Halid Ziya Uşaklıgil’in Kırık Hayatlar (1924) romanı, geleneksel olarak Batılılaşma sürecindeki bir ailenin ahlaki çöküşü ve bir yasak aşk trajedisi çerçevesinde ele alınır. Bu çalışma, romanın merkezindeki temel unsuru, yani başkahraman Ömer Behiç’in doktor kimliğini analizin odağına yerleştirerek alternatif bir okuma sunmaktadır. Makale, eseri modern, bilimsel ve rasyonel “bilme” biçimlerinin trajik bir iflası olarak yorumlar. Ömer Behiç’in, etrafındaki toplumsal çürümeyi bir hekimin vakaları incelemesine benzer bir “klinik bakışla” teşhis etme yeteneği, kendi ahlaki hastalığını görmesini engelleyen bir körlüğe dönüşür. Roman, başkahramanın şahsında, rasyonel aklın, insan ruhunun karmaşıklığını ve arzunun yıkıcı gücünü anlamlandırmadaki yetersizliğini sergiler. Ömer Behiç’in bilimsel bilgisi, karısı Vedide’nin acıya dayalı sezgisel bilgisi karşısında yenilgiye uğrar. Bu bağlamda roman, basit bir ahlak çöküşü anlatısının ötesinde, modern aklın sınırlarına dair derin bir eleştiri sunar.
Halid Ziya Uşaklıgil’s novel Kırık Hayatlar (1924) is conventionally read as a tragedy of forbidden love, framed by the moral decay of a family during the Westernization era. This study, however, offers an alternative interpretation by centering its analysis on the protagonist Ömer Behiç’s identity as a physician. It posits that the novel functions as an allegory for the tragic failure of modern, rational, and scientific modes of knowing. Ömer Behiç’s ability to diagnose the surrounding social corruption with a detached “clinical gaze” metastasizes into a profound blindness to his own moral pathology. Through its protagonist, the novel demonstrates the inadequacy of the rational mind to comprehend the complexities of the human soul and the destructive power of desire. Ultimately, Ömer Behiç’s scientific knowledge succumbs to the intuitive, suffering-based wisdom of his wife, Vedide. In this light, Broken Lives transcends the framework of a simple moralistic tale to offer a sophisticated critique of the limits of modern reason itself.
Halid Ziya Uşaklıgil’in Kırık Hayatlar romanı, Servet-i Fünûn döneminin toplumsal ve ahlaki buhranlarını bir aile dramı üzerinden ele almasıyla edebiyat kanonunda yerini almıştır. Eser üzerine yapılan okumalar, ekseriyetle yasak aşk temasını, Batılı yaşam tarzının getirdiği ahlaki yozlaşmayı ve bireyin toplumsal beklentiler karşısındaki yenilgisini merkeze alır. Bu yaklaşımlar değerli olmakla birlikte, romanın trajik yapısını kuran temel bir unsuru, başkahraman Ömer Behiç’in profesyonel kimliğini yeterince derinlemesine incelemez. Ömer Behiç bir doktordur ve bu kimlik, onun dünya görüşünü, karakterini ve nihayetinde trajedisini şekillendiren en önemli unsurdur.
Bu makale, Kırık Hayatlar’ı epistemolojik bir trajedi yani modern “bilme” biçimlerinin iflasının bir alegorisi olarak okumayı önerir. Temel yanaşım, Ömer Behiç’in dünyayı bir doktor gibi gözlemleyip “teşhis etme” yeteneğinin, kendi ahlaki körlüğünü ve içsel çöküşünü görmesini engellediği üzerine kuruludur. Başkalarının hayatlarındaki hastalıkları büyük bir netlikle çözümleyen rasyonel ve bilimsel zihin, kendi arzusunun patojenik doğası karşısında aciz kalır. Roman, bu yolla, modern aklın ve bilimin, ahlak ve arzu gibi temel insani gerçeklikler karşısındaki trajik yenilgisini ortaya koyar. Bu trajedi, romanda bir görme ve görememe çatışması olarak işlenir: Her şeyi gördüğünü sanan doktorun kendine karşı körlüğü ile her şeyi acıyla gören Vedide’nin sessiz tanıklığı karşı karşıya gelir.
Klinik Bakış ve Toplumun Teşhisi
Romanın başından itibaren Ömer Behiç’in kimliği, mesleğiyle ayrılmaz bir bütünlük içindedir. O, sadece geçimini tıptan sağlayan biri olmanın ötesinde, dünyaya bir hekimin analitik ve mesafeli gözüyle bakan bir karakterdir. Toplumsal çevresi, onun için âdeta bir kliniktir; yozlaşmış ilişkiler, aile faciaları ve ahlaki düşkünlükler ise incelenmesi gereken vakalardır. O, bu hastalıklı yapının dışındaki rasyonel gözlemci konumundadır. Mesleğinin getirdiği bıkkınlık, onu kendi özel hayatını steril/katışıksız bir sığınak olarak tasarlamaya iter. Kurmayı hayal ettiği ev, dış dünyanın “sefaletleri, ıstırapları, acıları” ile kendi hayatının “neşe ve mutluluğunu, huzur ve sükûnunu, saflık ve temizliğini” birbirinden ayıracak bir settir (Uşaklıgil, 2022, s. 41).
Bu klinik bakış, en belirgin şekilde Kâğıthane’den dönüş sahnesinde ortaya çıkar. Ömer Behiç, evinin penceresinden, âdeta bir laboratuvarda farklı kültürleri inceler gibi, geçit yapan arabaların içindeki hayatları teşhis eder. Gördüğü her yüzde veya ailede bir hastalık semptomu bulur: Şeküre Hanım’ın ihanetle sonuçlanan evliliği, Kamer Hanım’ın sadakatsizliği, Behçet Efendi’nin aile içi çarpıklıkları onun için birer vakadır. Vedide ile bu manzarayı izlerken yaptıkları, bir sohbetten çok, bir konsültasyonu/istişareyi andırır. İstanbul sosyetesinin geçit töreni, onun gözünde “aile hayatının türlü facialarını ve pisliklerini anlatarak geçen” (Uşaklıgil, 2022, s. 77) bir patoloji sergisine dönüşür. O, bu çürüyen yapının karşısında, kendi sağlıklı aile yapısının üstünlüğüne inanır. Bu konumlanış, onun ahlaki bir üstünlük yanılsaması içinde olduğunu gösterir; başkalarının “kırık hayatlarını” teşhis ederken bu kırılmanın kendi hayatına sirayet etme ihtimalini görmezden gelir. Samet Polat’ın (2025) Jacques Lacan yazısında belirttiği gibi, benliğin inşası “öteki üzerinden gerçekleşir”. Ömer Behiç de kendi ‘sağlıklı’ benliğini, teşhis ettiği ‘hastalıklı’ ötekilerin imgesi üzerinden kurar. Polat’ın Lacan’dan aktardığı “ayna evresi” teorisinde olduğu gibi, Ömer Behiç’in kendine dair oluşturduğu bu bütünlüklü ve sağlam imge, aslında onu kendi parçalanmış arzusuna karşı körleştiren ve kendine yabancılaşmasına sebep olan narsisistik bir yanılsamadan ibarettir. (s. 70-71)
Doktorun Kendi Hastalığı
Başkalarının hastalıklarını büyük bir isabetle gören doktor, kendi ruhuna sirayet eden ahlaki “hummayı” teşhis etmekte aciz kalır. Ömer Behiç’in Neyyir’e olan tutkusu, romanda sürekli olarak tıbbi metaforlarla, bir hastalık hali olarak betimlenir. Bu, onun rasyonel, klinik bakışının kendisi söz konusu olduğunda tamamen körleştiğinin en net göstergesidir.
