
“Varlıközsel Kriz ve Toplumsal Gösterge Olarak Yaşlılık: Türk Romanında Otorite, Bellek ve Mekânın Dönüşümü”, Deliler Teknesi’nin 115. sayısında



I.
Hikâye, anlatıcının gençlik yıllarına, İstanbul sularıyla kurduğu ünsiyete dair hatıralarıyla açılır. Marmara’nın hırçın dalgalarından, ölümle burun buruna gelinen fırtınalardan bahseden müellif, okuru sakinleşmeye, “tatlı, bal benzeri” hikâyeye davet eder (Kaygılı, 2025, s. viii). Mekân tercihi tesadüf sayılamaz. Haliç, bilhassa Silahtarağa ve Kâğıthane hattı, Lale Devri’nden tevarüs eden Sadabad eğlencelerinin, halk tabakasına inmiş, biraz ayağa düşmüş, biraz salaşlaşmış hâlidir. Burası, Boğaziçi’nin aristokratik havasından uzaktır; daha halkvari, daha samimi, lakin nispette çamurlu ve bataklıktır.
Metinde Haliç suları, karakterlerin ruh durumuna ayna tutar. Gündüz vakti “portakal şerbeti renkli” sular (Kaygılı, 2025, s. 13), akşamüzeri “çimento rengini” alır, gece mehtapla birlikte “yakamozlarla badanalanır” (Kaygılı, 2025, s. 14). Su, değişen, dönüşen, güzelliği ve tehlikeyi (bataklık) bünyesinde barındıran canlı organizma hüviyetindedir. Silahtarağa Elektrik Santrali’nin gölgesinde, fabrikaların dumanı altında kalan Haliç, sanayileşme ile doğa, modernite ile gelenek arasında sıkışmışlığın simgesidir.
1.1. Anlatıcı Kimliği: Yazar ve Sandalcı
Başkarakter, yani anlatıcı, ikili kimlik taşır. Asıl mesleği muharrirliktir; mizah gazetelerine, mecmualara yazılar yazar. Ancak hikâye düzleminde, Bostan İskelesi’nden kiraladığı sandalla müşteri taşıyan, kendini “Rizeli” olarak tanıtan “sandalcı” rolüne bürünür. Maske, şahsa sosyal sınıflar arasında rahatça dolaşma imkânı tanır.
Yazarın sandalcı kimliği, halkı gözlemleme aracıdır. Üstündeki “ateşçi fanilası” ve çıplak ayakları (Kaygılı, 2025, s. 4), kendisini entelektüel kimliğinden soyutlar, sokağın, denizin insanı yapar. Fakat zihni sürekli edebî referanslarla meşguldür. Karakterin iç sesiyle dışa vurduğu tavır arasındaki uçurum, metnin mizahi tonunu belirler. Müşterilerin şahsı “cahil sandalcı” sanması, anlatıcıya ironik üstünlük sağlar. Kendisi, karşısındakilerin cehaletiyle eğlenirken, aslında toplumsal ön yargıları ifşa eder.
1.2. Sosyal Katmanlar ve Sınıfsal Karşılaşmalar
Sandal, âdeta yüzen sahnedir; farklı toplumsal kesimler burada resmî geçit yapar. Her müşteri grubu, erken Cumhuriyet dönemi İstanbul’unun farklı veçhesini temsil eder.
Anlatıcının ilk müşterileri, iki askerdir. Diyaloglar, dönemin ekonomik şartlarını ve halkın safiyetini gözler önüne serer. Askerlerin “ikimiz bir kuruş” teklifi (Kaygılı, 2025, s. 4), yoksulluğun göstergesidir. Anlatıcının onlardan para almaması, hatta sigara ikram etmesi, halkın kendi arasındaki dayanışmayı simgeler. Askerlerin mahcup tavrı, yazarın “kalantor müşteriler” dediği zengin zümreyle keskin tezat oluşturur. “Nefti yamaçlar bana ne kadar yufka, ne kadar tatlı melal içinde göründü” cümlesi (Kaygılı, 2025, s. 5), yazarın masumiyet karşısında duyduğu duygusal yoğunluğu ifade eder. Burada “melal” kelimesi, Ahmet Haşim estetiğine atıf olmasa da, yazarın ruhundaki ince sızıyı, halkın çaresizliği karşısındaki şefkatini imler.
İkinci grup, “yarım yamalak Türkçe” konuşan, Ladino (İspanyolca kökenli Yahudi dili) kelimeler kullanan Yahudi ailedir. “Nosta Kâhtane, vamoz el Siliftar!” şeklindeki konuşma (Kaygılı, 2025, s. 6), İstanbul’un kozmopolit yapısını seslendirir. Yazar, aileyi “curcuna” içinde tasvir ederken, askerlere gösterdiği hassasiyeti göstermez; “yedi buçuk kuruşu” cebine indirir. Sahne, sandalcılığın ticari yönünü vurgular. Yahudi ailenin çocuklarının “sandalı sat bize” şeklindeki pazarlıkçı tavırları, kültürel kodların mizahi yansımasıdır.
Silahtarağa Elektrik Fabrikası’nın varlığı, dönemin sanayileşme hamlesinin simgesidir. Sandala “damdan düşer gibi” atlayan Alman usta (Kaygılı, 2025, s. 7), kaba kuvvetin, nezaketten yoksunluğun temsilcisidir. Bataklığa düşmesi, yazarın ona kestiği mizahi ceza niteliğindedir. Sahne, alafranga tipin, yerel doku içinde nasıl sakil durduğuna işaret eder. Alman’ın “Yah, yah!” (Kaygılı, 2025, s. 7) şeklindeki tasdik sözleri, iletişim kopukluğunun ve kültürel uyumsuzluğun sesidir. Batı teknolojisi (elektrik fabrikası) ile Doğu’nun kayığı (sandal) arasındaki bu zoraki temas, fiziksel düşüşle sonuçlanır.
II.
Hikâyenin ana gövdesini, anlatıcının Silahtarağa dönüşünde sandala aldığı üç genç kızla yaşadığı macera oluşturur. Kızlar; “şehla gözlü”, “sarışın/yosun gözlü” ve “esmer dümenci” sıfatlarıyla anılır. İsimsizlik, şahısları birey olmaktan çıkarıp tip haline getirir; gençliğin, neşenin, melankolinin timsalleridir.
2.1. Edebiyatın Araçsallaştırılması
Sandal gezintisi, kısa sürede edebiyat mahfiline dönüşür. Kızlar, dönemin popüler şairlerinden, şiirlerinden bahsederken, anlatıcı cahil sandalcı rolünü sürdürür. İçten içe onlarla eğlenir, “Ahfeş’in keçici gibi başını sallayarak” dinlediğini belirtir sohbeti (Kaygılı, 2025, s. 12). Burada entelektüel snobizm ile halk bilgeliği çatışır. Kızlar, edebiyatı sosyal statü göstergesi olarak kullanırken, anlatıcı (yazar) edebiyatın yaratıcısı konumundadır.
Haliç’te yüzen kazları gören kızlar, Fazıl Ahmet Aykaç’ın “Hele var ki bir tablo / Görse şaşar Anibal” dizelerini okurlar (Kaygılı, 2025, s. 11). Mizahi şiir, ortamın neşesine uygundur. Anlatıcının “lostromo” (tayfa başı) terimini kullanması (Kaygılı, 2025, s. 12), denizcilik jargonuna hakimiyetini gösterir. Kazlara “amiral” yakıştırması yapılması, siyasi ve askeri hiyerarşinin mizahi dille tiye alınmasıdır.
Kızların Ahmet Haşim hayranlığı, dönemin estetik zevkini yansıtır. “Akşam, yine akşam, yine akşam / Göllerde bu dem bir kamış olsam!” dizeleri (Kaygılı, 2025, s. 14), Haliç’in sazlıklarına (kamışlarına) yapılan göndermedir. Anlatıcının şiire verdiği “kamış veya saz olacağıma, kurbağa olsam daha iyi” cevabı (Kaygılı, 2025, s. 14), yüksek zümre edebiyatının (“Göl Saatleri”) halk gerçekliğiyle (vırak vırak öten kurbağalar) çatışmasıdır. Haşim’in sembolizmi, sandalcının realizmine çarpar. Kızların Haşim’den bahsedişi, moda takipçiliği olarak sunulur; şiirin derinliğinden ziyade popülaritesi ön plandadır.
Şehla gözlü kızın okuduğu “Zerrişte” şiiri (Kaygılı, 2025, s. 15), kedi metaforu üzerinden insan ilişkilerine, nankörlüğe, hırçınlığa temas eder. “Hepsinde bu tırnakları, hepsinde bu hâli / Hepsinde hırçın kedi simasını gördüm” dizeleri, ileride yaşanacak hayal kırıklıklarının, vefasızlıkların habercisidir. Anlatıcının “Her gülün dikeni vardır” yorumu, halk hikmetinin şiirsel yorum karşısındaki basit ama isabetli duruşudur. Tevfik Fikret’in karamsar dünyası, Haliç’in mehtaplı gecesinde genç kızların flört aracına dönüşür.
Bahariye yalılarının önünden geçerken okunan Yahya Kemal şarkısı “Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden / Bendim geçen ey sevgili sandalla denizden” (Kaygılı, 2025, s. 27), hikâyenin atmosferini zirveye taşır. Şiir, geçmişe özlemi, yitip giden neşeyi, sudaki akisleri anlatır. Tam o esnada yalıdan uzanan pijamalı adam, şiirsel ânı bozan dünyevi gerçekliktir. Anlatıcının şahsa duyduğu öfke, hayal dünyasının yıkılmasına tepkidir. Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”unda yarattığı yüce estetik, burada pijamalı adamın banalitesiyle kesintiye uğrar.
2.2. Uydurma Maniler ve Yazarın İfşası
Anlatıcı, kızların ısrarı üzerine doğaçlama maniler uydurur. “Balıklarda pul olur / Kadınlarda dul olur” (Kaygılı, 2025, s. 18) şeklindeki basit kafiyelerle başlayan oyun, daha sonra kendi yazdığı (ve gazetede çıkacak olan) şiirleri okumasıyla boyut değiştirir. “O Gözler” ve “Ben yolumu şaşırmış bir garip kimseydim” şiirleri (Kaygılı, 2025, s. 31-32), anlatıcının maskesini neredeyse düşürür. “Müşterim öğretti” yalanı, kimliğini gizleme çabasıdır. Sahne, sanatçının eserini anonim kalarak icra etme arzusunu, tepkileri filtresiz görme isteğini barındırır. Kendi şiirini “müşteriden duydum” diyerek okuması, tevazu maskesi altında gizli narsisizmdir; eserinin beğenilip beğenilmediğini üçüncü şahıs gözüyle test eder.
2.3. Haliç’in Sosyal Coğrafyası: Adalar ve Yalılar
Yazar, Haliç’teki “Bahariye Adaları”nı (Kaygılı, 2025, s. 20) anlatının merkezine yerleştirir. Adalar, ana karadan kopuk, kuralların esnediği, kaçamakların yapıldığı ütopik alanlardır. Anlatıcının ikinci adaya çıkışı, iskarpinlerini çıkarması (Kaygılı, 2025, s. 24), medeniyetin kısıtlamalarından arınma isteğidir. Ancak sandalın kaçması, doğanın veya fizik kurallarının insana oyunudur. Anlatıcı, adada mahsur kalarak kızlar karşısındaki otoritesini (kaptanlığını) kaybeder; aciz duruma düşer. Bu acziyet, Rizeli taklidi yaparak (Kaygılı, 2025, s. 25) aşılmaya çalışılır.
III.
Hikâyenin mizahi tonu, “anne” bahsi açıldığında yerini derin hüzne, “melale” bırakır. Burası, metnin dramatik merkezidir. Şehla gözlü kızın okuduğu “Fış fış kayıkçı / Kayıkçının küreği” ninnisi (Kaygılı, 2025, s. 16), anlatıcıyı çocukluğuna, ana kucağına”götürür. Basit tekerleme, en karmaşık şiirden daha tesirlidir; zira kolektif hafızaya, masumiyete hitap eder. Yazar, bu kesiti “insanın yüzüne, kalbine mahiyeti anlaşılmaz bir yelpazeyle rahmet, şefkat meltemleri savruluyor” şeklinde tasvir eder (Kaygılı, 2025, s. 17). Burada müzik (ninni), zaman makinesi işlevi görür; yetişkin maskesini sıyırır, altındaki öksüz çocuğu ortaya çıkarır.
Anlatıcı, ailesini kaybettiğini (“sizlere ömür”) söyler (Kaygılı, 2025, s. 17). Şehla gözlü kızın annesini bir yıl önce kaybettiği ortaya çıkar. Hüseyin Naili’nin “Anama” şiirinin okunması (“Yollar geçilmez oldu / Dağlar seçilmez oldu”), iki yabancıyı kader ortağı yapar (Kaygılı, 2025, s. 35). Kızın ağlaması, eğlence maskesinin düşüp, içteki “ayrılık zehrinin” (Kaygılı, 2025, s. 35) akmasıdır. Sandal, eğlence aracı mekanı olmaktan çıkar, yas tutma mahalline dönüşür.
Kızın, anlatıcıdan annesine selam götürmesini istemesi, kendini “ölen kız kardeşin yerine” koyması (Kaygılı, 2025, s. 36), kurulan bağın derinliğini gösterir. Sahne, Osman Cemal Kaygılı’nın insani duyarlılığını, küçük insanın büyük acılarını yansıtmadaki ustalığını kanıtlar. Yazar, anneyi bekleyen figür olarak kutsar; evlat ise daima geç kalandır.
IV.
Çarşamba günü Defterdar Burnu’nda verilen randevu, hikâyenin visal (kavuşma) umududur. Ancak gelen kişi şehla değil, yaşlı Arap dadı “mama”dır (Kaygılı, 2025, s. 38). Dadının getirdiği mektup (“Gelemiyoruz…”), anlatıcıyı boşlukta bırakır. Şehla’nın hastalandığı (sinir krizi geçirdiği) söylenir. Hastalık, ihtimal ki gerçektir; yahut sosyal baskının, sınıf farkının, sandalcıyla görüşmeme ikazının örtmecesi olabilir.
