönüşümden bahseder. Geleneksel sedirlerin yerini koltuk ve sandalyelerin, yer sofralarının yerini yemek masalarının alması, yalnızca bir eşya değişimi olarak kalamaz. Bu durum, Demirarslan’ın (2011) belirttiği gibi, “mahrem alan olan ‘ev’in mekânsal ve anlamsal organizasyonunun yeniden biçimlenmesine” (s. 211) ve dolayısıyla gündelik yaşam pratiklerinin topyekûn yeniden şekillenmesine neden olmuştur.

Zavallı Necdet’in ana mekânları olan köşkler ve yalılar tam da bu yeni “tüketim habitusu”nun sergilendiği birer sahneye dönüşür. Piyano, romanın merkezindeki en önemli nesnelerden biridir. Necdet’in komşu köşke yeni taşınan Meliha’ya karşı ilgi ve merakı, ilk olarak onun piyanosundan gelen notalarla başlar. Meliha’nın sanatkârane bir üslupla çaldığı Mozart valsi, Necdet’i derinden etkiler ve onda hayranlık uyandırır; bu durum, Batılı kültürel sermayenin arzu nesnesi haline geldiğini gösterir (Nezihi, 2021, s. 19). Aşk üçgeni, bu çerçevede yeniden yorumlanabilir. Çatışma, sadece duygusal bir rekabet sunmaz; farklı kültürel ve ekonomik sermaye türlerine sahip iki erkek tipinin mücadelesini de yansıtır. Necdet, hassas, sanata yatkın, melankolik ve estetik sermayesi yüksek bir figürken, rakibi asker İbrahim Şemsi, daha ziyade toplumsal statü ve geleneksel erkeklik kodlarını temsil eder. Meliha’nın iki erkek arasındaki salınımı, bir bakıma bu iki farklı yaşam tarzı ve sermaye biçimi arasındaki bir tercihin de dramını içerir.

Tüketim nesneleri ve pratikleri, romanda arzuyu ve sosyal kabulü doğrudan şekillendirir. Karakterlerin giyim kuşamı, katıldıkları sosyal etkinlikler ve evlerinin dekorasyonu, onların kimliklerini ve toplumsal hiyerarşideki yerlerini belirleyen en önemli unsurlardır. Dolayısıyla romandaki trajik aşk hikayesi, aynı zamanda modernleşmenin getirdiği yeni arzu nesneleri ve bu nesnelere ulaşma mücadelesinin yarattığı gerilimlerin bir alegorisi olarak okunabilir. Necdet’in bu tüketim ve gösteriş dünyasına tam olarak entegre olamayan, onun yerine daha içsel ve estetik bir tatmin arayan kırılgan yapısı, onun trajik sonunu hazırlayan temel dinamiklerden biridir.

Bölüm 3: Anlatının ve Mekânın Mimarisi
Zavallı Necdet’in yarattığı yoğun klostrofobi ve kaçınılmaz kader hissi sadece olay örgüsünden kaynaklanmaz; romanın biçimsel özellikleri ve mekânı sembolik kullanımıyla yakından ilişkilidir. Anlatı yapısı ve mekânsal düzenlemeler, karakterlerin psikolojik “kuşatılmışlık” hissini pekiştirmek üzere birbiriyle uyum içinde çalışır. Bu yapısal kuşatmanın ilk ve en önemli unsuru anlatıcının konumudur. Hikâye, olayın merkezindeki Necdet tarafından aktarılmaz; onun yakın bir arkadaşının gözlemlerinden ve aktarımlarından süzülerek okura ulaşır. Bu anlatısal tercih, okurun Necdet’in iç dünyasına doğrudan erişimini engeller. Anlatıcı, sempatik bir gözlemci gibi görünse de, olayları belirli bir mesafeden sunarak Necdet’i sürekli bir gözlem ve yorum nesnesine dönüştürür. Bu durum, Necdet’in kendi trajedisi içinde dahi yalnız ve başkalarının bakışına mahkûm olduğu hissini güçlendirir.