Ömer Behiç, kendi içsel durumunu tahlil etmeye çalıştığında bile bunu bir hekim gibi yapar; ancak bu defa hem doktor hem hastadır. Kendisini incelerken göğsünün içinde “öyle hastalıklar, öyle korkunç illetler keşfediyordu ki kendi kendisinden korkuyordu” (Uşaklıgil, 2022, s. 101). Bu durum, Ömer Behiç’in düşünce diline de sirayet eder. Kendi ahlaki çöküşünü, bir hekimin semptomları listelemesi gibi tıbbi terimlerle kavramsallaştırır. Arzularını “humma devreleri” (Uşaklıgil, 2022, s. 109), iradesini ele geçiren tutkuyu ise “hırslı, kendinden geçmiş, garip bir cinnetin hummalarıyla iradesi elinden alınmış bir Ömer Behiç.” (Uşaklıgil, 2022, s. 100) olarak tanımlar. Bu tıbbi dil, onun durumunu rasyonelleştirme çabası olsa da, hastalığın teşhisini koyan aklın, tedaviyi uygulayamadığını trajik bir şekilde gösterir. Bu hastalığın bozunçunu yani Neyyir’in cazibesini, “küçük bir gözün sizi çeken minimini bir gülümsemesinin ışıltısı” olarak tanımlar ve bu ışıltının “bir yangın sakladığını” bilir (Uşaklıgil, 2022, s. 102). Teşhis teoride doğrudur; “kurtuluş ondan kaçmaktadır” (Uşaklıgil, 2022, s. 102) sonucuna varır. Fakat bu rasyonel bilgi, arzunun gücü karşısında etkisiz kalır.
Onun durumu, artık bir “aşk cinnetinin sarhoşluklarıyla sersemlendiren bunalımlar” (Uşaklıgil, 2022, s. 179) hâlini alır. Kendini kontrol etme yetisini yitirir ve iradesi, teşhis ettiği hastalığın elinde bir oyuncağa dönüşür. Bu durum, bilimsel aklın, insan arzusunun karmaşık ve yıkıcı doğası karşısındaki yenilgisidir. Gözlemci, vakanın kendisine dönüşmüştür. Teşhis koyan özne, hastalığın nesnesi haline gelmiştir. Bu epistemolojik çöküş, romanın trajedisinin merkezini oluşturur.
Bulaşma Metaforu: Hastalığın Eve Taşınması
Ömer Behiç yalnızca ahlaken hastalanmakla kalmaz; bir vektör gibi, dış dünyanın kirli atmosferini, özenle kurduğu temiz ve korunaklı evine taşır. Romanın yapısı, bir hastalığın ilerleyişini anlatan tıbbi bir vaka raporunu andırır. Bu raporun aşamaları nettir: 1. Sağlıklı durum (roman başındaki mutlu aile tablosu), 2. Patojenle temas (Neyyir ve yozlaşmış çevreyle tanışma), 3. Enfeksiyon (yasak aşkın başlaması), 4. Semptomların ortaya çıkışı (evdeki huzursuzluk ve Vedide’nin sessiz kederi), 5. Kriz ve çöküş (ihanetin hissedilmesi ve nihayetinde ailenin en masum üyesi Leyla’nın ölümü).
Evin mekânsal dönüşümü, bu ahlaki bulaşmanın en somut göstergesidir. Romanın başında bir sığınak, “her zaman ayakta bir kaya dayanıklılığı ve sağlamlığıyla duran” (Uşaklıgil, 2022, s. 41) bir kale olarak tasavvur edilen ev, ihanetin başlamasıyla gergin ve sessiz bir atmosfere bürünür. Romanın sonunda, Leyla’nın ölümüyle evin atmosferi tam bir matem havasına bürünür (Uşaklıgil, 2022, s. 381) ve başlangıçtaki steril/arınak cennet, ahlaki hastalığın kirlettiği bir enkaza dönüşmüştür.
Bu ahlaki bulaşmanın en trajik sonucu, ailenin en zayıf üyesi olan Leyla’nın fiziksel çöküşü ve ölümüdür. Leyla’nın menenjit teşhisiyle sonuçlanan hastalığı, sadece tıbbi bir vaka olarak okunamaz. Onun bedensel çöküşü, ailenin manevi ve ahlaki çöküşünün bir metaforudur. Babasının getirdiği “mikrop”, ailenin en masum ferdinin hayatına mal olur. Bu yorum, Ömer Behiç’in Leyla’nın hastalığı karşısındaki çaresizliğini daha da trajik kılar; çünkü o, hem kızını tıbben kurtaramayan bir doktor hem de onun ölümüne ahlaken zemin hazırlayan bir babadır.
Bir Karşı-Epistemoloji Olarak Vedide’nin Bakışı
Ömer Behiç’in aktif, rasyonel ve teşhis koyan bilgisine karşı, roman, Vedide’nin şahsında pasif, sezgisel ve acıya dayalı bir bilme biçimi sunar. Vedide’nin bilgisi, kanıtlara veya rasyonel çıkarımlara dayanmaz; o, kocasının ihanetini somut bir delil olmadan, sadece onun değişen tavırlarından, bakışlarından ve evin bozulan atmosferinden hisseder. Onun bakışı, Ömer Behiç’in klinik bakışının tam zıddıdır; analitik olmaktan çok, empatiktir.
Vedide’nin sessizliği ve pasifliği, geleneksel okumalarda bir kurban psikolojisi olarak yorumlanabilir. Ancak bu durum, metnin epistemolojik yapısı içinde daha derin bir anlama sahiptir. Onun suskunluğu, bir zayıflık göstergesi olmaktan çıkar, kocasının hayatlarına taşıdığı yalana ve ahlaki kirliliğe ortak olmayı reddeden aktif bir ahlaki direnç biçimine dönüşür. Bu, pasif bir kabulleniş değil, aksine yalanı konuşarak onu meşrulaştırmayı ve ahlaki kirliliğe bulaşmayı reddeden bilinçli bir tavırdır. O, yalanı konuşarak onu meşrulaştırmayı reddeder. Ömer Behiç, ihanetinin ortaya çıkmasından sonra karısının karşısında aciz kaldığında, Vedide’nin tek bir kelimesi, “Müstahak!” (Uşaklıgil, 2022, s. 356), aylarca biriken sessiz ve acı dolu bilginin bir patlamasıdır. Bu kelime, Ömer Behiç’in bütün rasyonel savunmalarını yıkan, sezgisel bilginin nihai zaferidir. Vedide, gerçeği “bilen” kişidir çünkü acıyı bizzat “yaşayan” odur.
Sonuç
Kırık Hayatlar, Ömer Behiç’in trajedisi üzerinden, modern aklın ve bilimsel rasyonalizmin sınırlarına dair derin bir sorgulama sunar. Roman, basit bir aldatma öyküsünün ötesinde, her şeyi gözlemleyebileceğine, analiz edebileceğine ve teşhis koyabileceğine inanan modern öznenin, kendi arzusunun ve ahlaki zaaflarının karanlık alanları karşısındaki trajik yenilgisinin bir alegorisidir. Klinik bakış, toplumun yüzeyindeki hastalıkları teşhis etmede başarılı olabilir; fakat ruhun derinliklerindeki hastalığı görmekte kör kalır.
Ömer Behiç’in hikâyesi, bilginin acıdan ayrılamayacağını gösterir. Romanın sonunda en doğru “bilgiye” sahip olan, teşhis koyan ve reçete yazan doktor olmaktan çıkar; acıyı sessizce yaşayan, hisseden ve sonunda tek bir kelimeyle gerçeği ortaya koyan Vedide olur. Böylece roman, en keskin gözlerin bilimsel gözlem yapan doktorda değil, acıyla görmeyi öğrenen Vedide’de olduğunu ortaya koyar. Bu bağlamda Kırık Hayatlar, sadece parçalanmış hayatlardan bahsetmez; parçalanmış bir bilme biçiminin de trajedisini anlatır. Halid Ziya, modernliğin en güvendiği figür olan doktorun şahsında, aklın kendi kendini tedavi edemeyeceği gerçeğini acı bir biçimde ortaya koyar.