Anlatıcının “tepemden bir kaynar sudur boşandı” ifadesi (Kaygılı, 2025, s. 39), hayal kırıklığının şiddetini gösterir. Yelkeni açıp Çengelköy’e gitmesiyse kaçıştır. Mekân değişikliği ruh hâlini onarmaz. Dadının ketum tavrı (Kaygılı, 2025, s. 39), aristokrat ailelerin sırlarını saklama geleneğinin tezahürü olabilir. Sınıfsal duvar, görünmez ama aşılamaz engel olarak araya girmiştir.
Bir yıl sonra Taksim’de sarışın kızla karşılaşma, hikâyenin birinci kısmını yarım kalmışlıkla mühürler. Şehla, İzmir’e gitmiş, evlendirilmiştir. “Evlendirilmiştir” ifadesindeki edilgenlik, kadının kaderindeki söz hakkının azlığına işarettir. Anlatıcının “Bırak yahu, kapıdan girerken çocuğun bisikletine ayağım takıldı” yalanı (Kaygılı, 2025, s. 41), içindeki sızıyı gizleme çabasıdır. Erkeklik gururu, acıyı ikrara mani olur.
V.
Hikâyenin ikinci kısmı, zamanın dönüştürücü gücünü merkeze alır. Aradan on yıl geçmiştir. Anlatıcı evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır (Kaygılı, 2025, s. 43). Mekân yine Silahtarağa’dır ama roller değişmiştir. Sandalcı değil, aile babasıdır; yalnız değil, kalabalıktır.
5.1. Tesadüfün İğne Deliği: Eski Kaynana
Dere kenarında karşılaşılan yaşlı kadın ve zenci dadı Hoşkadem, hikâyeyi geçmişe bağlayan halatlardır. Yaşlı kadının torunlarından bahsedişi, gelini “haspa” diye anması (Kaygılı, 2025, s. 47), klasik “kaynana-gelin” çatışmasını sunar. Ancak burada trajedi vardır: Çocuklar anneden koparılmıştır. Anlatıcı, farkında olmadan eski aşkı Şehla’nın çocuklarıyla ve onu mutsuz eden kaynanasıyla yan yanadır. Hoşkadem’in “sadakati” (Kaygılı, 2025, s. 46), geleneksel aile yapısındaki hizmetkârın konumunu vurgular; o, sırların bekçisi ve ailenin demirbaşıdır.
5.2. Aile Faciası ve Kaçırılma
Lüks sandalın (iki çifte futa) yanaşması gerilimi tırmandırır. Sandaldaki erkek “kalantor”, kadın ise yüzünü şemsiyeyle gizleyen şahıstır (Kaygılı, 2025, s. 48). Çocuğun kaçırılması sahnesi heyecan doludur. “İmdat! Evladımızı kaçırıyorlar!” feryatları (Kaygılı, 2025, s. 50), Haliç’in sükûnetini yırtar.
Anlatıcının olaya müdahil olması kahramanlık dürtüsüdür. Erzincanlı kayıkçının yardımıyla yapılan takip, metne dinamizm katar. Ancak yakalandıklarında ortaya çıkan gerçek, anlatıcıyı durdurur: Kaçıran, çocuğun öz annesidir. Kadının “Ben onun anasıyım… Onlar hınzır, taşyürekliler!” haykırışı (Kaygılı, 2025, s. 52), on yıl önceki “öksüzlük” temasını tersine çevirir. Şehla, bu kez çocuğunu öksüz bırakmamak için savaşmaktadır. “Ana yüreği” kavramı, hukuktan ve toplumsal normlardan üstün tutulur.
5.3. Yüzleşme ve Tanınma
Kadının (Şehla’nın) anlatıcıyı tanıması, hikâyenin can alıcı noktasıdır. “Sizin simanız… ananın ne olduğunu çok iyi bilen insan simasına benziyor” sözleri (Kaygılı, 2025, s. 53), on yıl önceki “anne sohbetine” yapılan zarif atıftır. Yüzünü açmasa da, ismini vermese de, “Annenize selam söyleyin” demesi, aradaki sırrı faş eder. Anlatıcı, eski aşkının aile dramına şahit olmuş, hatta ona yardım etmiştir (takibi bırakarak).
Çocuğun, kendisini sandalla gezdirmesine karşılık “Sen sandalcı değilmişsin, yalandan sandalcı oluyormuşsun” sözleri (Kaygılı, 2025, s. 53), gerçeğin çocuk ağzından ifşasıdır. Çocuk, sezgisiyle anlatıcının rol yaptığını anlamıştır.
VI.
Hikâye mutlu sonla bitmez; Kaygılı’nın realizmi buna müsaade etmez. İki üç yıl sonra hastane kapısında koca ile karşılaşma, anlatının sonunu getirir. Şehla (Refika), zatürreden vefat etmiştir (Kaygılı, 2025, s. 54). Çocuk, tekrar babaanneye (mezkûr “taşyürekli” kadına) dönmüştür.
Şehla’nın ölümü, “kamış”, “kedi”, “mehtap” şiirlerinin vadettiği büyülü dünyanın, “zatürre” (hastalık, soğuk, gerçeklik) karşısında yenilgisidir. Çocuğun kaçırılması, annenin çırpınışı hepsi boşa gitmiştir. Döngü tamamlanmış, trajedi başa sarmıştır. Anlatıcının hastane dönüşü zihninde çınlayan çocuk sesi (“Sandalcı ağabey, geç kalma…”), kaybın yankısıdır.
Sonuç
Osman Cemal Kaygılı, Sandalım Geliyor Varda eserinde, basit olay örgüsü içinde İstanbul’un sosyolojik ve psikolojik haritasını çıkarır. Eser, şu katmanlarda okunabilir:
Mekânın Hafızası: Haliç, su birikintisi konumundan çıkarak; şiirlerin okunduğu, aşkların doğduğu, dramların yaşandığı, fabrikaların dumanının tüttüğü, çamurun ve yakamozun iç içe geçtiği yaşayan karakterdir.
Dil ve Üslup: Yazar, sokak ağzını (Ladino, Rumca, asker şivesi, çocuk dili) edebî Türkçe ile harmanlar.
Melankoli ve Mizah: Kaygılı, en acıklı anda bile (çocuğun kaçırılması) mizahi unsurları (Erzincanlı kayıkçının kabadayılığı) elden bırakmaz. Ancak dip akıntısı daima hüzündür (“melal”).
Kader ve Tesadüf: Hikâye, tesadüflerin (rastlantıların) yönettiği evrende geçer. Silahtarağa’da karşılaşma, Taksim’de görme, on yıl sonra yine aynı yerde buluşma, hastanede karşılaşma… İstanbul, karakterlerini sürekli birbirine çarptıran büyük kavanozdur.
Sandalım Geliyor Varda, kaybolan İstanbul’a, yitip giden gençliğe, anne şefkatine ve yarım kalmış aşklara yakılmış ağıttır. Yazar, sandalın küreklerini çekerken zamanın sularında geriye doğru yolculuk yapar. Her sandal bir gün kıyıya yanaşır ama içindeki yolcuların hikâyesi sular durulsa da bitmez, hafızanın derinliklerinde akisler yaratmaya devam eder.
Kaynakça
Kaygılı, O. C. (2025). Sandalım geliyor varda. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.




Türk edebiyatının 1970 sonrası yönelimleri incelendiğinde, toplumsal gerçekçilik anlayışının giderek bireyin iç dünyasına, psikolojik derinliklerine ve varoluşsal sancılarına evrildiği görülür. Bu geçiş döneminde İrfan Yalçın, Fareyi Öldürmek adlı eseriyle, sıradan görünen bir devlet memurunun trajik yaşam öyküsünü, toplumsal ve psikolojik katmanlarla bezeli anti-kahraman anlatısına dönüştürmüştür. 1979 yılında yayımlanan yapıt, bürokratik labirentte yönsüzleştirilen, ev içi rollerde hadım edilen ve ataerkil otoritenin gölgesinde kimliğini yitiren Sabri Bey’in hikâyesini merkeze alır. “Fare” metaforu, Sabri’nin çocukluk travmalarından yetişkinlikteki hezeyanlarına kadar uzanan bir korku, tiksinti ve aynı zamanda özdeşleşim nesnesi olarak kurgulanmıştır.
İrfan Yalçın, romanın kurgusunda tek sesli anlatıcının hâkimiyeti yerine, çok sesli (polifonik) anlatı tekniğini tercih etmiştir. Bu teknik, Sabri gibi “silik”, “sessiz” ve kendini ifade etmekten aciz bir karakterin dışarıdan nasıl algılandığını ve toplumsal aynada nasıl kırıldığını göstermek açısından işlevseldir.
Roman, anlatıcı Necmi Bey’in “Niçin” başlıklı giriş bölümüyle açılır. Bölüm, romanın yazılma gerekçesini ve Sabri’nin ölümünden sonraki süreci çerçeve hikâye tekniği ile aktarır. Necmi Bey, annesinin mezarını ziyaret ederken tesadüfen Sabri’nin mezarını görür ve bu karşılaşma, belleğindeki Sabri imgesini canlandırır:
”Muşmula ağacına benzeyen çelimsiz, hastalıklı bir ağacın yanından geçerken Sabri’nin mezarını gördüm. İçim bir tuhaf oldu. Yıllardır görmediğim, canım ciğerim gibi sevdiğim bir dostumu görmüştüm sanki” (Yalçın, 2017, s. 11).
Necmi Bey, Sabri’yi “karıncayı incitmekten korkan”, sürekli gülümseyen ve “teşekkür eden” figür olarak tanımlar. Ancak bu dış görünüşün altında yatan trajediyi, Sabri’nin cinayet işlediği gün ve sonrasındaki itiraflarıyla keşfeder. Necmi Bey derleyen konumundadır; Sabri’nin hayatını aydınlatmak için diğer tanıkların (Hulusi, Necla, Şükran, Murat) anlatılarına başvurur. “Bu kadar iyi bir insan nasıl katil olabilir?” sorusu, romanın ana izleğini oluşturur.
Roman, dört ana anlatıcının (Hulusi, Necla, Şükran, Murat) perspektifinden Sabri’yi yeniden inşa eder. Her anlatıcı, Sabri’ye kendi ön yargıları, toplumsal konumları ve ilişkilenme biçimleri üzerinden bakar. Bu teknik, Akira Kurosawa’nın Rashomon filmindeki gibi gerçeğin göreceliğini vurgular. İş arkadaşı Hulusi, Sabri’ye karşı oldukça korumacı ancak yer yer onu anlayamaz bir tavır sergiler. Karşı cins ve nesne konumundaki Necla, Sabri’nin platonik aşkının nesnesi olarak Sabri’yi bir erkekten çok kullanılmış eşya gibi görür. Onun bakışı, Sabri’nin cinsel ve duygusal yetersizliğinin dışavurumudur. İkinci eş ve otorite figürü olan Şükran, Sabri’yi ezen, aşağılayan ve onunla sürekli çatışan karakter olarak ev içindeki iktidar mücadelesini ve ekonomik şiddeti temsil eder. Ağabey ve tanık konumundaki Murat ise romanın en hassas bölümüne sahiptir. O, Sabri’nin bugünkü patolojisinin kökenlerini, çocukluk travmalarını ve baba şiddetini bilen tek kişidir. Bu çoklu anlatı, Sabri’nin parçalanmış benliğini simgeler. O, hiç kimse için tam birey görüntüsünde değildir; her biri için farklı bir eksiklik biçimidir.

Sabri Bey, Türk modernleşmesinin ve bürokrasisinin yarattığı “küçük adam” tipolojisinin uçsal örneğidir. O, Dostoyevski’nin yer altı adamı ile Kafka’nın Gregor Samsa’sı arasında bir yerde durur. Sabri’nin karakteri, eylemlerinden çok, eylemsizliği ve maruz kaldığı durumlarla şekillenir. Sabri Bey, Gogol’ün Palto‘sundaki Akakiy Akakiyeviç’in Türk edebiyatındaki hüzünlü akrabası gibidir. Ancak Akakiyeviç’in tutkusu nesneye (palto) yönelmişken, Sabri’nin tutkusu kabul görme arzusuna yöneliktir ve bu arzu asla tatmin edilmez. Öte yandan Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam‘ındaki C.’nin aksine Sabri, entelektüel huzursuzluk değil, sınıfsal ve yaşamsal mecburiyetin huzursuzluğunu yaşar.
Sabri’nin yüzüne yapışmış olan gülümseme, çaresizliğin ve savunmanın işaretidir; dış dünyadan gelen tehditleri (alay, hakaret, şiddet) savuşturmak için geliştirdiği patolojik reflekstir. Necmi Bey bu durumu şöyle tasvir eder:
”Gülümseme; ağzı, burnu, dişi, gözü, kaşı gibi başının bir organı olmuştu. Ne dersen gülümserdi. Acıma uyandıran, insanın yüreğini ezim ezim ezen bir gülümsemeydi bu” (Yalçın, 2017, s. 13).
Bu sabit gülümseme, Sabri’nin benliğini korumak için ördüğü duvardır. Karşısındaki kişi (ister amiri, ister karısı, isterse alay eden bir arkadaşı olsun) ona saldırdığında, Sabri gülümseyerek “ben zararsızım, beni yok etmeyin” mesajı verir. Bu, hayvanlar âlemindeki “ölü taklidi yapma” davranışının sosyal hayattaki karşılığıdır.
Sabri’nin diğer belirgin özelliği, yersiz ve aşırı nezaketidir. Olaylar karşısında edilgenleştirilmiş oluşunu sürekli teşekkür ederek ve özür dileyerek dilsel tik şeklinde meşrulaştırır. Necmi Bey, onun bu hâlini şöyle anlatır:
”Bir garip huyu da olur olmaz her şeye teşekkür etmesiydi. Bazıları ‘Teşekkür Bey’ koymuştu adını bu yüzden. Yerli yersiz söylediği de olurdu arada. Sözgelimi birisi, ‘Bugün yağmur yağacak galiba,’ dese, o ‘Teşekkür ederim efendim,’ diyebilirdi” (Yalçın, 2017, s. 13).
İlgili davranış, Sabri’nin varoluşsal suçluluk duygusunu yansıtır. O, var olduğu için, yer kapladığı için çevresinden özür diler gibidir. İletişim kurma yetisini yitirmiş, kelimelerin anlamını boşaltmış ve sadece kalıplaşmış nezaket sözcüklerine sığınmıştır. Kaosla başa çıkmak için obsesif düzen geliştirmiş, söz gelişi her gün tam 09:45 ve 15:10’da tuvalete gitmeyi âdet hâline getirmiştir.