Anlatıdaki bu mesafeli yapı, romanın mekânsal mimarisiyle örtüşür. Hikâyenin büyük bölümü, karakterleri dış dünyadan yalıtan köşkler, yalılar ve konak odaları gibi kapalı iç mekânlarda geçer. Bu mekânlar yalnızca birer arka plan sunmakla kalmaz; karakterlerin psikolojik durumlarının mimari birer metaforu işlevi görürler. Odalar, salonlar ve bahçeler, karakterlerin etrafını saran, onların hareket alanını kısıtlayan ve nihayetinde onları boğan birer hapishaneye dönüşür. Nitekim Necdet’in hissettiği bunalım hali, intihar mektubunda dile getirdiği şu sözlerde karşılığını bulur: “çünkü bu satırları okuduğun zaman ben bu dünyanın elemlerinden kurtulmuş olacağım. Ebedi istirahate çekilmiş bulunacağım” (Nezihi, 2021, s. 58). ifadesiyle karşılık bulur. Bu içe kapanık ve boğucu atmosfer, yalnızca edebi bir tercih olarak görülemez. Servet-i Fünûn neslinin genel ruh hâlini yansıtan bir özelliktir. Bu nesil, bir yandan Batı kültürüne hayranlık duyarken, bir yandan da kendi toplumuna ve onun değerlerine karşı bir yabancılaşma yaşamıştır. Şenderin (2011), dönemin aydınlarının taşrada yaşadığı yabancılaşmayı incelerken, bu aydınların kendilerini çevreleyen toplumsal yapıya uyum sağlayamayarak bir “kayboluş süreci” yaşadıklarını belirtir (s. 115). Mehmet Narlı (2011) ise Türk romanındaki merkez-taşra ikiliğini incelerken, romanın sıkça “modern aydının taşrayla acı buluşması”nı konu edindiğini vurgular (s. 291). Zavallı Necdet’in anlatısı ise bu yönelimin tam tersi bir eksende, merkezden hiç ayrılmadan, merkezin kendi içindeki boğulmasını anlatarak Servet-i Fünûn estetiğinin içe kapanıklığını teyit eder. Servet-i Fünûn sanatçıları için bu “kayboluş” ve “yabancılaşma” hissi, coğrafi bir sürgünde olmasa da, kendi seçtikleri estetik ve zihinsel dünyalarına yani İstanbul’un köşklerine ve yalılarına kapanarak tezahür etmiştir.

Bu kuşatılmışlık temasının nihai ve sarsıcı sembolü, romanın sonunda karşımıza çıkar. Necdet’in, hayatı boyunca aşkları arasında kaldığı iki kadının, Müzehher ve Meliha’nın arasına gömülmesi, onun dünyevi hapishanesinin ebedî bir mekâna taşındığını gösterir (Nezihi, 2021, s. 181). Mezar düzenlemesi, yaşamı boyunca süren kuşatılmışlığın ölümle dahi aşılamadığının, aksine kalıcı hâle geldiğinin trajik bir mimari ifadesidir. Böylece anlatının ve mekânın mimarisi, Necdet’in kaderini kaçınılmaz kılan yapısal bir ağ örer.

Bölüm 4: Metinlerarasılık ve “Popülist Roman”ın Doğuşu
Zavallı Necdet’in edebî kimliği, tek bir kategoriye sığdırılamayacak kadar melez bir yapı sergiler. Romanın kalıcı başarısı, büyük ölçüde Saffet Nezihi’nin, seçkin Servet-i Fünûn estetiği ile halka yönelik popüler roman unsurlarını birleştirme becerisinden kaynaklanır. Eser, bir yönüyle Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu gibi “yüksek” Servet-i Fünûn romanlarıyla ortak temaları ve teknikleri paylaşır. Yasak veya imkânsız aşklar, zengin ve Batılılaşmış zümrelerin yaşam tarzları, karakterlerin iç dünyalarına ve psikolojik bunalımlarına odaklanma gibi özellikler, onu bu seçkin edebi damara bağlar. Necdet’in melankolisi ve içsel çatışmaları, Servet-i Fünûn romancılığının bireyi merkeze alan yaklaşımının tipik bir örneğidir.

Bununla birlikte roman, melodramatik ve abartılı olay örgüsü, sık sık doruğa çıkan duygusal patlamalar ve okura sunduğu net ahlaki derslerle daha geniş bir kitleye hitap etmek için popüler roman geleneklerinden beslenir. İşte bu noktada Saffet Nezihi, Servet-i Fünun’un ana akımından ayrılarak Ahmet Mithat Efendi’nin başlattığı “halka yönelik yazma” geleneğine yaklaşır. Zeynep Şener’e (2019) göre Nezihi, Ahmet Mithat Efendi’nin eserlerindeki gibi temayı ön plana çıkarma ve popülist bir roman yazma çabası içerisindedir. Bu tespit, romanın popülerliğinin tesadüfi olmadığını, aksine yazarın belirli bir edebî stratejisinin ürünü olduğunu gösterir.