Kaynakça
Polat, S. (2025). Edebiyatın Katmanlarında: Şiir, Kurmaca ve Düşünsel İzler. OD Kitap.
Uşaklıgil, H. Z. (2022). Kırık hayatlar. Can. (Orijinal eser 1924 yılında yayımlandı).
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
İçilir sabah kahvesi… Ve toprağın rutubeti, canımın kanı kokar mezarlıktan. Kış kenti… Bir at arabasının ısırgan ve bitimsiz çilesi, zincire vurulmuş bir açlığı sürükler sanki!
Çalmak istersin bütün kapıları, ve sormak istersin kim bilir kimi; sonra görüp yoksulları ve usulca ağlayarak bölüşmek istersin taze ekmek dilimlerini.
Ve yağmalamak zenginlerin bağını, bir ışık darbesiyle Çarmıh’tan sökülüp uçan o iki kutsal elle!
Sabahın kirpiği, kalkma yerinden! Gündelik ekmeğimizi ver bize bugün, Tanrı’m..!
Bütün kemiklerim başkasının; ben çaldım belki onları! Başkasına adanmış olanı kendime pay etmeye geldim ben bu dünyaya; ve düşünürüm ki, ben doğmasaydım eğer, başka bir yoksul içecekti bu kahveyi! Ben yüzü kara bir hırsızım… Hangi kapıya sığınırım!
Ve bu ayaz vaktinde, toprağın insan tozuna karıştığı bu kederli anda, çalmak isterdim bütün kapıları, ve af dilemek kim bilir kimden, ve pişirmek ona taze ekmek lokmaları tam şurada, yüreğimin harında…!
César Vallejo
Türkçesi: Samet Polat
(César Vallejo, Los Heraldos Negros adlı eserindeki “El Pan Nuestro” şiirinin İspanyolca aslından çevirisidir.)
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Leyla Erbil’in 1971 tarihli romanı Tuhaf Bir Kadın, yayımlandığı günden itibaren Türk edebiyatı kanonunda feminist, psikanalitik ve Marksist eleştiri okulları için zengin bir analiz nesnesi teşkil etmiştir. Bu çalışmalara rağmen eleştirel literatürde ortak bir eksiklik göze çarpar: mekânın, karakter gelişimi ve eylem için pasif bir kap ya da dekoratif bir artalan olarak görülmesi. Bu yaklaşımlarda aile evi, meyhane, gecekondu gibi mekânlar, Nermin’in dramının sahnelendiği edilgen birer sahnedir.
Bu makale, mevcut eleştirel alandaki boşluğu doldurmayı hedefler ve Tuhaf Bir Kadın’da mekânın bir dekor olmadığını aksine romanın aktif bir faili, bir başkahramanı olduğunu öne sürer. Bu tez, mekânı yalnızca insan algısının bir nesnesi yahut toplumsal ilişkilerin bir yansıması olarak görmenin ötesine geçen bir ontolojik perspektiften beslenir. Graham Harman’ın Nesne Yönelimli Ontolojisi (NYO), insan-merkezci felsefeye bir eleştiri getirerek insan-olmayan varlıkların da kendi özerk gerçekliklerine sahip olduğunu savunur (Harman, 2020, s. 12). Bu yaklaşımdan ilhamla bu çalışma da mekânı Nermin’in bilincine indirgenemeyen, kendi direncine, kuvvetine ve karakterler üzerinde dönüştürücü bir güce sahip bir fail olarak ele alacaktır. Bu noktada, yapılan işleyim açılımının edebiyattaki geleneksel “kişileştirme (teşhis)” veya “sembolizm” sanatlarından farkını belirtmek elzemdir. Buradaki amaç, Erbil’in mekânları neye benzettiğini veya mekânların neyi temsil ettiğini incelemek değil, romanın kurgusal evreni içinde o mekânların maddi varlıklarıyla fiilen ne yaptığını çözümlemektir. Karadeniz bir katili temsil etmez; suyunun soğukluğu ve derinliğiyle bir cesedi saklama eylemini gerçekleştiren bir faildir. Bu ontolojik çerçeve, Gaston Bachelard’ın mahrem mekânların fenomenolojisini, Henri Lefebvre’in mekânın toplumsal üretimini ve Pierre Nora’nın “hafıza mekânları” kavramını Sigmund Freud’un travma kuramıyla birleştiren bir okuma sunacaktır. Böylece, Nermin’in trajedisinin temelinde yatan sorunun yalnızca kim olduğu veya ne düşündüğü sunulmayıp nerede var olabileceği sorusu olduğu ortaya konulacaktır.
Bölüm 1: Tutsaklığın Poetikası
Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası’nda evi, insanın “ilk evreni” olarak tanımlar ve onu, anıları, düşleri ve korkuları barındıran “yaşanmış” bir varlık olarak ele alır (Bachelard, 2014, s. 34). Tuhaf Bir Kadın’daki aile evi ise bu idealin tam bir antitezini oluşturur; karakterler için ev, ataerkil ve dinî ideolojilerin somutlaştığı, boğucu ve daraltıcı bir yapıdır.
1.1. Anne ve İktidar Mekânı Olarak Evin Üretimi
Evin baskıcı niteliği en çok anne Nuriye Hanım figüründe cisimleşir. Anne, evin ve onun temsil ettiği geleneksel değerlerin bekçisi olmakla kalmaz, Henri Lefebvre’in terminolojisiyle evi bir “mekân temsili” (tasarlanan mekân) olarak aktif bir şekilde üretir. Bu mekân, onun için düzenin, ahlakın ve sosyal statünün korunduğu bir alandır. Babanın ölümünün ardından eve gelen akrabalar ve komşularla yaşanan sahne, annenin bu mekânsal üretim pratiğini en çıplak hâliyle gözler önüne serer:
Annem beliriyor: «Sığdılar mı?» diyor… Mutfaktaki kadına «Şirin, 100 tane çay yap» diye sesleniyorum. Annem «Ne çayı, balo mu veriyorsun babanın mevlütunda?» diye bağırıyor… Birden hüngür hüngür ağlamağa başlıyor… Annem evi dolduranlara bir bakıp, «Ben sana akrabaları çağır demiştim» diye bağırıyor bana, ardından «Akraba olmayanlar çıksın !» diye sesleniyor. Kimse kıpırdamayınca «Hadi, duymadınız mı, akraba olmayanlar dışarı!» diyor gene… Annem Melek Hanıma koşuyor bu kez, «Hadi bakalım sen de yollan iki yüzlü dönme» diyor. (Erbil, 1980, s. 111).
Bu sahnede anne, evin sınırlarını ve bu sınırlar içindeki sosyal hiyerarşiyi yeniden tanımlar. Onun için ev, her isteyenin girip çıkabileceği, sınıfsal ve kültürel ayrımların ortadan kalktığı bir yer değildir. “Akraba olmayanlar çıksın!” emri, mekân üzerinde bir iktidar eylemidir. O, evi kendi değer yargılarına ve sosyal kaygılarına göre “tasarlar”. Geleneksel ve kırsal kökenli akrabalar ile “iki yüzlü dönme” olarak gördüğü şehirli komşu arasında bir ayrım yaparak, mekânı kimin “hak ettiği” ve kimin dışlanması gerektiği üzerine bir hiyerarşi kurar. Bu, Lefebvre’in belirttiği gibi mekânın toplumsal ilişkiler tarafından nasıl üretildiğinin ve bu ilişkileri nasıl yeniden ürettiğinin (Lefebvre, 2014, s. 61) somut bir örneğidir. Annenin evi, Bachelard’ın anaç “kabuk” kavramından (Bachelard, 2014, s. 139) çok, sınırları şiddetle korunan bir kaleye dönüşür.