Daire arkadaşı Necla’ya göre bu tip eylemler farklı görünme çabasıdır. Sabri’yi tanımlarken kullandığı metafor, karakterin silikleşmesini ve nesneleşmesini de dokunaklı şekilde ortaya koyar:
”Elimi sıkan bir erkek değil de, kullanıla kullanıla pörsümüş bir karbon kâğıdıydı sanki! Bu duygu bende hiç mi hiç eksilmemiştir. Elime ne zaman bir karbon kâğıdı alsam, Sabri beye bakar, deliler gibi gülümserim” (Yalçın, 2017, s. 45).
Karbon kâğıdı, asıl metnin kopyasını çıkarmaya yarayan, kendi başına değeri olmayan, kullanıldıkça tükenen ve atılan bir nesnedir. Sabri de hayatı boyunca başkalarının (babasının, ağabeyinin, amirlerinin) hayatının silik kopyası olarak yaşamış, özgün sesini bulamamıştır. Necla’nın yaptığı benzetmeyi Sabri’nin yüzüne karşı söylemesi ve Sabri’nin buna “Teşekkür ederim Necla hanım” (Yalçın, 2017, s. 45) diye yanıt vermesi, yabancılaşmanın doruğunu gösterir. Sabri, aşağılanmayı iltifat veya ilgi belirtisi olarak algılayacak kadar gerçeklikten kopmuştur.
Romanın psikolojik aynası, Sabri’nin çocukluğuna ve babası Fahri Bey ile olan ilişkisine odaklanılan bölümlerde ortaya çıkar. Sabri’nin yetişkinlikteki pasifliğinin, korkularının ve “fare” saplantısının kökeni, babasının evde kurduğu terör rejimine, oidipal çatışmaya dayanır.
Fahri Bey, çocuklarına ve çevresine karşı acımasız, sadist eğilimleri olan bir babadır. Onun sadizmi, Yasa’nın ardına gizlenmiş ve özneyi hem itaat etmeye hem de bu itaatten sapkınca haz duymaya zorlayan “müstehcen süperego fazlası” (obscene superego supplement) olarak işlev görür. Baba figürü burada, sembolik düzenin garantörü olan ve toplumsal uyumu sağlayan “Babanın Adı” (Nom-du-Père) yükümlülüğünden sıyrılarak, kendi keyfi ve denetimsiz “jouissance”ını (haz) dayatan, dolayısıyla oğlunun özneliğini hadım edilme korkusunun ötesinde, ontolojik hiçliğe indirgeyen iktidar odağına dönüşür.
”Deli gibi bir şeydi öyle. Ne gibisi, deliydi basbayağı. Elinde tuğla, kedi avlardı bahçede. Görmeye görsün bir kedi, hemen indirirdi beynine. Gözümüzün önünde kaç kedi öldürmüştür böyle!” (Yalçın, 2017, s. 86).
Aynı şiddet eğilimi, evdeki kelebeklere karşı da sergilenir:
“Yaz akşamları kelebeklerle dolardı evimiz. Hiç acımaz, filit sıkardı üstlerine. O renk renk, küçüklü büyüklü güzelim kelebekler, pıt pıt düşüp ölürlerdi” (Yalçın, 2017, s. 99).
Fahri Bey’in söz konusu eylemleri, Sabri üzerinde derin travmalar yaratır. Sabri, babasının öldürdüğü kediler ve kelebeklerle özdeşleşir. O da babasının gözünde ezilmesi gereken bir “böcek” veya “fare” gibidir.
Fahri Bey, büyük oğlu Murat’ı aşırıya kaçan sevgiyle severken, Sabri’yi sistematik olarak aşağılar ve yok sayar. Ayrımcılık, yemek masasından eğitim hayatına kadar her alanda kendini gösterir. Murat, bu durumu şöyle aktarır:
”Yemek yerken gözü Sabri’de olurdu hep. Sabri biraz iştahlı yemek yemeye görsün, ‘Yeter artık, hadi bakalım,’ diye bağırır, çocuğa doğru dürüst yemek bile yedirmezdi… Sabri yarı aç, yarı tok kalkardı sofradan” (Yalçın, 2017, s. 101).
Sabri’nin bu baskıya tepkisi, çocukluğunda saatlerce duvara bakmak şeklinde ortaya çıkan katatonik donma hâlidir.
Onun eğitim hakkı da babası tarafından gasbedilir; okuldan alınır ve çalışmaya zorlanır:
”Beni değil de onca güzel okuyan Sabri’yi aldı okuldan babam. Göndermedi. Hem de nasıl biliyor musun, tırnağı etinden söker gibi. ‘İkinizi birden okutacak halim yok!’ dedi” (Yalçın, 2017, s. 116).
Sabri, ailenin “kurbanı” (scapegoat) olarak seçilmiştir. Bu kurban seçimi evdeki diğer iki kardeşin, Fazilet ve Osman’ın, trajik ölümleriyle daha da korkunç boyutlarda okunabilir. Sabri’nin tanıklığında ölüm, yoksulluğun getirdiği grotesk bir şölen ânıdır. Fazilet’in öldüğü gün eve komşulardan yağan yemeklerle karınların ilk kez tıka basa doyması ve babanın, hasta Osman’a doktor çağırmak yerine sarhoş olup elinde portakalla eve dönmesi, Sabri’nin bilinçdışına şu mesajı kazımıştır: Bu evde hayatta kalmak fazlalık konumunda olmakla eş değerdir; ölmek ise kalanlara ekmek sunan bir katkıdır. Kardeşlerinin ölümünün ev ekonomisinde yarattığı ferahlamayı ve babanın bu kayıplar karşısındaki kayıtsızlığını izleyen Sabri için yaşamak, affedilmez bir suçluluk ve ağırlık yaratmıştır. O, ölmeyip “eksilen boğaz” olmadığı için babasının gözünde sofradaki işgalciye dönüşmüştür. Bu ekonomik cendere, anneyi de ahlaki ikilemin içine sürükler. Murat’ın aktardığına göre, annenin kamyon kazasında ölen komşu çocuğu davasında 100 lira karşılığında yalancı tanıklık yapması ve bu kirli parayla eve Kuran alması, yoksulluğun yarattığı değerler erozyonunun örneğidir. Kuran, burada dinî simge olmaktan çıkıp, hayatta kalmak için işlenen günahın üzerini örten vicdani kalkana dönüşür. Sabri’nin annesi sevgi dolu olsa da çoğunlukla sessizdir.
Babası tarafından sevilmemek, Sabri’nin özdeğerini yok etmiş ve onu kullanışlı nesne konumuna indirgemiştir. Fahri Bey’in Sabri üzerindeki tahakkümü o denli ağırdır ki, Sabri ona “baba” demeye bile çekinir. Psikanalitik bağlamda bu durum, sembolik kastrasyon (hadım edilme) ritüelidir. Baba, Sabri’nin sadece söz hakkını değil, erkeksiliğini ve birey olma potansiyelini de elinden almıştır. Sabri’nin yetişkinliğinde kadınlarla (Necla ve Şükran) kurduğu ilişkideki iktidarsızlığı, babanın o evde kurduğu bu yasanın (Nom-du-Père) doğrudan sonucudur.
”Babam, bir akşam, Sabri’yi karşısına almış ‘Neden demiyorsun bana baba? Baban değil miyim ben senin?’ diye sormuştu… Babam ayağıyla Sabri’nin dizlerine dizlerine vuruyordu durmadan… Sabri, ürkek, titreyen bir sesle ‘Baba…’ dedi” (Yalçın, 2017, s. 87-88).
Romanın başlığına da taşınan “fare” imgesi, Sabri’nin bilinçdışının en karanlık kuytularından yüzeye çıkan semptomdur. Fare, Sabri için hem korku nesnesi hem de bizzat kendisidir.
Sabri’nin fare ile ilişkisi çocukluğundaki astım krizlerine dayanır. Nefes darlığı çektiği gecelerde göğsüne bir farenin oturduğu ve nefes almasını engellediği sanrısına kapılır.
“Sabri hastalandığı zamanlar… Sabri, ikide bir, ‘Fare… Fare… Yatağın içinde fare var…’ diye bağırıyordu… ‘Aynı fare mi görünüyor gözüne hep?’ ‘Aynı,’ derdi. ‘Tam göğsümün üstüne oturuyor. Uzun uzun bıyıkları, güvercin ayağı gibi ayakları var. Öyle çirkin ki!'” (Yalçın, 2017, s. 95-97).

Fare, Sabri’nin boğulmuşluk hissinin somutlaşmış biçimidir. Baba baskısı, sevgisizlik ve korku, Sabri’nin nefesini kesen bir fareye dönüşmüştür.
Romanın sonunda, Sabri’nin şefi Ahmet Dinçer’i öldürdüğü an, bu çocukluk travmasının nüksettiği andır. Sabri, çok çalıştığı ve yorgun düştüğü bir gün, şefin masasında önce babasını, sonra eski şefi Fethi Bey’i, sonra ikinci karısı Şükran’ı ve en sonunda “koca fareyi” görür.
Necmi Bey’e hapishanede yaptığı itirafta şunları söyler:
”Bir ara, koca bir fareyi oturur gördüm masada. Nah, upuzun bıyıkları vardı. Gülümsüyordu bana… İşte şefin masasında oturan, küçüklüğümde sık sık gözüme görünen ya da uykularıma giren o farenin aynısıydı! Onu öldürmek istedim ben! Şefi değil!” (Yalçın, 2017, s. 17-18).
Sabri, masadaki demir kâğıt ağırlığını şefin kafasına indirdiğinde, aslında üç günlük şef Ahmet Dinçer’i değil; hayatı boyunca onu ezen, soluğunu kesen, aşağılayan tüm otoriteleri (baba, şef, eş) ve içindeki korkuyu (fare) öldürmeyi hedeflemiştir. Bu eylem kurtuluş çabasıdır. Sabri, “Vurur vurmaz rahatladım! Üstümden tonlarca ağırlığında bir yük kalkmış gibi oldum” (Yalçın, 2017, s. 18) diyerek psikolojik boşalmayı ifade eder.
Sabri’nin çalıştığı vergi dairesi, Türkiye’nin hantal ve insanı öğüten bürokrasisinin küçürek ölçeğidir. Sabri, burada da “öteki”dir. İş arkadaşları ve amirleri tarafından sürekli bezdiriye maruz kalır.
Eski şef Fethi Bey, Sabri’ye yaptığı istismara varan şakalarla tanınır. Sabri’nin cebine kertenkele koymak, altına iğne yerleştirmek, arkasına kuyruk takmak gibi eylemler iş yerindeki hiyerarşik şiddetin örnekleridir. Ayrıca ofisteki rüşvet çarkına girmeyen Sabri, Necla’nın deyimiyle “kadın şemsiyesiyle dolaşmaya” (Yalçın, 2017, s. 51) mahkûm edilen, sistem dışı figürdür.
“Fethi adında, gençten bir şef vermişlerdi başımıza… Sabri’nin arkasına kuyruk takardı sık sık. Ona buna gösterir, gülmekten ölürdü” (Yalçın, 2017, s. 28).
Sabri, tacizlere karşı sessiz kalır, hatta “Yapmayın Fethi Bey, yapmayın rica ederim” diyerek yalvarır. Ancak bir gün, Fethi Bey’in futbol maçı için ağlamasına güldüğü için küfür yiyince beklenmedik direnç gösterir: “O sözü aynen iade ederim size!” (Yalçın, 2017, s. 27). Bu, Sabri’nin içindeki bastırılmış öfkenin nadir kıvılcımlarından biridir.
Sabri’nin oğlu Yüksel, balon şişirirken balonun nefes borusuna kaçması sonucu ölmüştür (Yalçın, 2017, s. 128). Yaşanan hazin olay, Sabri’de balonlara karşı fobi yaratmıştır. Ancak iş arkadaşları bu travmayı bile eğlence aracı hâline getirirler. Fethi Bey, Sabri’nin karşısında balon şişirip patlatarak ona işkence eder. Necla bahse konu durumu şöyle anlatır:
”Şef balonları patlattıkça, Sabri Beyin halini görecektin sen! Başını masaya kor, uyurdu adeta… Göğsü körük gibi inip kalkar, derin derin solurdu” (Yalçın, 2017, s. 55).
Sabri’nin travması, bir akşam dışarıda balon satan adamın balonlarını patlatmasıyla krize dönüşür. Hulusi’nin aktardığına göre Sabri, “Balon satma, balon satma” diye bağırarak adamın tüm balonlarını patlatır ve “Yüksel, Yüksel” diye ağlamaya başlar (Yalçın, 2017, s. 39).
Sabri’nin -Şükran tarafından yırtılan mektup taslağında- “ömrünün balı” saydığı ilk evlilik limanından sonraki evliliği, onun için yeni bir hapishaneye dönüşür. İkinci karısı Şükran, Fahri Bey’in otoriter rolünü devralır.
Şükran, Sabri’nin maaşına el koyar ve ona çocuk gibi harçlık verir. Sabri, evin ihtiyaçlarını almak için “otuz lira haftalık” ile yetinmek zorundadır (Yalçın, 2017, s. 34-35). Şükran, Sabri’yi sürekli eski kocası Hasan ile kıyaslayarak onun erkekliğini aşağılar:
”Bana eski kocasını övmüştür Sabri’nin yanında! Pelvan gibi bir herifmiş sözde!… Sabri onun kolu kadarmış ancak. Üflese toz gibi uçarmış!” (Yalçın, 2017, s. 31).
Sabri, evdeki baskıya daha fazla dayanamaz ve bir gün patlama yaşar. Şükran’ın aralıksız “sen nasıl erkeksin be” söylemlerine tahammül edemeyen Sabri, soba demirini kaparak karısının üzerine yürür:
“… sobanın demirini kaptığı gibi, hışımla üstüme yürüdü. […] Gözlerini deli boğalar gibi çıkarmıştı hem de” (Yalçın, 2017, s. 64-65).
İrfan Yalçın’ın Fareyi Öldürmek romanı, Sabri Bey karakteri üzerinden, bireyin toplum, aile ve bürokrasi üçgeninde nasıl yok edildiğinin anlatısıdır. Sabri suçlu değil, kurbandır. Onu öldüren (veya cinayete sürükleyen), ne sadece babası, ne karısı, ne de iş arkadaşlarıdır; onu öldüren, sevgisizlik, anlayışsızlık ve toplumsal duyarsızlıktır.