Şener (2019), Saffet Nezihi’nin eserlerini sade bir dille, özellikle kadın okurlara hitap eden basit aşk maceraları olarak nitelediğini ve bu yönüyle Hüseyin Rahmi’nin yolunu takip etmeye çalıştığını belirtir. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Mithat’ın açtığı popüler ve halka dönük roman geleneğinin en önemli temsilcisidir. Saffet Nezihi’yi bu çizgiye yerleştirmek, onu Servet-i Fünûn’un sanatı sanat için gören fildişi kulesinden çıkarıp, sokağın ve piyasanın gerçekleriyle ilişki kuran bir yazar olarak konumlandırmamızı sağlar. Dolayısıyla Zavallı Necdet, yüksek edebiyatın psikolojik derinlik ve estetik duyarlılık arayışını, popüler romanın erişilebilir dili ve duygusal yoğunluğuyla harmanlayan melez bir metindir. Bu sentez, eserin hem kendi döneminde hem de sonrasında geniş kitleler tarafından sevilerek okunmasının ardındaki temel formüldür.

Sonuç
Zavallı Necdet, ilk bakışta trajik bir aşk ve kayıp hikayesi olarak görünse de, bu çalışmada ortaya konan dört farklı mercekten bakıldığında, geç Osmanlı döneminin krizlerini ve gerilimlerini bünyesinde toplayan zengin bir kültürel metin olarak belirir. Makale boyunca yapılan irdelemeler, romanın yerleşik kanıların ötesinde nasıl okunabileceğini göstermiştir. Necdet’in bireysel acısı, dönemin tıbbi söylemlerinin ve melankoliye yüklenen anlamların bir yansıması olarak ele alınmıştır. Onun bedensel çöküşü, yeni ortaya çıkan tüketim kültürünün ve bu kültürün sergilendiği alafranga döşenmiş iç mekânların yarattığı baskıdan bağımsız düşünülemez.

Bu kuşatılmışlık hissi, romanın anlatısal ve mekânsal mimarisi tarafından yeniden üretilmiş, kapalı mekânlar ve mesafeli anlatıcı aracılığıyla bir kader hissine dönüştürülmüştür. Son olarak, metnin edebi yapısının kendisi, Saffet Nezihi’nin Servet-i Fünûn’un seçkin estetiği ile Ahmet Mithat ve Hüseyin Rahmi çizgisindeki popüler roman arasında kurduğu stratejik ve melez konumun bir ürünü olarak değerlendirilmiştir.

Sonuç olarak Saffet Nezihi’nin eseri, bireyin krizdeki bedeninden başlayıp yaşadığı evin içindeki nesnelere, o evin mimarisine, hikayesinin anlatılma biçimine ve ait olduğu edebi geleneğe uzanan katmanlı bir yapıdır. Zavallı Necdet, bu çok yönlü okumayla yalnızca bir edebî klasik olarak değil, aynı zamanda modernleşmenin sancılarını çeken bir toplumun tüm çelişkilerini hassas bir barometre gibi kaydeden paha biçilmez bir tarihî metin olarak önemini korumaktadır.

Kaynakça
Artvinli, F. (2021). Delilik, siyaset ve toplum: Toptaşı Bimarhanesi, 1873-1927. Telemak Yayınları.
Demirarslan, D. (2011). Batılılaşma sürecinde Türk barınma kültüründeki değişim ve konuttaki yansımaları. Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, 58, 209-224.
Narlı, M. (2011). Romanlar ve taşralar: Türk romanında taşra algıları üzerine bir değerlendirme. Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, 56, 285-316.
Nezihi, S. (2021). Zavallı Necdet (H. Er, Ed.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eser 1902 yılında yayımlandı).
Şenderin, Z. (2011). Türk romanında taşra: Toplumsal yapılanma, aydınlar ve yabancılaşma. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Dergisi, 18(2), 115-136.
Şener, Z. (2019). Safvet Nezihi. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü. Ahmet Yesevi Üniversitesi. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/safvet-nezihi
Uşaklıgil, H. Z. (2018). Aşk-ı memnu. Ayrıntı Yayınları.

Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.