1.2. Nermin’in Odası: Sentezlenemeyen Bir Mekân
Nermin’in odası, romanın en karmaşık mekânlarından biridir çünkü farklı kuramsal çerçevelerin kesişim noktasında durur. Bu oda, aynı anda hem Bachelardcı bir “köşe” hem Lefebvreci bir “üretilen mekân” hem de Noracı bir “hafıza mekânı”dır. NYO ise bu katmanları, mekânın maddi failliği üzerinden birbirine bağlar.
“Hiç inanmıyorum sana» diye dikildi iyice kapının önüne, «Zerre kadar güvenim yok sana, gözlerin ferfecr okuyor…» … «Bunlar ders değil mi? Bunlar Allahın dersleri, defol git, dersin batsın diye bir tokat indirdi yüzüme. Ağlayarak odama koştum. Konovalof’u okuyayım şimdi. Artık yarın sabaha kadar bana dokunmaz, biliyorum.” (Erbil, 1980, s. 13).
Bu pasajda oda, Bachelard’ın sığınak olarak tanımladığı bir “köşe”dir (Bachelard, 2014, s. 171); Nermin, annenin şiddetinden ve ideolojik baskısından (“Allahın dersleri”) kaçarak oraya sığınır. Ancak annenin “kapının önüne dikilmesi”, bu mekânın aynı zamanda Lefebvreci anlamda “üretildiğini” gösterir. Odanın sınırları, annenin denetimi ve iktidarı tarafından çizilir. NYO’nun “geri çekilme” (withdrawal) kavramı burada devreye girer. Bu ilkeye göre, hiçbir nesne bir başka nesne tarafından (insan dahil) tam olarak bilinemez veya tüketilemez. Oda da ne Nermin’in tam sığınağı ne de annesinin tam hapishanesidir; oda, bu iki algıdan da özünü geri çekerek kendi gizli gerçekliğine sahip bir faildir. Failliği, Nermin’e dokunan somut nesneler aracılığıyla ortaya çıkar: Soğuk metal tokmağıyla kapı, onu koruyan veya hapseden bir nesnedir; pencereden sızan zayıf ışık ve yerdeki gıcırdayan parkeler, odanın kendine has atmosferini yaratır; havadaki kapalılık kokusu ve duvarların sağır edici sessizliği, Nermin’e okumak için bir alan sağlarken onu aynı zamanda dışarıdaki hayattan fiziksel olarak yalıtır.
Son olarak oda, Nermin’in tüm isyanlarının, hayal kırıklıklarının ve yenilgilerinin biriktiği bir “hafıza mekânı”dır (Nora, 2006, s. 17). Halit’le kaçma planının başarısızlığa uğradığı ve intihar girişiminde bulunduğu yer burasıdır (Erbil, 1980, s. 52). Dolayısıyla oda, Nermin için hiçbir zaman tam anlamıyla Bachelardcı bir “mutluluk mekânı” olamaz; çünkü sürekli olarak dışarıdan bir güç tarafından “üretilir” ve geçmişin travmalarıyla yüklü bir “hafıza mekânı” olarak ona musallat olur.
Bölüm 2: Sosyal ve İdeolojik Mekânın Üretimi-Kamusal Alanın Lefebvreci Bir Okuması
Entelektüel meyhane Lambo, erkek egemen sol entelijansiyanın/idrak kümelenmesinin bir “tasarlanmış mekânı” olarak işler. Bu mekân, erkek müdavimleri tarafından “ciddi” siyasi ve sanatsal söylem için tasarlanmış ve kodlanmıştır. Nermin’in bir kadın olarak bu mekânda eşit bir entelektüel fail olma yani burayı cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir “yaşanan mekân”a dönüştürme girişimi, şiddetli bir direnişle karşılaşır:
Ozan A. gözünü dikmiş bakıyordu, göz göze geldik. «Sen kendini ne sanıyorsun?» dedi… «Sen kimsin yahu, kim oluyorsun?» diye bağırdı… «Karışırım, istemiyoruz seni burada, defol hadi?» «Gitmiyorum, senin haddin mi beni kovmak, senin keyfine göre mi yaşayacağımı sanıyorsun. Sen mi benim hayatımı yöneteceksin, hangi hakla?» «Çıkgit be karı! Şırfıntı, insanı günaha sokma» «Şırfıntı senin kız kardeşindir it herif…» (Erbil, 1980, s. 46-47).
Bu diyalog, mekân üzerindeki ideolojik mücadelenin çıplak bir kaydıdır. Ozanın “Sen kimsin?” sorusu, Nermin’in bireysel kimliğine yönelik bir saldırıdan çok, onun mekândaki varlık hakkını sorgulayan bir eylemdir. NYO perspektifinden bu direnişin kaynağı sadece ideoloji değil, aynı zamanda nesnelerin bir araya gelerek oluşturduğu yeni ve kolektif bir failin fiziksel direnişidir. NYO’ya göre bir araya gelen nesneler, parçalarının toplamından farklı ve onlardan bağımsız yeni bir nesne yaratır. Meyhanede de masaların yapışkan yüzeyleri, genzi yakan yoğun sigara dumanı, kalabalıktan yayılan boğucu ısı ve erkek kahkahalarının uğultusu gibi ayrı nesneler birleşerek kendilerinden farklı yeni bir fail yaratır: atmosfer nesnesi. Bu atmosfer artık sadece duman + sesle sınırlı kalmayıp kendi başına Nermin’i dışarı iten, sesini yutan, nefes almasını zorlaştıran bir faildir. Nermin’in varlığı, erkeklerin sosyalist mekânının altındaki cinsiyetçi temelleri ifşa eder.
Bölüm 3: Hafıza Mekânları ve Travmanın Tekrarı
Tuhaf Bir Kadın’ın parçalanmış yapısı biçimsel bir tercihin ardına geçerek eşanlıkla metnin ruhsal ve tarihsel travmayı işleme biçimidir. Bu bölüm, romanın anlatısal yapısını, Sigmund Freud’un “tekrar etme zorlantısı” (repetition compulsion) kavramı ile Pierre Nora’nın “hafıza mekânları” (lieux de mémoire) kavramını birleştirerek ele alacaktır. Nora’ya göre “artık hafıza ortamları olmadığı için hafıza mekânları var”dır (Nora, 2006, s. 17). Freud’un “tekrar etme zorlantısı” ise, ruhun sindiremediği bir travmayı bu “hafıza mekânları” etrafında takıntılı bir şekilde yeniden sahnelemesidir (Freud, 2011, s. 20-21).
3.1. Babanın Yersizyurtsuzlaşmış Bilinci: Gemi, Kamp ve Karadeniz
Romanın “BABA” bölümü, bu kuramsal çerçevenin güçlü edebî örneğini sunar. Babanın bilinci, farklı mekânlar arasında parçalanmış ve yersizyurtsuzlaşmıştır. Bir yanda, ustalık ve kontrol mekânı olan gemi vardır:
bir gemi, bir gemi, bir gemi olsa şimdi, pruva, mizandi, abaşo gabya sereni, borcum, trinket, tirolti valfı aç, kokla kondenseri, stimgeyce bir göz at, bir kolla evaporeyteri… (Erbil, 1980, s. 61).