Romanın sonunda Sabri’nin hapishaneye girdikten üç gün sonra ölmesi, onun bu dünyada hiçbir zaman var olamadığının tescilidir. Necmi Bey’in şu sözleri romanın temel izleğini özetler niteliktedir:
“Demek Sabri benim için yalnız ve yalnız bir satranç arkadaşıymış! Ne kadar dışındaymışım meğer onun! Hiç mi hiç tanımıyormuşum!” (Yalçın, 2017, s. 21).
Necmi Bey’in itirafı, tüm toplumun “öteki”nin acısına ne kadar kör olduğunun da gizdökümüdür. Sabri, içindeki fareyi (korkuyu/baskıyı) öldürmeye çalışırken aslında kendini tüketmiştir.
Romandaki karakterler ve temsil ettikleri değerler incelendiğinde; Sabri Bey merkez karakter olarak kurban, yabancılaşma, pasif direniş ve travma kavramlarını; Fahri Bey baba figürü olarak otorite, sadizm, erksel şiddet ve süperegoyu; Şükran ikinci eş olarak ekonomik baskı, emasülasyon ve domestik şiddeti; Hulusi iş arkadaşı olarak gözlemci, kısmi empati ve toplumsal uyumu; Necla iş arkadaşı olarak arzu nesnesi, reifikasyon (şeyleşme) ve duyarsızlığı; Murat ağabey olarak tanık, suçluluk duygusu ve başarı/eğitim kavramlarını; Ahmet Dinçer ise kurban edilen şef olarak bürokrasi, otorite simgesi ve günah keçisi kavramlarını temsil eder.
Romandaki dört ana anlatıcının ses tonlarındaki yakınlık, olayları derleyen ve yeniden yazan Necmi Bey kişisinin editoryal süzgecinden kaynaklanan yapısal zorunluluğu akla getirir; metnin belgesel inandırıcılığı, anlatıcıların Necmi Bey’in anlatı rejimiyle uyumlu biçimde çerçevelenmesine bağlıdır. Dahası, bu ses benzerliği, taşra bürokrasisinin ve geçim sıkıntısının bireyleri nasıl dilsel ve zihinsel homojenliğe sürüklediğini, insanları nasıl aynı basmakalıp sözcüklere mahkûm ettiğini gösteren atmosferik bir araçtır. Anlatıcıların sesleri, Sabri’nin onulmaz sessizliğini ve yalnızlığını daha görünür kılan, toplumsal suç ortaklığının birleşik gürültüsüdür.
Peki, Sabri Bey’i suçlu olarak görebilen var mı?
Yalçın, İ. (2017). Fareyi öldürmek. h2o Kitap.











Samet Polat Kütüphanesi
Hükümdar şair Cihanşah’ın, Rahman Rejebov ve Annagurban Aşırov’un Aşkabat’ta yayıma hazırladığı şiirlerinin, Mevlüt Arslan tarafından Kiril alfabesinden Latin alfabesine aktarımıdır. Dosyada Cihanşah’ın tarihî kişiliğine dair bir giriş yazısı ve şiirlerin günümüz Türkçesiyle anlaşılmasını sağlayan metin içi bir sözlük yer almaktadır.


Sait Faik Abasıyanık’ın insanı, Jean-Paul Sartre’ın tanımladığı “Kendi-için-Varlık” (Pour-soi) ile “Kendinde-Varlık” (En-soi) arasındaki gerilimli hatta yürüyen, varoluşun ağırlığını ve hafifliğini eşanlıkla sırtlanan bir bilinç hâlidir. Lüzumsuz Adam kitabındaki öyküler, Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’te (L’Être et le Néant) temellendirdiği varoluşsal sancıların, İstanbul’un arka sokaklarında, meyhanelerinde, balıkçı köylerinde vücut bulmuş pratikleridir.
Mansur Bey ve Eylemsizlik
Kitaba ismini veren “Lüzumsuz Adam” öyküsündeki Mansur Bey karakteri, Sartre’ın “kötü niyet” kavramının ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Mansur Bey, mahalleye, o dar ve güvenli alana sığınarak, dış dünyanın, “Başka”sının (L’Autrui) bakışından kaçmaya çabalar. Sartre’a göre insan, “Kendi-için-Varlık” olarak sonsuz bir özgürlüğe, dolayısıyla belirsizliğe mahkûmdur. Bu özgürlük, bireyde “bunaltı” (angoisse) yaratır. Mansur Bey, bunaltıdan kaçmak adına, kendini nesneleştirme, bir “şey” konumuna indirgeme eğilimindedir. “Mahallemden pek memnunum” derken, aslında seçtiği sınırlılık, onu sonsuz olasılıkların yarattığı baş dönmesinden koruyan bir kalkandır. Kahveye gidiş geliş saatlerinin, içtiği çayın, okuduğu Fransızca mecmuanın değişmezliği, onun varoluşunu “Kendinde-Varlık” (En-soi) katılığına, yani bir taşın, ağacın dinginliğine yaklaştırma çabasıdır. Değişim, risk demektir; risk ise varoluşun sorumluluğunu yüklenmeyi gerektirir. Mansur Bey, lüzumsuz sıfatını kabullenerek, toplumsal işlevsellikten ve beklentilerden, yani Başkası’nın onun üzerine yüklediği özgürlük kısıtlamasından sıyrılır. Ancak sıyrılış, paradoksal biçimde, onu eylemsizliğin tutsağı yapar. Sartre’ın garson örneğindeki gibi, Mansur Bey de lüzumsuz adam rolünü oynamaktadır. Bu rol, onun varoluşsal çıplaklığını örten kostüm gibidir. İnsan, kendi özgürlüğünün yarattığı belirsizlikten ve sorumluluktan kaçmak için, tıpkı bir garsonun işini tiyatro rolü gibi oynaması gibi, kendini toplumsal kimliğe hapsederek bir “şey”in güvenli katılığını elde etmeye çalışır.
Özgürlüğün Yükü: “Ben Ne Yapayım?”
“Ben Ne Yapayım?” öyküsü, Sartre’ın özgürlük anlayışının merkezinde yer alan “seçim” sorunsalını irdeler. Yazar-anlatıcı, geçim derdi ve toplumsal statü kaygıları arasında sıkışmışken, asıl meselenin “ne iş yapılacağı” sorusundan ziyade, varoluşun nasıl şekillendirileceği olduğunu sezer. Sartre, “İnsan özgürlüğe mahkûmdur” derken, seçimsizliğin imkânsızlığını vurgular. Seçmemek dahi bir seçimdir. Öyküdeki karakter, ticaret yapma, memur olma, yazı yazma seçenekleri arasında gidip gelirken, aslında hangi ben’i inşa edeceğinin sancısını çeker. Her seçim, diğer olasılıkların ölümü demektir ve bu ölüm fikri, karakterde bir çözülme korkusuyla içe çekilme durumu yaratır. “Yazı yazmayı iş saydığım için başka iş yapmamaya karar vermiştim” ifadesi, varoluş projesinin ilanıdır. Ancak bu proje, dış dünyanın, “sarı, pis, yapışkan” ticari ilişkilerin baskısı altında sürekli tehdit altındadır. Arkadaşının “Ne yapayım, öleyim mi?” yakarışı, özgürlüğün getirdiği sorumluluğun eziciliğini gösterir. İnsan, kendi varoluşunu, hiçbir dışsal belirleyiciye -ne Tanrı’ya, ne kadere, ne de topluma- dayandırmadan, boşlukta inşa etmek zorundadır. Bu zorunluluk, öyküde hissedilen o yoğun çaresizliğin ve kararsızlığın kaynağıdır.
Bakışın Diyalektiği: “Birahanedeki Adam
“Birahanedeki Adam” öyküsü, Sartre’ın “Bakış” (Le Regard) teorisini hatırlatır. Anlatıcı, birahanede oturan tanımadığı adamı gözlemleyerek, onun hakkında hikâye kurgular; adamın yüzüğünden, kılığından, tavırlarından yola çıkarak ona bir geçmiş, karakter ve öz atfeder. Sartre’a göre, Başkası’nın bakışı, ben’i nesneye dönüştürür. Ben, Başkası’nın dünyasında öğe ve araca dönüşür. Öyküde anlatıcı, “bakan özne” konumundadır ve adamı “bakılan nesne”ye indirger. Adamın parmağındaki kadın yüzüğünden yola çıkarak, onun “aldatılmış”, “karısına düşkün”, “bira seven” bir tipolojisini çizer. Bu eylem, adamın özgürlüğünü, aşkınlığını (transcendence) dondurma, onu belirlenmiş “öz”e hapsetme girişimidir. Ancak öykünün sonunda adamın kalkıp gitmesi, anlatıcının kurduğu tüm nesneleştirici kurguyu sarsar. Adamın gerçekliği, anlatıcının bakışından kaçar; o, kendi özgürlüğü ve “Kendi-için”liği içinde, anlatıcının erişemeyeceği bir yere, kendi yaşamına döner. Başkası, her zaman benim onun hakkında kurduğum bilginin ötesindedir; o, indirgenemez bir özgürlüktür.
Tensel Varoluş ve Arzu: “Mürüvvet” ve “Kaçamak”
”Mürüvvet” ve “Kaçamak, Papağan, Karabiber” öyküleri, Sartre’ın cinsellik ve arzu üzerine analizleriyle okunabilir. Sartre, cinsel arzuyu, Başkası’nın bedenine sahip olma isteği olarak değil, Başkası’nın öznelliğini, onun bedeninde “ete kemiğe büründürme” (incarnation) ve böylece yakalama çabası olarak görür. Mürüvvet’e duyulan ilgi, onun temsil ettiği yaşama, o ele avuca sığmaz çingene ruhuna, yani özgürlüğüne yöneliktir. Osman Ağa’nın hikâyesindeki pişmanlık, Mürüvvet’i elde edememenin ötesinde, kendi varoluşsal projesinde yaptığı bir hatanın, “şopar” Hüseyin’e karşı takındığı tavrın yarattığı vicdani hesaplaşmadır. “Kaçamak, Papağan, Karabiber”de ise, karakterler arasındaki ilişkiler, birer çatışma alanıdır. Karabiber, Papağan Rıza ve Kaçamak Fatma arasındaki üçgen, arzunun, kıskançlığın ve sahip olma güdüsünün, özneler arası ilişkileri nasıl birer iktidar mücadelesine dönüştürdüğünü sergiler. Rıza’nın Fatma’yı “mahallenin zoruyla” alması, bireysel tercihin toplumsal “Onlar” (Heidegger’in “Das Man”ı, Sartre’ın anonim “Başkası”sı) tarafından nasıl baskılandığını gösterir. Fatma’nın ölümü, bu çatışmanın, Başkası’nın özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırma (cinayet) noktasına varışıdır. Sartre’a göre, Başkası ile ilişki özünde çatışmalıdır; çünkü her bilinç, diğerini nesneleştirerek kendi öznelliğini korumaya çalışır.
Nesnelerin Dili ve Absürdite: “İp Meselesi”
“İp Meselesi”, varoluşun saçmalığını (absürdite) ve nesnelerin (Kendinde-Varlık) insan kaderi üzerindeki kör egemenliğini işler. Bir ip parçası, hamalın hayatını altüst eder. Sartre’ın Bulantı (La Nausée) romanındaki Roquentin’in çakıl taşı karşısında hissettiği varoluşsal dehşet, burada bir ip parçası üzerinden yaşanır. İp, kendi başına anlamsız, varoluş nedeni olmayan bir nesnedir (gratuit). Ancak insanların ona yüklediği anlamlar (hırsızlık delili, mülkiyet nesnesi), hamalın dünyasını yıkar. Hamalın “Ne yapacağım şimdi ben?” sorusu, nesnelerin dünyasının (Kendinde-Varlık) insan özgürlüğünü (Kendi-için-Varlık) kuşattığı, mantıksız ve nedensiz şekilde belirlediği ânın ifadesidir. Şehrin karmaşası, insanların birbirine yabancılaşması, adaletin kör işleyişi, hepsi bu saçma’nın tezahürleridir. Anlatıcının şehirden kaçma isteği, bu yoğun, yapışkan ve anlamsız nesneler/ilişkiler ağından, “viskoz” olandan kurtulma çabasıdır.
Geçmişin Değişmezliği ve Şimdinin Akıcılığı: “Menekşeli Vadi”
“Menekşeli Vadi”, geçmişin ontolojik statüsünü sorgular. Bayram’ın anlattığı hikâye, geçmişte yaşanmış, bitmiş, dondurulmuş bir andır. Sartre’a göre geçmiş, artık değiştiremeyeceğimiz, Kendinde-Varlık hâline gelmiş kısmımızdır. Ancak Bayram, bu geçmişi şimdiki zamanda yeniden kurarak, ona anlam vererek, onu Kendi-için’in projesi yapar. Menekşe kokusu, geçmişin şimdiki zamana sızan, onu zehirleyen ya da güzelleştiren fenomenolojik bir öğesidir. Bayram’ın yedi yıl evine gitmemesi, geçmişiyle yüzleşmekten kaçınması, yine bir “kötü niyet” örneğidir. Evine döndüğünde karşılaştığı manzara, zamanın akışının ve değişimin kaçınılmazlığını, insanın geçmişini dondurma çabasının beyhudeliğini yüzüne çarpar. Menekşeli vadi, bir ütopyadır; gerçekleşmemiş ihtimalin, yaşanmamış hayatın mekânıdır.