Bu teknik ve kesin dil, babanın geminin makine dairesinde kurduğu egemenliği, orayı kendine ait bir “köşe” hâline getirdiğini gösterir. Bu, onun için kayıp bir yetkinlik ve düzen mekânıdır. Diğer yanda ise acı ve mülksüzleşme mekânı olan üsera kampı ve oraya giden yol bulunur. Babanın bilincini asıl şekillendiren ise bu kişisel travmaların üzerine çöken kolektif travmadır. Onun zihni sürekli olarak tek bir soruya ve bu sorunun mekânına döner: “Supiyi kim öldürdü?” Bu sorunun cevabı Karadeniz’dir. Karadeniz, Mustafa Suphi’nin öldürülmesiyle birlikte babanın zihninde bir “hafıza mekânı”na dönüşür. O, artık sadece bir coğrafi bölge değil, ulusal bir ihanetin, siyasi bir cinayetin ve çözülmemiş bir tarihin sembolik deposudur. Babanın bilinci, Freudcu bir “tekrar etme zorlantısı” ile sürekli bu “hafıza mekânına” döner. Son yolculuğunda hastaneye götürülürken bu mekânsal kafa karışıklığı zirveye ulaşır ve bilinci, gemi, hastane ve Karadeniz arasında parçalanır. Bu, onun ruhunun hiçbir zaman bu travmatik mekânlardan tam olarak ayrılamadığının kırılımsal kanıtıdır.
Bölüm 4: Kaçışın İronisi–”KADIN” ve Yalıtılmışlık Mekânı
Romanın son bölümü olan “KADIN”, Nermin’in mekânsal yolculuğunu trajik ve ironik bir son durağa taşır: bir kayak oteli. Bu mekân, önceki mekânların hiçbirine benzemez. Burası ne Bachelardcı “mahrem ev” ne de Lefebvreci “gecekondu”dur. Kayak oteli, modern, tüketim odaklı, sınıfsal olarak yalıtılmış ve yapay bir “boş zaman mekânı”dır. Nermin’in Taşlıtarla’daki halkla bütünleşme çabasının başarısızlığından sonra sığındığı bu mekân, onun ideolojik yenilgisinin ve sınıfsal arafta kalmışlığının altını çizer.
Bu mekândaki kilit karşılaşma, Nermin ile otel çalışanı Fedai (asıl adı Medain’dir ama dilleri dönmediği için bu adla seslenilir) arasında geçer. Bu karşılaşma sırasında mekânın duyusal failliği ön plana çıkar.
Bu düzende okutamazsın çocuklarını, dedi adama. Sesi içtenlik doluydu.
Ben hep bu kattayım, bir emrin olursa çağır beni abla. Fedai’nin ardından kapıya dek yürüdü bayan Nermin, kitledi kapıyı. Elinde sallanıp duran simli bulüzü yere çaldı… (Erbil, 1980, s. 142-143).
Bu diyalog, Nermin’in içinde bulunduğu mekânsal ve ideolojik çıkmazı özetler. O, halk adına konuştuğunu iddia ederken aslında halktan bir bireyle gerçek bir iletişim kuramamaktadır. Bu iletişimsizliğin nedeni sadece sınıfsal farklar değil, aynı zamanda mekânın duyusal saldırısıdır. Otelin kuru ve yapay kalorifer ısısı, odadaki steril temizlik kokusu, Nermin’in halkla kurmak istediği “içtenlikli” bağ ile taban tabana zıttır. Elindeki “simli bluzun” sentetik ve kaşındıran dokusu, onun teniyle kurduğu rahatsız edici ilişki, Fedai’nin temsil ettiği “gerçeklik” ile arasındaki mesafenin maddi bir tezahürüdür. Nermin’in bluzu yere çalması sadece bir öfke anını da aşarak onu çevreleyen ve yabancılaştıran, konforuyla onu pasifleştiren nesnelerin duyusal saldırısına karşı fiziksel bir tepkidir. Kayak oteli, Nermin’in hem ait olduğu burjuva sınıfından hem de ulaşmaya çalıştığı işçi sınıfından ne kadar kopuk olduğunu gösteren bir ayna işlevi görür. Bu yapay lüks mekânı, onun yalıtılmışlığını ve yersizyurtsuzluğunu daha da belirgin kılar. Bölümün sonunda Nermin’in verdiği karar, bu mekânsal yenilginin bir itirafıdır.
Sonuç: Görünmez Başkahraman Olarak Mekân
Bu makalede yapılan Bachelardcı, Lefebvreci, Freudcu ve Noracı analizler, Tuhaf Bir Kadın romanında mekânın, yalnızca bir arka plan unsuru olmadığını aksine çatışmanın merkezinde yer alan aktif bir fail olduğunu göstermiştir. Mekânsal bir okuma, mevcut feminist, psikanalitik ya da Marksist yorumları geçersiz kılmaz; tersine, bu yorumları somut bir zemine oturtarak onları derinleştirir ve bütünleştirir. Feminist mücadele, kendine ait bir oda ve kamusal alana erişim mücadelesidir. Psikanalitik dram, aile evinin mimarisi ve denetim mekanizmaları içinde sahnelenir. İdeolojik başarısızlık, yeni bir toplumsal mekân üretememe başarısızlığıdır. Psikolojik ve anlatısal parçalanma ise mekânsal bir aidiyet kuramamanın yarattığı travmanın semptomatik bir tekrarıdır.
Sonuç olarak Tuhaf Bir Kadın hakkındaki eleştirel literatürdeki bir eksiklik, mekânı aktif, belirleyici bir güç olarak tanımadaki yetersizliktir. Roman, Nermin’in kim olduğu ve ne düşündüğü üzerine kapsamlı bir şekilde incelenmiş ancak onun nerede var olabileceği gibi hayati bir soru ihmal edilmiştir. Leyla Erbil’in romanı yalnızca “tuhaf” bir kadının ailesiyle, toplumuyla ve ideolojisiyle olan çatışmasının hikâyesini sunmaz. Bu, bir kadının kendisi için psikolojik, sosyal ve politik olarak yaşanabilir bir mekân üretme yönündeki umutsuz, trajik ve nihayetinde başarısız mücadelesinin hikâyesidir. Nermin’in asıl “tuhaflığı”, var olacak bir yeri olmayan bir kadın olma durumudur.
Kaynakça
Bachelard, G. (2014). Mekânın poetikası. (A. Tümertekin, Çev.). İthaki.
Chatman, S. (2009). Öykü ve söylem: filmde ve kurmacada anlatı yapısı. (Ö. Yaren, Çev.). De Ki.
Erbil, L. (1980). Tuhaf bir kadın. Cem.
Freud, S. (2011). Haz ilkesinin ötesinde / ben ve id. (A. Babaoğlu, Çev.). Metis.
Harman, G. (2020). Nesne yönelimli ontoloji: her şeyin yeni bir teorisi. (O. Karayemiş, Çev.). Tellekt.
Lefebvre, H. (2014). Mekânın üretimi. (I. Ergüden, Çev.). Sel.
Nora, P. (2006). Hafıza mekânları. (M. E. Özcan, Çev.). Dost Kitabevi.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sı, bir yaşamı bütünlüklü bir portre olarak sunmak yerine onu on dört kırık ayna parçasından izlemeye davet eder. Her parça, Rosa’nın varoluş serüvenindeki bir anı, bir denemeyi veya bir hezimeti yansıtır. Metin, “at cambazı olamadı”, “aforoz ediliyor”, “yaşamakta ısrar ediyor” gibi sonuç bildiren başlıklarla okuru en baştan bir beklenti yönetimine sokar: Bu, bir başarı veya gelişim hikâyesi değildir; bu, denemelerin ve sonuçlarının bir kaydıdır (Soysal, 2013, s. 15). Bu parçalı yapı, Rosa’nın kimliğinin istikrarsızlığını ve bir role tutunma çabasının sürekli kesintiye uğramasını biçimselleştirir. O, hayatı boyunca bir sonraki role hazırlanan, ancak hiçbir rolü sonuna kadar oynayamayan bir karakterdir. Bu makale, Rosa’nın bu döngüsel savruluşunu, onu şekillendiren arzu kaynaklarını, bu savruluşun ortasında kurduğu trajikomik oyunları ve nihayetinde bir bireyden bürokratik bir dosyaya dönüşümünü, metnin kendi iç dinamikleri ve zengin detayları üzerinden çözümleyecektir.
Bir Derginin Vaatleri, Hayatın Gerçekleri
Rosa’nın yaşam rotasını belirleyen temel seyrüsefer aracı, metin boyunca bir leitmotif gibi tekrarlanan Sizlerle Başbaşa dergisidir. Bu dergi, Rosa için yalnızca bir yayın değil, neyi arzulaması, kim olması ve nasıl davranması gerektiğini fısıldayan bir kılavuzdur. At cambazı olma hevesi, dergide gördüğü Kraliçe Victoria’nın süvari giysili fotoğrafından kaynaklanır (a.g.e., s. 15). Namusunu kurtarma ve “zavallı bir piç kurusu doğurmama” telaşı, dergideki “bayağı aşk romanlarının” ahlak kodlarından beslenir ve bu uğurda komşunun oğlu Hans ile evlenir (a.g.e., s. 28). Uzak diyarlara, İngiltere’deki bir çiftliğe gelin gitme umudu da yine dergide okuduğu bir ilanla filizlenir (a.g.e., s. 47). Dergi, Rosa’ya hazır senaryolar, roller ve kostümler sunar.
Ancak metnin temel gerilimi, bu parlak ve idealize edilmiş senaryoların, hayatın somut ve çoğu zaman absürt gerçekliğiyle çarpışmasından doğar. At cambazlığı hayali, sirkte at gübresi satma gerçekliğine toslar (a.g.e., s. 16). İngiltere’deki çiftliğe “Lady” olma hayaliyle giden Rosa, müstakbel kayınvalidesini hizmetçi sanıp ona sırtını yıkatır ve sonunda “Tramp!” (Orospu!) diye kapı dışarı edilir (a.g.e., s. 49). Her deneme, arzunun parlak vaadi ile gerçekliğin ironik tokadı arasındaki uçurumu derinleştirir. Rosa, bu derginin en sadık okuru ve aynı zamanda onun vaatlerinin en trajik kurbanıdır. Bu döngü, onun kişisel bir kusurundan çok, kendisine sunulan haritanın arazinin kendisiyle uyuşmamasından kaynaklanır.
İnat ve Başarısızlığın Oyunu
Rosa’yı yalnızca edilgen bir kurban olarak okumak, metnin en güçlü yönlerinden birini, onun oyun kurucu inadını gözden kaçırmak olur. Ancak bu oyunlar salt psikolojik bir direnişten ibaret değildir; aynı zamanda yakıcı bir ekonomik zorunluluğun ve başarısız bir sınıfsal hareketlilik arzusunun trajikomik dışavurumlarıdır. Rosa, elindeki döküntü ve birbiriyle alakasız nesnelerle kendine sürekli yeni bir dünya, yeni bir iş kurmaya çalışır. Bu çabalar, onun kaotik iç dünyasının dış mekâna ve nesnelere yansımasıdır. Ölen kocasının mezarının yanındaki durumu görerek bir “Tante Rosa ve Co. Mezar Bakımı” firması kurma fikri, evindeki açık artırma hurdalarından (“bir tek uzun av çizmesi”, “dört köpek tasması”) bir pansiyon yaratma girişimi ve müşterilerini delik bir sandalla pikniğe götürüp batmaları, onun sermayeyle kurduğu naif ve yenilgiye mahkûm ilişkinin göstergeleridir (a.g.e., s. 41, 52, 56).
Bu oyunların sahnelenmesinde erkek karakterler, genellikle Rosa’nın iradesi karşısında zayıf, edilgen veya onun fantezilerinin birer piyonu olarak belirir. “Grand Düşes ş.m.” bölümü bu dinamiğin zirvesidir. Beş parasızken, dükkânını batırmış olan eski kocası Mathes’i “yeni uşağım” olarak kullanarak kendine bir soyluluk hikâyesi yazar (a.g.e., s. 74). Mathes, bu oyuna gönüllü olarak katılır ve Rosa’nın absürt emirlerini yerine getirir. Bu bir akıl sağlığı sorunu değil, gerçekliğin dayanılmaz ağırlığına karşı bir fantezi kurma eylemidir. Sipariş ettikleri yüzlerce kasa şampanyanın parasını ödeyemeyeceklerini bilerek “Operadan çıkan smokinli beyler, tuvaletli hanımlar büfemizde supe yaparlar” hayalini kurmaları, acı bir durumun içinde absürt bir neşe ve iktidar anı yaratma çabasıdır (a.g.e., s. 78). Rosa, sistemin kurallarını anlamasa da zayıf erkekler ve döküntü nesnelerle kendi kurallarıyla bir oyun oynamakta ısrar eder.
Reddedilen Roller: Beden, Annelik ve Otorite
Rosa’nın bedeni, hayatı boyunca farklı otoritelerin tanımlamaya ve denetlemeye çalıştığı bir savaş alanıdır. Rahibeler okulunda bedeni “günahkâr” olduğu öğretilerek denetlenir; yarasına bakmak için çorabının çıkarılmasına bile izin verilmez (a.g.e., s. 22). Evlilikte bedeni, kocası için pazar günleri yerine getirilmesi gereken bir göreve indirgenir (a.g.e., s. 32). Genelevde ise metalaşmanın bile kendi içinde var olan kurallarına uymadığı için “ahlaksız” damgası yiyerek dışlanır (a.g.e., s. 70).
Bu reddediş, kendisine dayatılan en temel kadınlık rolü olan annelikte en radikal noktasına ulaşır. Rosa, toplumsal beklentileri hiçe sayarak üç çocuğunu, biri henüz emzikteyken, ardında bırakıp gider (a.g.e., s. 34). Bu eyleminde en ufak bir pişmanlık emaresi göstermez. Yıllar sonra kızıyla olan ilişkisi de bu reddedişin bir devamıdır; kızını yemeğe davet etmek için üzerine “Stuttgart’ın en birinci orospusuna” yazdığı bir kart gönderir (a.g.e., s. 74). Bu, yalnızca bir anneyi değil, annelik kurumunun kendisini dinamitleyen, dönemi için son derece aykırı bir duruştur.
Nesneleşme sürecinin tepe noktası ise “tante rosa’nın düşü” bölümünde, anlatının kendi üzerine kapandığı anda yaşanır. Anlatıcı, bir anlığına maskesini düşürür ve “Onu o dehlizden ben soktum çünkü. O Rosa ki istenirse yaşar ve ölür.” diyerek kendi yaratımı üzerindeki mutlak gücünü itiraf eder (a.g.e., s. 91). Bu, metnin en acımasız anıdır. Rosa’nın tüm çabalarının, oyunlarının ve direnişinin dahi, bir yazarın kurguladığı daha büyük bir oyunun parçası olduğunu öğreniriz. Bu itiraf, Rosa’nın trajedisini kişisel bir hikâye olmaktan çıkarır ve onu, varoluşun kendisinin bir başkasının iradesine tabi olabileceği fikrinin bir temsiline dönüştürür.
Yaşamdan Dosyaya: Bir Varlığın Tasfiyesi
Rosa’nın yaşamı boyunca süren parçalanma ve nesneleşme süreci, ölümünün ardından bürokrasinin soğuk koridorlarında tamamlanır. Yaşamının son döneminde evi, kapının açılmasına engel olan bir “kâğıtlar tomarı” ile dolmuştur; hayatı, kelimenin tam anlamıyla onu hapseden bir belge yığınına dönüşmüştür (a.g.e., s. 93). Son bölüm, bu sürecin devamı olarak bireysel bir yaşamın nasıl bir dizi yönetmelik ve lojistik probleme dönüştüğünün grotesk bir tablosudur. Rosa’nın ölü bedeni, bir insandan çok, “çinko tabut” ile “tahta tabut” arasında bir mevzuat sorununa dönüşür. “Genel nakliyat tüzüğü otuz beşinci nakliyat yönetmeliğinin… b fıkrası” gibi ifadeler, insan hayatının ve ölümünün, kişisel anlamından tamamen soyutlanıp bürokratik dilin nesnesi haline geldiğini gösterir (a.g.e., s. 99).