Doğa ve İnsan: “Bizim Köy Bir Balıkçı Köyüdür” ve “Papaz Efendi”
Bu iki öyküde, insan-doğa ilişkisi ön plandadır. “Bizim Köy Bir Balıkçı Köyüdür”de, balıkçıların denizle mücadelesi, Sartre’ın “durum” (situation) kavramını açıklar. Deniz, balıkçılar için bir “terslik katsayısı” (coefficient of adversity) içerir; o, hem geçim kaynağı hem de ölümcül bir tehdittir. Balıkçıların özgürlüğü, bu zorlu durum içinde, ona direnerek, onu aşarak (transcendence) gerçekleşir. Karavokiri’nin ustalığı, denizin (–Varlık) sunduğu direnci, kendi eylemiyle (Kendi-için) anlamlı bir sonuca dönüştürmesidir. “Papaz Efendi”de ise, papazın toprağa, yaşama, şaraba ve kadınlara olan tutkusu, dayatılan toplumsal rolün (papazlık) reddidir. Sartre’ın “ciddiyet ruhu” (l’esprit de sérieux) dediği, değerlerin gökten inmiş mutlaklar olduğunu savunan anlayışa karşı, Papaz Efendi, değerleri kendi yaşam pratiği içinde, toprağa dokunarak yeniden yaratır. O, “rolünü oynamayı” reddeder; insan olmayı, papaz olmaya yeğler. Hastalığı ve ölümü, doğanın (Kendinde-Varlık) nihai zaferidir; ancak yaşamı, özgürlüğün sürdürülüşüdür.
Ölüm ve Hiçlik: “Kameriyeli Mezar”
“Kameriyeli Mezar”, ölümün varoluşsal tahlili gibidir. Mezarlık, Kendinde-Varlık’ın, mutlak sükûnetin mekânıdır. Hüseyin Avni ve Ayşe’nin mezar taşlarındaki yazılar, ölümsüzlük arzusunun, unutulmaya karşı direncin, yani hiçleşmeye karşı var olma çabasının trajikomik ifadeleridir. Anlatıcı, ölümü bir son ve hiçlik olarak kabullenir. Martı yumurtalarını çalma eylemi, yaşamın, ölümün kıyısında, ona inat devam eden vahşi, içgüdüsel ve anlamsız coşkusudur. Mezarlar, taşlar, yazılar, insanın varoluşunu sabitleme, onu “şey” hâline getirerek ebedîleştirme çabasıdır. Ancak doğa (otlar, rüzgâr, zaman), bu çabayı alaya alır, mezarları yutar. Sartre’a göre ölüm, benim olanaklarımın sonudur; o, artık benim değil, Başkası’nın beni tanımlayacağı bir andır. Anlatıcının mezar taşlarıyla kurduğu diyalog, “başkası tarafından tanımlanma” (Hüseyin Avni’nin seven eş olarak tanımlanması) durumunun eleştirisidir.
Bilinemezlik ve Başkalık: “Hayvanca Gülen Adam”
“Hayvanca Gülen Adam”, Başkası’nın radikal başkalığı (alterity) üzerine kuruludur. Anlatıcı, gülen adamı anlamaya, sınıflandırmaya çalışır ama başarısız olur. Adamın gülüşü, neşeden mi, delilikten mi, yoksa hayvani bir içgüdüden mi kaynaklandığı anlamlandırılamayan bir fenomendir. Sartre’a göre, Başkası ile ilişkimiz, her zaman “aşılmazlık” içerir. Başkası’nın iç dünyasına, onun Kendi-için’liğine asla tam olarak nüfuz edemeyiz. Gülen adam, saf varoluştur; özü (neden güldüğü, kim olduğu) belirsizdir. O, varoluşun özden önce geldiğinin (l’existence précède l’essence) canlı kanıtıdır. Anlatıcının ona duyduğu merak ve korku karışımı his, tanımlanamayan, kategorize edilemeyen varlık karşısında duyulan ontolojik huzursuzluktur.
Lüzumsuzluğun Felsefesi
Sait Faik’in karakterleri, Sartre’ın felsefesindeki gereksiz (de trop) olma durumunun bilincindedirler. Varoluşlarının zorunlu sebebi, ilahi planı yoktur. Onlar, kalabalık, gürültü ve nesneler arasında, “olumsallıklarını” (contingence) yaşarlar. Lüzumsuz olmak varoluş biçimidir; toplumsal makinenin dişlisi olmayı reddetmek, özgün ve anlamsız varoluşu kucaklamaktır.





Öz
Vüs’at O. Bener’in eseri Buzul Çağının Virüsü, parçalı anlatı yapısı ve tematik yoğunluğuyla Türk edebiyatının en zorlu metinlerinden biri olarak kabul edilir. Bu makale, romanın biçimsel zorluğunun yalnızca modernist bir estetik tercih olmadığını, aynı zamanda hem bireysel hem de kolektif düzeyde işleyen tarihsel bir travmanın mimetik bir ifadesi olduğunu savunmaktadır. Didier Anzieu’nün “Deri-Ben”, André Green’in “Ölü Anne Kompleksi” ve Christopher Bollas’ın “Düşünülmemiş Bilinen” kavramlarından oluşan psikanalitik bir çerçeve kullanılarak yapılan bu soruşturma, romanın anlatısal dokusunu travmatize olmuş bir ruhsal yapının kendisi olarak okumaktadır. Metnin doğrusal olmayan zaman kurgusu, çoklu anlatıcıları ve Osman Yaylagülü karakterinin “yaşamasızlık” hâli, 1940’lardan 1980’lere uzanan süreçte Türk aydınının yaşadığı tarihsel hayal kırıklıklarının ve çözümlenmemiş kolektif melankolinin bir sahnelenişi olarak analiz edilmektedir. Sonuç olarak, Buzul Çağının Virüsü‘nün “okunamazlığı”, kişisel ve politik tarihin tek bir travmatik “şimdi”de iç içe geçtiği, dile getirilemeyen bir acının estetik bir tezahürü olarak yorumlanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Vüs’at O. Bener, Buzul Çağının Virüsü, travma, melankoli, psikanaliz, Deri-Ben, Ölü Anne Kompleksi, Düşünülmemiş Bilinen, Türk aydını.
Vüs’at O. Bener’in yazını, sıklıkla “sıkıntı” ve “yaşamasızlık” temaları etrafında şekillenir. Özellikle başyapıtı olarak kabul edilen Buzul Çağının Virüsü (1984), parçalanmış anlatı yapısı, zaman ve mekân algısındaki kırılmalar ve dilin sınırlarını zorlayan üslubuyla okuru metinle boğuşmaya davet eder. Roman, kahramanı Osman Yaylagülü’nün zihninin labirentlerinde dolaşırken, okura tutarlı bir olay örgüsü sunmaktan ziyade, bir ruh hâlini, bir atmosferi ve en önemlisi dile gelmesi güç bir acıyı deneyimletir. Bu metnin zorluğu, genellikle kahramanın parçalanmış psişesinin ve kıstırılmış aydının trajedisinin bir yansıması olarak yorumlanmıştır. Ancak bu okuma, metnin biçimsel radikalliğini yalnızca bireysel bir psikopatolojinin temsiliyle sınırlar.
Bu makale, Vüs’at O. Bener’in Buzul Çağının Virüsü‘nün, parçalı ve çoklu anlatıcılı yapısını yalnızca kahramanın parçalanmış psişesini temsil etmek için değil, eşanlıkla 1940’lardan 1980’lere uzanan süreçte Türk aydınının daha geniş tarihsel travmasını canlandırmak için kullandığını savunmaktadır. Travma kuramıyla zenginleştirilmiş psikanalitik bir çerçeve kullanarak, romanın “okunamazlığının”, kişisel ve politik tarihin tek bir travmatik “şimdi”de iç içe geçtiği, çözümlenmemiş bir kolektif melankolinin taklidi olduğunu öne sürecektir. Bu amaçla, Didier Anzieu’nün “Deri-Ben” (Le Moi-peau), André Green’in “Ölü Anne Kompleksi” ve Christopher Bollas’ın “Düşünülmemiş Bilinen” (The Unthought Known) kavramları, metnin hem biçimsel yapısını hem de duygusal atmosferini irdelemek için birer araç olarak kullanılacaktır. Bu kuramsal çerçeveler, romanın parçalı dokusunu travmanın ruhsal bir semptomu, “yaşamasızlık” hâlini duygusal bir donukluk ve anlatılamayan tarihsel acıyı ise dile dökülmemiş bir bilgi olarak okuma imkânı tanıyacaktır.
Fransız psikanalist Didier Anzieu, Deri-Ben adlı çalışmasında, benliğin (ego) kendisini bir arada tutan, dış dünya ile iç dünya arasında bir sınır ve arayüz işlevi gören bir “psişik deri” olarak deneyimlendiğini öne sürer. Bu “Deri-Ben”, benliğe bir zarf, bir kap olma hissi verir ve ruhsal içerikleri bir arada tutma (içerme), dış uyaranlara karşı koruma (uyarılma engeli) ve kendiliği ötekinden ayırma (bireyleşme) gibi temel işlevleri yerine getirir (Anzieu, 2008, s. 140-146). Anzieu’ye göre travma, bu psişik derideki bir yırtık, delik veya yanıktır. Sağlam bir “Deri-Ben” olmadığında bireyde parçalanma hissi, içsel olanın dışarı sızdığı ve dışsal olanın (kolektif anksiyete, politik baskı) içeriye hücum ettiği bir savunmasızlık durumu ortaya çıkar. Benliğin sınırları geçirgenleşir ve ruhsal aygıt, içeriklerini bir arada tutma kapasitesini yitirir.
Buzul Çağının Virüsü‘nün parçalı, kopuk ve kronolojik olmayan yapısı tam da bu travmatize olmuş “Deri-Ben”in metinsel bir tezahürü olarak okunabilir. Romanın anlatısı, kendini bir arada tutamayan, sürekli sızıntı yapan, delik deşik bir psişik zarftır. Anıların, seslerin, farklı zaman dilimlerinin ve anlatıcıların birbirine kontrolsüzce akması, yalnızca parçalanmış bir zihnin temsili değil, aynı zamanda o zihni bir arada tutması gereken “kabın” hasarlı olduğunun doğrudan bir kanıtıdır. Roman, Osman Yaylagülü’nün anılarının doğrusal bir akışla sunulması yerine, birbiriyle ilgisiz görünen anlık sahnelerin, diyalog parçalarının ve iç monologların kaotik bir montajıyla ilerler. Anlatı, bir an 1940’ların taşra sıkıntısındayken, bir sonraki paragrafta 1980’lerin Ankara’sına, oradan da karakterin çocukluğuna sıçrar. Bu durum, sınırları belirsizleşmiş, sürekli bir sızma evresindeki bir benliğin acısını yansıtır.
Romanın daha ilk sayfaları bu parçalanmışlığı sergiler: “Buzlucam bölmeli dikdörtgen odanın, penceresiz, kapısı loş koridora hep açık üçte birine sıkışık, ayaklarından birinin kırığı takoz destekli masasına abanmış, sabah çayına eğri simidini daldırıp çıkarıyor” (Bener, 2004, s. 9). Bu sahne, bir sonraki paragrafta yer alan Özlük İşleri Şefi ile olan diyalogla aniden kesilir ve okur, iki sahne arasında mantıksal bir bağ kurmakta zorlanır. Metin boyunca bu türden kopukluklar devam eder. Bir an Osman’ın “Civcivim! nereden esti bu böyle?” (Bener, 2004, s. 12) diyerek bir misafiri karşıladığı sahneden, hemen sonraki bölümde “Düşsüz uykulardan bile uyanmak. Yol tükendiğinde dönüşsüzlüğün mutlu kesinliğini ayırt edebileceğine inansa, dayanmak daha mı dayanılır olurdu?” (Bener, 2004, s. 13) ifadesiyle başlayan varoluşsal bir sorgulamaya geçilir. Bu geçişler, travmanın neden olduğu, anıların ve deneyimlerin bütünlüklü bir anlatıya dönüştürülemediği, aksine birbirinden kopuk parçalar halinde bilince hücum ettiği post-travmatik bir zihin durumunu yansıtır. Anzieu’nün belirttiği gibi, delikli bir deri-ben yapısında, yani bir “kevgir deri-ben”de, “düşünceler, anılar güçlükle korunur; kaçıverirler” (Anzieu, 2008, s. 144-145). Osman Yaylagülü’nün zihni de tam olarak böyledir; anılar bir bütünlük oluşturmak yerine sürekli sızar ve dağılır. Bu, metnin formunu doğrudan psikanalitik bir semptom olarak analiz etmek için güçlü bir araçtır.
Bener poetikasının merkezinde yer alan “yaşamasızlık” kavramı, romanın atmosferine sinen felç biçimini, duygusal donukluğu ve eylemsizliği ifade eder. Bu durum, André Green’in “Ölü Anne Kompleksi” teorisiyle psikanalitik bir zemine oturtulabilir. Bu kavram, annenin fiziksel ölümünü değil, çocuğun gelişiminin kritik bir döneminde annenin depresif, duygusal olarak ulaşılamaz veya “ölü” olmasını tanımlar. Bu deneyim, çocuğun ruhsallığında bir “boşluk”, bir “delik” yaratır ve temsil edilemeyen bir kayba yol açar. Elda Abrevaya’nın (2013) Green’in kuramını aktarırken belirttiği gibi, bu travmatik deneyim sonucunda “annenin sıcak, canlı yüzü yerine, uzak, soğuk, düşünceleri başka yerde olan, donuk biri gelmiştir” (s. 86). Bu durum, klasik yastan farklı olarak, aktif bir yas tutma kapasitesinin yitirilmesiyle ve “yaşam kaynağı olan birincil nesneden, duygusal olarak ve tasarımlar düzeyinde yatırımını” (Abrevaya, 2013, s. 88) çekmesiyle sonuçlanır.
Buzul Çağının Virüsü‘nün atmosferindeki felç görünümü, karakterlerin eyleme geçememesi ve yaygın melankoli, aktif bir yasın değil, tam da Green’in tanımladığı bu “boşluk” yaratan travmanın bir sonucudur. Osman Yaylagülü’nün kişisel tarihi, bu duygusal donukluğun izleriyle doludur. Roman, onun başarısızlıklarını, ertelenmiş eylemlerini ve bir türlü “yaşamaya” başlayamama halini sergiler. Bu bireysel “yaşamasızlık”, Türkiye aydınının kolektif travmasıyla birleşir. Bu bağlamda, Türk aydını için “Ölü Anne” haline gelmiş olan şey, hayal kırıklığına uğratan bir siyasi proje, yitirilmiş bir toplumsal umut veya değersizleşen bir aydın kimliğidir. Bu “duygusal olarak ölü” ideal, bireylerde tutkulu bir öfke veya sağlıklı bir yas süreci yerine, Bener’in metnine sinen o “yaşamasız” melankoliyi ve anlamsızlık hissini doğurmuştur.