Yaşamı boyunca kimseye ve hiçbir yere tam olarak “ait” olamayan Rosa, ölümünde “aidiyeti söz konusu olan” bir maddeye indirgenir. Bedeni, hastane, nakliyat idaresi, piskoposluk ve belediye arasında el değiştirir. Her kurum, onu kendi yönetmeliğine göre işler, kendi tabutuna koyar, kendi damgasını vurur. Sonunda yakılıp bir vazoya konulan küllerinin, bir kedi tarafından devrilip üzerine işenmesi ve birisi tarafından büfenin üstüne “Tante Rosa the end” yazılması, bu nesneleşme sürecinin nihai ve en ironik halkasıdır (a.g.e., s. 103). Yaşamı boyunca kendi hikâyesinin sonunu yazamayan Rosa’nın finali, bir başkası tarafından, kendi külleriyle, kayıtsız bir el hareketiyle yazılır.
Sonuç
Tante Rosa, bir kadının başarısızlıklarla dolu hayat hikâyesinden çok, ben’in süreksiz kıvrımları arasında yankılanan çatlak seslerini, kendine ait bir anlatı kurma çabasının trajikomik doğasını ve sistemler karşısındaki kırılganlığını anlatan bir metindir. Rosa, dışarıdan dayatılan rollere (eş, anne, dindar kadın) uyum sağlamaya çalışırken parçalanır ancak bu parçalanmışlığın içinde dahi kendi oyunlarını kurarak inatçı bir varoluş sergiler. Onun hikâyesi bir kimliğe ulaşma çabasının, o kimliği tanımlayan sistemlerin çelişkileri, ekonomik zorunluluklar ve kayıtsızlığı içinde nasıl imkânsız hâle geldiğinin bir anlatısıdır. Metin, Rosa’yı bir kurban olarak resmetmekle yetinmez; onu, yenilgiyi bile bir performansa dönüştüren, hayatı boyunca bir role hazırlanan ama en büyük rolünü belki de farkında olmadan bürokrasinin elinde bir nesneye dönüşerek oynayan bir karakter olarak sahneye çıkarır.
Kaynakça
Soysal, S. (2013). Tante Rosa. İletişim.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Sevgi Soysal’ın 1974 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan eseri Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, 12 Mart 1971 Muhtırası sonrası Türk toplumunun ruh hâlini en incelikli ve en derinlikli şekilde işleyen kanonik metinlerin başında gelir. Roman, ilk bakışta birbirinden kopuk karakterlerin bir öğle saatinde kesişen anlık hikayelerinden oluşmuş dağınık bir yapı sergiliyor gibi görünür. Ne var ki bu biçimsel tercih, bir kusur yahut eksiklikten çok, Soysal’ın dönemin toplumsal parçalanmışlığını ve bireylerin kendi bilinçlerine hapsoluşunu yansıtmak için bilinçli olarak kurguladığı bir anlatı stratejisidir. Soysal, modernist anlatı tekniklerini kullanarak yalnızca bireysel bir sıkışmışlığı değil, eşanlıkla kolektif bir kriz anını da teşrih masasına yatırır. Bu çalışma, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti‘ni, siyasi bir müdahale ile kolektif tarihsel akışı ve toplumsal ilerleme umudu askıya alınmış bir toplumun edebî teşhisi olarak okumayı önermektedir. Eser, bu askıya alınma durumunu, bu makalede “Parantezdeki Toplum” olarak adlandıracağımız bir kavram ekseninde işler. Buna göre roman, büyük bir tarihsel kırılmayla açılan parantezin içinde, anlamlı bir gelecekten kopuk, kendi yalıtılmış dünyalarında debelenen öznelerin anatomisini çıkararak modern Türk toplumunun kriz anlarındaki temel bir davranış kalıbını ortaya koyar.
Parantezin Kurulumu: Askıdaki Zaman, Sıkışmış Mekân ve Anlatısal Yapı
Romanın adı, tezin temelini oluşturan parantez anını doğrudan işaret eder: Yenişehir’de Bir Öğle Vakti. Soysal, anlatısını tarihsel zamanın dışına taşan, neredeyse donmuş, tek bir zaman dilimine sıkıştırır. Öğle vakti, gündelik hayatın rutin akışının kırıldığı, insanların işlerinden ve evlerinden kamusal alana döküldüğü bir ara zamandır. Bu ara zamanda karakterler bir yerden bir yere ilerlemezler; bir bekleme, bir sıkışma ve birikme hâli yaşarlar. Bu durum, 12 Mart sonrası toplumun politik geleceğinin askıya alınmasının, ilerleme umudunun duraksamasının bir yansımasıdır. Berna Moran’ın 12 Mart romanları için yaptığı tespitte belirttiği gibi, bu dönem romanlarında devrimci eylem potansiyeli yenilgiyle sonuçlanmış, geriye edilgin bir durum kalmıştır (Moran, 1994, s. 14). Soysal’ın romanındaki bu zamansal durağanlık, tam da böylesi edilgenliği yansıtan bir kurgudur.
Bu donmuş zaman, belirli bir mekânda, Ankara’nın kalbi olan Kızılay ve çevresinde somutlaşır. Kamusal mekân, farklı sınıflardan ve dünya görüşlerinden insanların karşılaştığı bir arena işlevi görür. Fakat bu karşılaşmalar bir bütünleşme veya diyalog üretmez. Her karakter, kendi zihinsel dünyasının duvarları arkasından diğerine çarpar. Bu çarpışmalar yalnızca bireysel değil, diğer taraftan sınıfsal bir yabancılaşmanın da göstergesidir. Tezgahtar Ahmet, cinsel arzularının peşinde Hatice Hanım’a çarptığında, iki farklı dünyanın yalıtılmışlığı ortaya serilir. Ahmet için o an şehvetin zamanıyken, Hatice Hanım için “her türlü anlama ve tanımlama sınırının dışına taşan gençlerden” birinin yarattığı ahlaki bir ihlal anıdır (Soysal, 2021, s. 37). Benzer şekilde, eski usul görgüsüyle selam veren ve çökmekte olan eşraf sınıfının bir temsilcisi olan rantiyer Necip Bey’in, bu selamı kendi düşüncelerine dalmış Hatice Hanım’a ulaştıramaması, toplumsal kodların ve ritüellerin artık işlemediği, herkesin kendi “sağır” koridorunda yürüdüğü bir toplumsal yapıyı gösterir. Mekân ortaktır ancak bu ortaklık bir birleşme yaratmaz; bireylerin yalnızlığını ve sınıfsal kopukluğunu daha keskin bir biçimde ortaya koyar.
Parantezdeki Hayatlar: Yalıtılmış Bilinçler ve Toplumsal Sağırlık
Sevgi Soysal, parantez içindeki toplumun atomize yapısını, anlatıyı tek bir merkezden yürütmek yerine çok sayıda karakterin bilincine yayarak kurar. Her bölüm, bir karakterin adını taşır ve okur, olayları o karakterin zihinsel filtresinden, onun kişisel tarihi, kaygıları ve arzuları üzerinden deneyimler. Bilinç akışı tekniğinin bu şekilde kullanılması yalnızca çok sesli bir yapı kurmakla kalmaz; bir yandan da büyük toplumsal ve siyasi anlatıların (devrim, ilerleme, toplumsal değişim gibi) bireylerin zihninde nasıl kişisel kaygılara, gündelik sıkıntılara (bir köfte hesabına, sökülen bir pantolon paçasına) indirgenerek parçalandığını gösterir. Bu, 12 Mart’ın yarattığı büyük tarihsel parantezin, bireyi nasıl kendi küçük dünyasına hapsettiğinin biçimsel bir kanıtıdır. Bu çok sesli yapı, karakterlerin birbirini duymadığı bir “toplumsal sağırlık” atmosferi yaratır.