Romandaki zaman algısı bu melankolik donukluğu pekiştirir. Geçmiş, bir anı olarak mevcut olmayıp, şimdiki zamanı istila eden, donduran bir virüs gibi var olur. Osman, geçmişin olaylarını anlatırken bile duygusal bir mesafeyi korur. Örneğin, gençliğindeki siyasi tutukluluk deneyimini aktarırken bile bir tür hissizlik hakimdir: “Sorgu yargıcı, üstüne kırmızı ıstampa mürekkebiyle çift ay vurulmuş, kapağı yırtık dosyadaki kâğıtları parmağını arada tükürükleyerek duraklaya atlaya çevirdikten… sonra (…) ‘Otur!’” (Bener, 2004, s. 31-32). Bu sahnede travmatik bir anı, duygusal bir boşaltım olmaksızın, neredeyse bürokratik bir soğuklukla aktarılır. Bu, yasın tutulamadığı, travmanın işlenemediği ve ruhsallıkta bir “delik” olarak kaldığı “Ölü Anne” melankolisinin tipik bir örneğidir.
Buzul Çağının Virüsü‘nün neden doğrusal bir olay örgüsünü takip etmediği ve travmayı neden dolaylı yollardan ifade ettiği sorusu, Christopher Bollas’ın “Düşünülmemiş Bilinen” (The Unthought Known) kavramıyla açıklanabilir. Bollas, en erken ve en temel deneyimlerimizin çoğunun zihinsel olarak düşünülmediğini yani sembolleştirilip kelimelere dökülmediğini ancak bir atmosfer, bir ruh hâli veya bedensel bir his olarak “bilindiğini” savunur. Bollas’a (2023) göre, bu erken deneyimlere dair varsayımlarımızı “‘düşünülmeksizin bilinen bilgiler’ şeklinde adlandırmamız ve bütün bir hayatı da düşünülmemiş bu bilgilerin temellerinin adım adım akledilmeye çalışıldığı bir evrim şeklinde görmemiz mümkündür” (s. 17). Travma, genellikle bu “düşünülmemiş bilinen” alanına aittir. Yaşanmıştır, ruhsallığı şekillendirmiştir ama asla tutarlı bir anlatıya dönüştürülmemiştir. Sanat, bu “düşünülmemiş bilinen” için bir form, bir temsil bulma çabasıdır.
Buzul Çağının Virüsü, 1940’lardan 1980’lere uzanan tarihsel travmanın işbu “düşünülmemiş bilinen” etkisini sahneye koyar. Bu travma, romanın kahramanı için hiçbir zaman “düşünülmüş” yani anlamlı bir hikâyeye dönüştürülmüş değildir. Bu yüzden metinde de tutarlı bir hikâye olarak yer almaz. Bunun yerine, anksiyete patlamaları, tekrarlayan imgeler, bedensel rahatsızlıklar ve ani ruh hâli değişimleri olarak “düşünülmemiş bilinen”in kendini gösterme biçimleriyle karşımıza çıkar. Okurun metni bir araya getirmekteki zorluğu, kahramanın kendi travmatik geçmişini bir araya getirememesinin estetik bir yansımasıdır.
Roman, olayları anlatmak yerine, olayların yarattığı atmosferi ve bedensel duyumları aktarır. Örneğin, Osman Yaylagülü’nün iç sıkıntısı, soyut bir kavram olarak değil, somut bedensel belirtilerle ifade edilir: “Ağzının kenarında yerleşikliğini inatla koruyan kabuk tutmuş uçuğu koparıp atarsa… (…) Buruşuk pantolonunun içinde atıyor dizkapakları durup durup” (Bener, 2004, s. 9-10). Bu bedensel rahatsızlıklar, dile dökülemeyen ruhsal acının, “düşünülmemiş bilinen” travmanın bedendeki izleridir. Benzer şekilde, metinde sıkça tekrarlanan imgeler – tren, deniz, karınca dizisi – bir anlatı işlevi görmekten çok, travmatik deneyimin sembolleştirilememiş parçaları olarak belirir. Örneğin, “kavak ağacına güdüsel iniş çıkışını yakaladığımız karınca dizisinin yuvasını araştırmıştık, öç almayı düşünüyorduk aksaksız işleyen bir düzenden” (Bener, 2004, s. 19) ifadesi, bireyin kendisinden büyük ve anlamsız işleyen bir düzene (tarih, bürokrasi, kader) karşı duyduğu çaresiz öfkeyi yani politik travmayı, dolaylı bir imgeyle yansıtır. Bu, travmanın doğrudan anlatılamadığı ancak metaforlar ve bedensel duyumlar aracılığıyla bilindiği bir durumu örnekler.
Vüs’at O. Bener’in Buzul Çağının Virüsü, biçimsel ve tematik katmanlarıyla yalnızca bireysel bir çöküşün değil, bir kuşağın kolektif travmasının da kaydını tutar. Bu makalede kullanılan psikanalitik çerçeve, romanın zorluğunun ve parçalanmışlığının, bu travmanın estetik bir zorunluluğu olduğunu göstermiştir. Didier Anzieu’nün “Deri-Ben” kavramı, metnin parçalı yapısını, sınırları ihlal edilmiş, bütünlüğünü yitirmiş travmatik bir ruhsallığın doğrudan ifadesi olarak okumamızı sağlamıştır. André Green’in “Ölü Anne Kompleksi”, romana sinen “yaşamasızlık” atmosferini, yitirilmiş bir politik ve toplumsal idealin ardından tutulamayan yasın yol açtığı bir duygusal donukluk ve boşluk hissi olarak açıklamıştır. Son olarak, Christopher Bollas’ın “Düşünülmemiş Bilinen” teorisi, romanın neden doğrusal bir anlatı yerine, travmayı anksiyete patlamaları, bedensel belirtiler ve tekrarlayan imgelerle sahnelediğini aydınlatmıştır.
Bu üç kuramsal mercek, Buzul Çağının Virüsü‘nü, Türk aydınının modernleşme sürecinde yaşadığı hayal kırıklıklarının, politik baskıların ve kimlik bunalımlarının yarattığı derin ve dile getirilemeyen melankolinin bir alegorisi olarak konumlandırır. Romanın okunmasındaki güçlük, Bener’in okura dayattığı bir entelektüel sınav değil, travmanın kendisini dile getirmekteki imkânsızlığının okur tarafından deneyimlenmesi arzusudur. Osman Yaylagülü’nün kişisel trajedisi, bir kuşağın politik trajedisiyle iç içe geçer ve metnin parçalanmış yüzeyi, bu iç içe geçmişliğin yarattığı ruhsal yaraların haritasını çizer. Buzul Çağının Virüsü bu yönüyle sadece bir dönemin ruhsal arkeolojisidir.
Kaynakça
Abrevaya, E. (2013). Ölü anne karmaşası. Psikanaliz Yazıları, 27, 85-94.
Anzieu, D. (2008). Deri-Ben (N. Tura Demiryontan, Çev.). Metis Yayınları.
Bener, V. O. (2004). Buzul Çağının Virüsü. Yapı Kredi Yayınları. (Orijinal eser 1984 yılında yayımlandı).
Bollas, C. (2023). Histeri (E. Asena, Çev.). Kolektif Kitap.


Öz
Bu makale, Saffet Nezihi’nin Zavallı Necdet (1902) romanını, basit bir melodramın ötesinde, geç Osmanlı döneminin tıbbi, ekonomik, mekânsal ve edebi gerilimlerini yansıtan karmaşık bir kültürel belge olarak konumlandırmayı amaçlamaktadır. Eser, sıklıkla romantik bir aşk ve verem anlatısı olarak okunsa da, disiplinlerarası bir yaklaşımla incelendiğinde, modernleşen bireyin ve toplumun sancılarını bünyesinde barındıran semptomatik bir metin olarak ortaya çıkar. Çalışma, dört temel odak etrafında şekillenmektedir: Birincisi, Necdet karakterinin hastalığının dönemin tıbbi söylemleri ve melankoli temsilleriyle ilişkisidir. İkincisi, romandaki tutkuların ve kimliklerin yeni ortaya çıkan tüketim kültürü ve maddi sermaye göstergeleriyle nasıl iç içe geçtiğidir. Üçüncüsü, anlatı yapısının ve mekân kullanımının, karakterlerin psikolojik kuşatılmışlığını nasıl mimari ve biçimsel olarak yeniden ürettiğidir. Dördüncüsü, romanın başarısının, Servet-i Fünûn estetiği ile popüler piyasa romanı unsurlarını melezleyen metinlerarası konumundan kaynaklandığıdır. Bu dört mercek, Zavallı Necdet‘in, bireyin krizdeki bedeninden başlayarak toplumsal yapıya uzanan çok katmanlı bir bunalımın edebî bir kaydı olduğunu göstermektedir.

Giriş
Saffet Nezihi’nin kaleme aldığı Zavallı Necdet, yayımlandığı dönemden itibaren geniş bir okur kitlesi tarafından benimsenmiş ve Türk edebiyatının popüler klasikleri arasındaki yerini almıştır. Genellikle acıklı bir aşk hikayesi, toplumsal normlar karşısında bireyin çaresizliği ve verem edebiyatının dokunaklı bir örneği olarak kabul görür. Lakin bu yaygın kabul, romanın barındırdığı daha derin ve karmaşık kültürel kodları gölgede bırakma riski taşır. Bu çalışma, Zavallı Necdet’i yeniden ve disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alarak eserin yalnızca bir “aşk hikãyesi” olmadığını, aksine modernleşen Osmanlı bireyinin ve toplumunun yaşadığı sancıları yansıtan bir semptom olduğunu ileri sürmektedir.
Makalenin teorik çerçevesi, romanı dört diyalektik başlık altında incelemeye dayanır. İlk olarak Necdet’in bedeni, romantik bir klişenin taşıyıcısı olmaktan çıkarılarak dönemin tıbbi ve psikiyatrik söylemleri içinde konumlandırılacaktır. İkinci olarak, karakterlerin tutkuları ve çatışmaları, bir politik ekonomi süzgecinden geçirilerek Batılılaşmayla birlikte yaygınlaşan tüketim kültürü bağlamında değerlendirilecektir. Üçüncü olarak, anlatının biçimsel ve mekânsal mimarisi, yarattığı klostrofobik atmosferin ve kaderciliğin sembolik bir ifadesi olarak okunacaktır. Son olarak, metnin edebî kökenleri, onu hem Servet-i Fünûn’un seçkin estetiğine bağlayan hem de Ahmet Mithat geleneğinin popülist damarına eklemleyen melez yapısı üzerinden çözümlenecektir. Necdet’in bedensel çöküşü, dönemin tıbbi söylemleriyle şekillenirken, bu çöküşü hazırlayan tutkular yeni bir tüketim kültürünün ve bu kültürün sergilendiği mekânların ürünüdür. Anlatının kendisi, bu kuşatılmışlığı hem mekânsal hem de yapısal olarak yeniden üretir. Son olarak, eserin bu katmanlı yapısı, yazarın yüksek sanat ile popüler piyasa romanı arasındaki bilinçli edebi tercihlerinden bağımsız düşünülemez. Böylece Zavallı Necdet, bireysel bir trajedinin çok ötesinde, bir devrin toplumsal patolojilerinin kesişim noktası olarak aydınlatılacaktır.
Bölüm 1: Tıbbi Söylem ve Melankolinin Temsili
Zavallı Necdet romanının merkezinde yer alan Necdet karakterinin “garip hastalığı” (Nezihi, 2021, s. 24), sıklıkla romantik edebiyatın verem klişesiyle açıklanır. Karakterin bedensel çöküşü, sinir krizleri ve melankolik ruh hâli, dönemin popüler anlatılarında sıkça rastlanan bir duyarlılık göstergesidir. Fakat bu durumu yalnızca edebî bir gelenekle açıklamak, metnin Osmanlı modernleşmesinin tıbbi ve psikiyatrik boyutlarıyla kurduğu derin bağı gözden kaçırmak anlamına gelir. Necdet’in acısı, 19. yüzyıl sonu tıbbında Batı kaynaklı psikiyatriyle geleneksel yaklaşımların karşılaştığı bir dönemin ürünü olan “asabi hastalıklar” ve “nevrasteni” tanımlarıyla önemli paralellikler taşır. Onun hastalığı, belirli bir organik sebepten çok, modern kent yaşamının, entelektüel ve duygusal hassasiyetin yarattığı bir sinirsel tükenmişlik olarak okunabilir. Necdet’in, Meliha’nın evlilik haberini aldığı an yaşadığı fiziksel çöküş, bu durumu somutlaştırır: “…odama kadar çıkabilmeyi güçlükle başardım. Orada bir ölü gibi halıların üzerine düşüp uzanmışım” (Nezihi, 2021, s. 23).
Romanda Necdet’in tedavisi için önerilen yöntemler, bu tıbbi belirsizliği yansıtır niteliktedir. Dostları, onun acısını hafifletmek için hekimlerden çok sanata ve estetiğe başvurur. Örneğin İbrahim Şemsi, bir kitapta okuduğu bilgiden hareketle, eşi Meliha’dan her sabah Necdet uyanmadan keman çalmasını ister; çünkü keman sesinin sinir krizlerini yatıştırdığına inanmaktadır (Nezihi, 2021, s. 25). Hastalığın fizyolojik olduğu kadar ruhi bir sorun olarak algılandığını ve estetik bir çerçevede tedavi edilmeye çalışıldığını gösteren bu girişim, hastalığın henüz tam tıbbileştirilmediğini de ortaya koyar. Bununla birlikte, romanın geçtiği tarihsel bağlam, deliliğe yönelik çok daha farklı bir yaklaşımın kurumsallaştığı bir döneme işaret eder. Artvinli (2021), Toptaşı Bimarhanesi üzerine yaptığı çalışmada, 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı Devleti’nin akıl hastalıklarını nasıl tanımlamaya, kontrol altına almaya ve modern hastane yapıları içinde yasal bir çerçeveye oturtmaya çalıştığını detaylandırır. Tanzimat sonrası dönemde bimarhanelerin ıslahı ve Batılı anlamda bir hastane sistemine geçiş çabaları, deliliğin artık kişisel bir mesele olmaktan çıkıp devletin denetimine tabi bir olgu haline geldiğini gösterir (Artvinli, 2021).
Bu noktada, yazar Saffet Nezihi’nin kişisel yaşamı ile kurgusal karakteri Necdet’in kaderi arasında çarpıcı bir zıtlık belirir. Necdet’in romantikleştirilmiş ve estetize edilmiş hastalığına karşılık, Saffet Nezihi’nin kendisinin ömrünün son dönemini modern bir kurum olan Bakırköy Hastanesi’nde geçirmesidir (Şener, 2019). Yazarın kendisi modern, bürokratik ve kurumsal bir tıbbi sistemin nesnesi hâline gelirken, yarattığı karakterin acısı kurgunun korunaklı sınırları içinde kalır. Bu durum, romandaki hastalığın temsilini daha karmaşık bir zemine taşır. Necdet’in bireysel ve neredeyse seçkin acısı, aslında modern tıbbın ve devletin müdahalesinden kaçabilen, henüz tam olarak “tıbbileştirilmemiş” bir melankoli hâlini temsil eder.
Bölüm 2: Tutkunun Politik Ekonomisi ve Tüketim Kültürü
Zavallı Necdet’teki karakterlerin arzuları, kimlikleri ve çatışmaları, salt duygusal dinamiklerle açıklanamayacak kadar dönemin sosyo-ekonomik dönüşümleriyle iç içedir. Roman, bir sınıf ve tüketim kültürü süzgecinden geçirildiğinde, karakterler arasındaki ilişkilerin piyanolar, ithal elbiseler, Batı müziği ve Beyoğlu gezintileri gibi maddi ve kültürel sermaye göstergelerine ne denli bağlı olduğu açığa çıkar. Romanda betimlenen “alafranga” yaşam tarzı, karakterler için hem arzulanan bir statü göstergesi hem bir ahlaki gerilim kaynağı işlevi görür. Bu durum, özellikle konutların iç mekânlarında belirginleşir. Demirarslan (2011), Batılılaşma sürecinin Osmanlı konut kültürüne yansımalarını incelediği çalışmasında, 19. yüzyıldan itibaren saraydan başlayarak sivil konutlara yayılan bir dönüşümden bahseder. Geleneksel sedirlerin yerini koltuk ve sandalyelerin, yer sofralarının yerini yemek masalarının alması, yalnızca bir eşya değişimi olarak kalamaz. Bu durum, Demirarslan’ın (2011) belirttiği gibi, “mahrem alan olan ‘ev’in mekânsal ve anlamsal organizasyonunun yeniden biçimlenmesine” (s. 211) ve dolayısıyla gündelik yaşam pratiklerinin topyekûn yeniden şekillenmesine neden olmuştur.
Zavallı Necdet’in ana mekânları olan köşkler ve yalılar tam da bu yeni “tüketim habitusu”nun sergilendiği birer sahneye dönüşür. Piyano, romanın merkezindeki en önemli nesnelerden biridir. Necdet’in komşu köşke yeni taşınan Meliha’ya karşı ilgi ve merakı, ilk olarak onun piyanosundan gelen notalarla başlar. Meliha’nın sanatkârane bir üslupla çaldığı Mozart valsi, Necdet’i derinden etkiler ve onda hayranlık uyandırır; bu durum, Batılı kültürel sermayenin arzu nesnesi haline geldiğini gösterir (Nezihi, 2021, s. 19). Aşk üçgeni, bu çerçevede yeniden yorumlanabilir. Çatışma, sadece duygusal bir rekabet sunmaz; farklı kültürel ve ekonomik sermaye türlerine sahip iki erkek tipinin mücadelesini de yansıtır. Necdet, hassas, sanata yatkın, melankolik ve estetik sermayesi yüksek bir figürken, rakibi asker İbrahim Şemsi, daha ziyade toplumsal statü ve geleneksel erkeklik kodlarını temsil eder. Meliha’nın iki erkek arasındaki salınımı, bir bakıma bu iki farklı yaşam tarzı ve sermaye biçimi arasındaki bir tercihin de dramını içerir.
Tüketim nesneleri ve pratikleri, romanda arzuyu ve sosyal kabulü doğrudan şekillendirir. Karakterlerin giyim kuşamı, katıldıkları sosyal etkinlikler ve evlerinin dekorasyonu, onların kimliklerini ve toplumsal hiyerarşideki yerlerini belirleyen en önemli unsurlardır. Dolayısıyla romandaki trajik aşk hikayesi, aynı zamanda modernleşmenin getirdiği yeni arzu nesneleri ve bu nesnelere ulaşma mücadelesinin yarattığı gerilimlerin bir alegorisi olarak okunabilir. Necdet’in bu tüketim ve gösteriş dünyasına tam olarak entegre olamayan, onun yerine daha içsel ve estetik bir tatmin arayan kırılgan yapısı, onun trajik sonunu hazırlayan temel dinamiklerden biridir.
Bölüm 3: Anlatının ve Mekânın Mimarisi
Zavallı Necdet’in yarattığı yoğun klostrofobi ve kaçınılmaz kader hissi sadece olay örgüsünden kaynaklanmaz; romanın biçimsel özellikleri ve mekânı sembolik kullanımıyla yakından ilişkilidir. Anlatı yapısı ve mekânsal düzenlemeler, karakterlerin psikolojik “kuşatılmışlık” hissini pekiştirmek üzere birbiriyle uyum içinde çalışır. Bu yapısal kuşatmanın ilk ve en önemli unsuru anlatıcının konumudur. Hikâye, olayın merkezindeki Necdet tarafından aktarılmaz; onun yakın bir arkadaşının gözlemlerinden ve aktarımlarından süzülerek okura ulaşır. Bu anlatısal tercih, okurun Necdet’in iç dünyasına doğrudan erişimini engeller. Anlatıcı, sempatik bir gözlemci gibi görünse de, olayları belirli bir mesafeden sunarak Necdet’i sürekli bir gözlem ve yorum nesnesine dönüştürür. Bu durum, Necdet’in kendi trajedisi içinde dahi yalnız ve başkalarının bakışına mahkûm olduğu hissini güçlendirir.
Anlatıdaki bu mesafeli yapı, romanın mekânsal mimarisiyle örtüşür. Hikâyenin büyük bölümü, karakterleri dış dünyadan yalıtan köşkler, yalılar ve konak odaları gibi kapalı iç mekânlarda geçer. Bu mekânlar yalnızca birer arka plan sunmakla kalmaz; karakterlerin psikolojik durumlarının mimari birer metaforu işlevi görürler. Odalar, salonlar ve bahçeler, karakterlerin etrafını saran, onların hareket alanını kısıtlayan ve nihayetinde onları boğan birer hapishaneye dönüşür. Nitekim Necdet’in hissettiği bunalım hali, intihar mektubunda dile getirdiği şu sözlerde karşılığını bulur: “çünkü bu satırları okuduğun zaman ben bu dünyanın elemlerinden kurtulmuş olacağım. Ebedi istirahate çekilmiş bulunacağım” (Nezihi, 2021, s. 58). ifadesiyle karşılık bulur. Bu içe kapanık ve boğucu atmosfer, yalnızca edebi bir tercih olarak görülemez. Servet-i Fünûn neslinin genel ruh hâlini yansıtan bir özelliktir. Bu nesil, bir yandan Batı kültürüne hayranlık duyarken, bir yandan da kendi toplumuna ve onun değerlerine karşı bir yabancılaşma yaşamıştır. Şenderin (2011), dönemin aydınlarının taşrada yaşadığı yabancılaşmayı incelerken, bu aydınların kendilerini çevreleyen toplumsal yapıya uyum sağlayamayarak bir “kayboluş süreci” yaşadıklarını belirtir (s. 115). Mehmet Narlı (2011) ise Türk romanındaki merkez-taşra ikiliğini incelerken, romanın sıkça “modern aydının taşrayla acı buluşması”nı konu edindiğini vurgular (s. 291). Zavallı Necdet’in anlatısı ise bu yönelimin tam tersi bir eksende, merkezden hiç ayrılmadan, merkezin kendi içindeki boğulmasını anlatarak Servet-i Fünûn estetiğinin içe kapanıklığını teyit eder. Servet-i Fünûn sanatçıları için bu “kayboluş” ve “yabancılaşma” hissi, coğrafi bir sürgünde olmasa da, kendi seçtikleri estetik ve zihinsel dünyalarına yani İstanbul’un köşklerine ve yalılarına kapanarak tezahür etmiştir.
Bu kuşatılmışlık temasının nihai ve sarsıcı sembolü, romanın sonunda karşımıza çıkar. Necdet’in, hayatı boyunca aşkları arasında kaldığı iki kadının, Müzehher ve Meliha’nın arasına gömülmesi, onun dünyevi hapishanesinin ebedî bir mekâna taşındığını gösterir (Nezihi, 2021, s. 181). Mezar düzenlemesi, yaşamı boyunca süren kuşatılmışlığın ölümle dahi aşılamadığının, aksine kalıcı hâle geldiğinin trajik bir mimari ifadesidir. Böylece anlatının ve mekânın mimarisi, Necdet’in kaderini kaçınılmaz kılan yapısal bir ağ örer.
Bölüm 4: Metinlerarasılık ve “Popülist Roman”ın Doğuşu
Zavallı Necdet’in edebî kimliği, tek bir kategoriye sığdırılamayacak kadar melez bir yapı sergiler. Romanın kalıcı başarısı, büyük ölçüde Saffet Nezihi’nin, seçkin Servet-i Fünûn estetiği ile halka yönelik popüler roman unsurlarını birleştirme becerisinden kaynaklanır. Eser, bir yönüyle Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu gibi “yüksek” Servet-i Fünûn romanlarıyla ortak temaları ve teknikleri paylaşır. Yasak veya imkânsız aşklar, zengin ve Batılılaşmış zümrelerin yaşam tarzları, karakterlerin iç dünyalarına ve psikolojik bunalımlarına odaklanma gibi özellikler, onu bu seçkin edebi damara bağlar. Necdet’in melankolisi ve içsel çatışmaları, Servet-i Fünûn romancılığının bireyi merkeze alan yaklaşımının tipik bir örneğidir.
Bununla birlikte roman, melodramatik ve abartılı olay örgüsü, sık sık doruğa çıkan duygusal patlamalar ve okura sunduğu net ahlaki derslerle daha geniş bir kitleye hitap etmek için popüler roman geleneklerinden beslenir. İşte bu noktada Saffet Nezihi, Servet-i Fünun’un ana akımından ayrılarak Ahmet Mithat Efendi’nin başlattığı “halka yönelik yazma” geleneğine yaklaşır. Zeynep Şener’e (2019) göre Nezihi, Ahmet Mithat Efendi’nin eserlerindeki gibi temayı ön plana çıkarma ve popülist bir roman yazma çabası içerisindedir. Bu tespit, romanın popülerliğinin tesadüfi olmadığını, aksine yazarın belirli bir edebî stratejisinin ürünü olduğunu gösterir.
Şener (2019), Saffet Nezihi’nin eserlerini sade bir dille, özellikle kadın okurlara hitap eden basit aşk maceraları olarak nitelediğini ve bu yönüyle Hüseyin Rahmi’nin yolunu takip etmeye çalıştığını belirtir. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Mithat’ın açtığı popüler ve halka dönük roman geleneğinin en önemli temsilcisidir. Saffet Nezihi’yi bu çizgiye yerleştirmek, onu Servet-i Fünûn’un sanatı sanat için gören fildişi kulesinden çıkarıp, sokağın ve piyasanın gerçekleriyle ilişki kuran bir yazar olarak konumlandırmamızı sağlar. Dolayısıyla Zavallı Necdet, yüksek edebiyatın psikolojik derinlik ve estetik duyarlılık arayışını, popüler romanın erişilebilir dili ve duygusal yoğunluğuyla harmanlayan melez bir metindir. Bu sentez, eserin hem kendi döneminde hem de sonrasında geniş kitleler tarafından sevilerek okunmasının ardındaki temel formüldür.
Sonuç
Zavallı Necdet, ilk bakışta trajik bir aşk ve kayıp hikayesi olarak görünse de, bu çalışmada ortaya konan dört farklı mercekten bakıldığında, geç Osmanlı döneminin krizlerini ve gerilimlerini bünyesinde toplayan zengin bir kültürel metin olarak belirir. Makale boyunca yapılan irdelemeler, romanın yerleşik kanıların ötesinde nasıl okunabileceğini göstermiştir. Necdet’in bireysel acısı, dönemin tıbbi söylemlerinin ve melankoliye yüklenen anlamların bir yansıması olarak ele alınmıştır. Onun bedensel çöküşü, yeni ortaya çıkan tüketim kültürünün ve bu kültürün sergilendiği alafranga döşenmiş iç mekânların yarattığı baskıdan bağımsız düşünülemez.
Bu kuşatılmışlık hissi, romanın anlatısal ve mekânsal mimarisi tarafından yeniden üretilmiş, kapalı mekânlar ve mesafeli anlatıcı aracılığıyla bir kader hissine dönüştürülmüştür. Son olarak, metnin edebi yapısının kendisi, Saffet Nezihi’nin Servet-i Fünûn’un seçkin estetiği ile Ahmet Mithat ve Hüseyin Rahmi çizgisindeki popüler roman arasında kurduğu stratejik ve melez konumun bir ürünü olarak değerlendirilmiştir.
Sonuç olarak Saffet Nezihi’nin eseri, bireyin krizdeki bedeninden başlayıp yaşadığı evin içindeki nesnelere, o evin mimarisine, hikayesinin anlatılma biçimine ve ait olduğu edebi geleneğe uzanan katmanlı bir yapıdır. Zavallı Necdet, bu çok yönlü okumayla yalnızca bir edebî klasik olarak değil, aynı zamanda modernleşmenin sancılarını çeken bir toplumun tüm çelişkilerini hassas bir barometre gibi kaydeden paha biçilmez bir tarihî metin olarak önemini korumaktadır.
Kaynakça
Artvinli, F. (2021). Delilik, siyaset ve toplum: Toptaşı Bimarhanesi, 1873-1927. Telemak Yayınları.
Demirarslan, D. (2011). Batılılaşma sürecinde Türk barınma kültüründeki değişim ve konuttaki yansımaları. Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, 58, 209-224.
Narlı, M. (2011). Romanlar ve taşralar: Türk romanında taşra algıları üzerine bir değerlendirme. Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, 56, 285-316.
Nezihi, S. (2021). Zavallı Necdet (H. Er, Ed.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eser 1902 yılında yayımlandı).
Şenderin, Z. (2011). Türk romanında taşra: Toplumsal yapılanma, aydınlar ve yabancılaşma. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Dergisi, 18(2), 115-136.
Şener, Z. (2019). Safvet Nezihi. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü. Ahmet Yesevi Üniversitesi. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/safvet-nezihi
Uşaklıgil, H. Z. (2018). Aşk-ı memnu. Ayrıntı Yayınları.


Öz
Bu çalışma, 9. yüzyıla tarihlenen ve Köktürk harfleriyle yazılmış yegâne kitap formundaki eser olan Irk Bitig’de, Eski Türkçenin genelinde benzerlik bildirme işleviyle bilinen -sıg/-sig yapım ekinin bulunmayışını incelemektedir. Çalışmanın temel problemi, bu ekin yokluğunun tesadüfi bir durum mu yoksa metnin türünden kaynaklanan üslupsal bir tercih mi olduğunu tespit etmektir. Derlem temelli bir yöntemle Talat Tekin’in (1993) edisyonu taranmış ve metnin, -sıg/-sig ekinin göreceli ve belirsiz işlevsel alanını doldurmak için anlamsal olarak daha net ve retorik olarak daha güçlü stratejiler geliştirdiği saptanmıştır. Bulgular, metnin aidiyet ve nitelik bildirme işlevini -lıg/-lig ekine, pekiştirme işlevini anıg gibi sözcüksel araçlara ve benzerlik anlamını teg edatına yüklediğini göstermektedir. Ayrıca metnin, kesinlik bildiren -GAn sıfat-fiil ekini kullanırken belirsizlik bildiren -sıg/-sig ekinden kaçınması, bu anlamsal netlik tercihini destekleyen ek bir kanıt olarak sunulmaktadır. Sonuç olarak -sıg/-sig ekinin yokluğunun bir eksiklik olmayıp Irk Bitig’in bir kehanet metni olarak gerektirdiği otoriter üslubu ve anlamsal kesinliği inşa etmeye yönelik bilinçli bir morfo-retorik tercih olduğu savunulmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Irk Bitig, Eski Türkçe, morfoloji, retorik çözümleme, -sıg/-sig eki, kehanet dili
Giriş
Eski Türkçe üzerine yapılan filolojik ve dilbilimsel çalışmalar yalnızca Türk dilinin tarihsel derinliğini aydınlatmakla kalmaz, eşanlıkla Orta Asya’nın kültürel ve düşünsel coğrafyasına dair paha biçilmez veriler sunar. Bu külliyat içerisinde, 9. yüzyıla tarihlenen ve Köktürk harfleriyle bir kitap formunda günümüze ulaşan yegâne eser olan Irk Bitig (“Fal Kitabı”), özgün yapısıyla özel bir konuma sahiptir. Bir kehanet metni olması, onu dilbilimsel çözümlemeler için son derece verimli bir zemin hâline getirir.
Eski Türkçede isimden isim türeten ekler arasında yer alan -sıg/-sig eki, Clauson’un (2007) da belirttiği gibi temel olarak “benzerlik” bildiren bir işlevle tanınmaktadır. Bu işlevsel çerçeve, Irk Bitig gibi bir metinde edgüsig (“iyi gibi, iyice”) veya yablaksıg (“kötü gibi, kötümsü”) gibi yapıların bulunabileceği beklentisini doğurur. Ancak metnin temel neşri olan Tekin’in (1993) çalışması üzerinde yapılan kapsamlı bir derlem taraması, -sıg/-sig ekinin metinde hiç yer almadığını göstermektedir. Bu durum, çalışmanın temel problemini oluşturur: Alanın en yetkin isimlerinden Clauson tarafından tanımlanan -sıg/-sig eki, neden Irk Bitig’de hiç kullanılmamıştır?
Bu makale, söz konusu ekin yokluğunun metnin kehanet türüyle ilişkili bilinçli bir üslup tercihi olduğunu ve metnin, bu ekin işlevsel alanını doldurmak için başka dilbilgisel ve sözcüksel stratejilere başvurduğunu savunmaktadır. Bu dilsel seçimlerin sadece bir boşluğu doldurmakla kalmayıp, metnin pragmatik amacını aktif olarak inşa eden retorik bir işlev gördüğü ileri sürülmektedir.
Teorik Çerçeve ve Metnin Bağlamı
Dilbilimsel antropoloji ve pragmatik, ritüel, hukuk ve kehanet gibi özel işlevlere sahip metin türlerinin, evrensel olarak belirli dilsel özellikler sergileme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Bu metinlerin temel amacı, sosyal bir gerçekliği yorumlamak, düzenlemek veya geleceğe yönelik bir öngörüde bulunarak belirsizliği ortadan kaldırmaktır. Bu amaca ulaşmak için, dilin anlamsal olarak net, yapısal olarak muhafazakâr ve retorik olarak otoriter olması gerekir. Bu tür diller, yoruma açık, göreceli veya belirsiz anlamlar taşıyan dilsel unsurlardan (morfemler, sözcükler) kaçınma eğilimindedir. Marcel Erdal (1997), Irk Bitig‘i yapısal olarak Tibet kehanet kitaplarıyla karşılaştırarak metnin bu türün uluslararası bağlamı içinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyar. Dolayısıyla Irk Bitig‘deki dilsel seçimler, münferit bir örnek olmaktan ziyade, kehanet dilinin bu evrensel ilkesinin bir kanıtı olarak değerlendirilebilir.
Aurel Stein tarafından Tun-huang’da bulunan Irk Bitig, 9. yüzyıla tarihlenen ve Maniheist bir ortamda yazıldığı düşünülen bir kehanet kitabıdır. Eser, her biri iki temel bölümden oluşan 65 faldan meydana gelir: (1) sembolik durum tasviri ve (2) ança bilingler (“öyle bilin ki”) ifadesiyle sunulan ve edgü ol (“iyidir”) veya yablak ol (“kötüdür”) şeklinde kesin bir yargıyla son bulan hüküm bölümü. Bu yapı, belirsiz bir senaryodan (tasvir) mutlak bir sonuca (hüküm) geçişi sağlayarak kehanetin temel işlevini yerine getirir.
Bu bağlamda, Clauson (2007) tarafından -sıg/-sig eki için belirtilen “benzerlik” ve -lıg/-lig eki için belirtilen “iyelik” (sahiplik) işlevleri arasındaki ayrım kritik bir önem kazanır. -sıg/-sig göreceli bir yakınlık ifade ederken, -lıg/-lig kesin bir sahiplik bildirir.
Yöntem
Bu çalışmada, -sıg/-sig ekinin işlevsel karşılıklarını tespit etmek amacıyla derlem temelli (corpus-based) bir tahlil yöntemi benimsenmiştir. Çalışmanın ana materyali, Talat Tekin’in Irk Bitig: The Book of Omens (1993) adlı eseri olarak belirlenmiştir. Tekin’in çalışması, metnin tamamını, sözlüğünü ve tıpkıbasımını bir arada sunan en kapsamlı neşir olması dolayısıyla temel kaynak olarak seçilmiştir. Bununla birlikte bu neşrin “halihazırda elde edilmiş ilerlemeyi göz ardı etmesi” gibi bazı eksiklikleri olduğuna dair eleştiriler (örn. Erdal, 1997) mevcuttur. Bu eleştirilere rağmen Tekin’in neşrinin derlem temelli bir çözümleme için sunduğu bütüncül erişim imkânı, onu bu çalışma için en uygun kaynak kılmaktadır.
Bulgular ve Çözümleme
Çözümleme, Irk Bitig‘in -sıg/-sig ekinin ifade alanını doldurmak için ondan daha net ve retorik olarak daha güçlü stratejiler kullandığını göstermektedir. Temel bulgular Tablo 1’de özetlenmiştir.

Irk Bitig’de, bir varlığın bir niteliğe sahip olması durumu, istisnasız olarak -lıg/-lig ekiyle ifade edilir. Bu ek, -sıg/-sig ekinin getireceği “benzerlik” gibi göreceli anlamların aksine, kesin bir sahiplik veya uygunluk bildirerek metnin otoriter tonunu destekler. Metin, benzerlik ve pekiştirme işlevleri için ise morfolojik ekler yerine, retorik gücü daha yüksek olan sözdizimsel ve sözcüksel stratejilere başvurur. teg edatı, bir ekin ima edebileceği dolaylı bir benzerlik yerine, açık ve doğrudan bir karşılaştırma sunar. Benzer şekilde, anıg (“çok”) gibi ayrı bir pekiştirme zarfı kullanmak, eke dayalı bir pekiştirmeden çok daha vurgulu ve kesindir.
-sıg/-sig ekinin yokluğu, metinde sıfat türeten başka morfemlerin yokluğu anlamına gelmez. Aksine, metinde kullanılan sıfat-fiil ekleri, ana tezi güçlendiren bir zıtlık sunar. Irk Bitig‘in 10. falında geçen äsnägän bars män (“esneyen bir parsım”) ifadesi, sıfat-fiil eki -GAn’ın metindeki varlığını kanıtlamaktadır. Bu iki ekin işlevsel zıtlığı kritiktir: -GAn eki, bir eylemin sonucunda ortaya çıkan tamamlanmış ve kesin bir durumu bildirirken (“esneme eylemini yapmış olan pars”), -sıg/-sig eki bir şeye “benzerlik” gibi göreceli ve belirsiz bir anlam katar (“pars gibi”). Metnin, kesinlik bildiren -GAn ekini kullanıp belirsizlik bildiren -sıg/-sig ekinden kaçınması, yazarın “anlamsal netlik” konusundaki tercihini doğrudan destekleyen ek bir morfolojik kanıt niteliğindedir.
Tartışma ve Sonuç
Bu çalışmanın bulguları, Irk Bitig’de -sıg/-sig ekinin bulunmayışının tesadüfi bir durum olmadığını, tersine metnin türüne ve üslubuna bağlı bilinçli bir dilsel tercih olduğunu göstermektedir. Bir kehanet metni olarak Irk Bitig’in temel amacı, belirsizliği ortadan kaldırmak ve otoriter bir yargı sunmaktır. Bu doğrultuda metin, -sıg/-sig ekinin getireceği görecelilikten kaçınarak onun işlevsel alanını daha net, vurgulu ve retorik olarak güçlü stratejilerle doldurmuştur. Morfolojik düzeyde, göreceli benzerlik bildiren -sıg/-sig yerine, kesin sahiplik bildiren -lıg/-lig ve tamamlanmış bir nitelik bildiren -GAn gibi ekleri tercih etmiştir. Sözcüksel ve sözdizimsel düzeyde ise ekin sağlayacağı dolaylı anlamlar yerine, anıg ve teg gibi açık ve otoriter unsurları kullanmıştır. Sonuç olarak bu dilsel seçimler sadece bir morfolojik boşluğu doldurmakla kalmamış, eşanlıkla Irk Bitig‘in bir kehanet metni olarak edimbilimsel amacını aktif bir şekilde inşa etmiştir.
Kaynakça
Clauson, G. (2007). Türkçede sekizinci yüzyıldan önce kullanılan ekler (U. Özalan, Çev.). Dil Araştırmaları Dergisi, 1(1), 185-196.
Erdal, M. (1997). Further notes on the Irk Bitig. Turkic Languages, 1(1), 63-100.
Hamilton, J. (1975). Le colophon de l’Irq Bitig. Turcica, 7, 7-19.
Tekin, T. (1993). Irk Bitig: The book of omens. Harrassowitz Verlag.


Hekim buyurdu: “Vakayı kapatalım,
Tedavi bitti: Sağırsınız… hadise bu.
Demek ki o organ bitirmiş devrini.”
Ve o, gık demeden anladı her şeyi.
“Amma da latife, Tanrı’m, lütfettiğiniz şu beyin
Sanduka niyetine,
ve ben taksitle ömrümün geri kalanını
Gözümle duyacağım, hem de beleşe”
“Ama artık sakının gözden. O hâlde! Ey haset ruhlar,
kulağın yerini tırnakla nöbet tutarak…
Ben ki kepazeliğin suratına en tiz perdeden ıslık çalan,
Yere ve alçaklığa eğilirsem o,
Vaftiz edebilir beni salyasıyla.”
“Ben ki ipleri herkesin elinde bir vitrin kuklası. -Yarın
Sokakta bir dost belki koluma girecek,
ballandırarak diyecek lafı: ‘Kocamış istiridye!’
Ve ben de vereceğim karşılığını: ‘İyilik sağlık, sizden n’aber, sağ olun!’
“Ruhuma abanmış yün bir takke,
(ve o meşhur eşek tekmesi, deh!) ve bir hanımefendi, burnumun dibinde,
avaz avaz ağıtlar yakabilir,
ben en ufak bir karşılıkla basamadan nasırlarına bile.”
“Bir bakire kadar bön, bir cüzzamlı kadar mağrur.”
Elalem içinde derler ki: “Bunak mıdır bu?
İnsan kaçkını mı, evrimini tersten yaşayan şair mi?”
Ve omuz silkerek: “Ah! yok canım, sağır işte, o kadar.”
“Kulakları mühürlü Tantalos’un bu kepaze çilesi!
İzliyorum yemek istediğim kelimelerin uçup gidişini,
sanki bir fırıncıya değil de fiyakalı bir pastanenin
camekânına yapışmış bir açgözlü gibi.”
“Artık ne bir istiridye kabuğunun alçıya sürtünmesi,
ne bir ustura,
ne tunç bir büstü yiyen o eğenin sesi,
ne de canlı bir kemiği biçen testere, bir nutuk, bir piyano!”
Revolverim, o bile, belki kulağıma yarım yamalak
Bir kelime tükürebilir, ağır, boğuk bir yankı gibi
Yarının peşi sıra gelen. Ama yarının şafağı sökmez ki
Nafile… nafile, yarın sağırdır bugünden bile.
Hadi bakalım, elalemin rakkası, çıldırmış beynimin içinde,
Döv şimdi, perdesiz ve avare, o eski, o çatlak tamtamı,
Öyle bir tamtam ki, kadın sesi ona bir kapı zili gibi gelir
Ya da tınısı yumuşaksa kanatlı bir mendil gibi.
Ben de düşüncemi kelimelere salıveriyorum, havaya savurduğum
Öylesine, bilmeden, Hindu dilinde mi konuşuyorum
Yoksa kör bir ayyaşın yanlış deliğe üflediği
Klarnetten çıkan o cırtlak ses gibi mi?