Mevhibe Hanım’ın Düzen Parantezi: Katı bürokrat sınıfının bir temsilcisi olan Mevhibe Hanım’ın bilinci, babasından miras kalan katı kurallar, değişmez bir ev düzeni ve bu düzeni bozan her şeye karşı duyulan bir öfke ile çevrilidir. Onun için dünya, kendi evinin duvarları içinde başlar ve biter. Dışarıdaki politik çalkantılar, onun için sadece evdeki düzeni tehdit eden can sıkıcı gürültülerdir. Kızı Olcay’ın yemek yemeden evden çıkması onun için politik bir eylemden çok, özenle kurulmuş köfte hesabını bozan bir isyandır. Mevhibe Hanım, kendi parantezinin gardiyanıdır.
Necip Bey’in Geçmiş Parantezi: Necip Bey, tükenmekte olan serveti ve kaybolan sınıf (Selanik eşrafı) kimliğiyle geçmişin parantezinde yaşar. Onun için şimdiki zaman sürekli bir eksilme ve yozlaşmadır. Sökülen pantolon paçası sadece bir nesne değil, ait olduğu dünyanın çözülüşünün maddi bir kanıtıdır. Onun bilinci, artık var olmayan bir “görgü” ve “incelik” dünyasına takılıp kalmıştır.
Ahmet ve Şükran’ın Arzu Parantezi: Ahmet ve Şükran, dönemin yeni gelişen tüketim kültürünün ve bu kültür tarafından kamçılanan bastırılmış arzuların temsilcileridir. Ahmet’in bilinci, marka giysilerle elde edilecek bir statü ve cinsel tatmin arayışıyla doludur. Şükran ise evlilik ve toplumsal kabul görme hayalleri ile kendi bedensel arzuları arasında sıkışmıştır. Romanın önemli mekânlarından Büyük Mağaza, bu yeni tüketim düzeninin bir tapınağı işlevi görür. Vitrinler, markalar ve nesneler, karakterlerin arzularını şekillendirir ve aynı zamanda onlara ulaşılamaz hedefler sunarak tatminsizliklerini derinleştirir. Büyük Mağaza’nın bodrum katındaki başarısız cinsel yakınlaşma girişimleri, onların bu arzu dolu ama bir o kadar da tatminsiz ve yalıtılmış dünyalarının bir özetidir.
Ali ve Olcay’ın Arayış Parantezi: Ali ve Olcay, bu sıkışmışlıktan bir çıkış arayan karakterlerdir. Ali, politik bilinciyle olayları toplumsal bir çerçeveye oturtmaya çalışırken; Olcay, varoluşsal bir sıkıntı içinde kendi kişisel kurtuluşunu arar. Ne var ki onlar bile parantezin dışına tam olarak çıkamazlar. Ali ve Doğan’ın kaldırımdaki sohbeti bir eylem planı üretmekten çok, mevcut durumun teorik bir analizine sıkışıp kalır. Onlarınki, eylemin askıya alındığı bir düşünce parantezidir.
Bu yalıtılmış bilinçler, roman boyunca birbirine teğet geçer. Diyaloglar, gerçek bir iletişim kurmaktan çok, karakterlerin kendi monologlarını sürdürdükleri sahnelerdir. Bu yapı, 12 Mart’ın bireyleri nasıl birbirinden kopardığını ve toplumu nasıl bir “sağırlar diyaloğuna” mahkûm ettiğini gösteren biçimsel bir tercihtir.
Toplumsal Cinsiyetin Parantezi
Soysal’ın çizdiği bu parantezdeki hayatlar evrensel bir sıkışmışlığı anlatırken bu deneyimin toplumsal cinsiyet rolleriyle nasıl derinden şekillendiğini de gözler önüne serer. Kadın karakterlerin yaşadığı parantez, erkek karakterlerinkinden nitelik olarak farklıdır. Mevhibe Hanım’ın ev düzenine olan patolojik bağlılığı, kamusal alanda söz hakkı elinden alınmış, iktidarını yalnızca ev içinde kurabilen ataerkil toplum kadınının trajedisidir. Politik kaos ve belirsizlik onu daha da kendi küçük krallığına, yani mutfağına ve köfte hesabına iter. Bu, onun için bir iktidar alanıdır.
Olcay ve Şükran gibi genç kadınlar için ise parantez, bedensel ve toplumsal beklentilerle örülmüştür. Olcay’ın varoluşsal bunalımı, kendisine dayatılan “iyi bir evlilik yapma” ve “anne olma” rollerine bir başkaldırıdır. Şükran’ın arzuları ise evlilik kurumu ve toplumsal onay mekanizması tarafından hem kışkırtılır hem de bastırılır. Onların sıkışmışlığı, erkek karakterlerin yaşadığı daha soyut, politik ve entelektüel çıkmazdan (Ali ve Doğan’ın eylemsizliği gibi) farklı olarak doğrudan bedenleri ve toplumsal cinsiyet kimlikleri üzerinden deneyimlenir. Soysal, böylece 12 Mart’ın yarattığı kolektif parantezin, kadınlar için nasıl daha boğucu ve çok katmanlı bir hapishaneye dönüştüğünü de ustalıkla gösterir.
Devrilen Kavak: Parantezi Kapatan Anlamsız Olay
Romanın doruk noktası, tüm karakterlerin dikkatini tek bir odakta toplayan devrilen kavak ağacıdır. Bu olay, parantez içindeki durağanlığı kıran, herkesi ortak bir ana tanıklık etmeye zorlayan bir kırılmadır. Soysal’ın kendi ifadesiyle bu kavak, “düşmesiyle, kendisini kurutan yozluğu ortadan kaldıramayan, daha çok, yozluğun sadece önceden kurumuş bir uzantısı olan bu kavak”tır (Soysal’dan aktaran Arslantunalı, 2021, s. 11). Dolayısıyla devrilmesi, bir çözüm veya yeni bir başlangıç getirmez.
Bu ortak olay, bir katarsis ya da kolektif bir uyanış yaratmak yerine, karakterlerin yalıtılmışlığını trajik bir biçimde pekiştirir. Herkes, olayı kendi dar penceresinden, kendi çıkarları ve sınıf konumları doğrultusunda yorumlar:
Boyacı Necmi için devrilen kavak, işini bozan bir kalabalık ve potansiyel bir kazanç kaybıdır.
Güngör için arabasına ulaşmasını engelleyen bir pürüzdür.
Mevhibe Hanım için evinin önündeki düzenin bozulmasıdır.
En önemlisi, ağacın, sistemin en altında yer alan, en masum ve en çaresiz karakter olan kapıcı Mevlüt’ün üzerine devrilmesidir. Mevlüt, o anda sadece hanımının emrini yerine getirmeye, çamaşır ipini çözmeye çalışmaktadır. Onun ölümü, ne kahramancadır ne de anlamlı. Tamamen kör bir tesadüfün, sınıfsal adaletsizliğin en tepeden en alta indiği anlamsız bir şiddetin sonucudur. Romanın son cümlesi bu trajik anlamsızlığı vurgular: “Çürük kökleri üstünde fazla duramayan kavak, özsuyunu tümüyle tüketmiş gövdesini bir sağa bir sola salladı, sonra büyük bir çatırtıyla, ama o sondaki, kimsenin artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceği andaki hızıyla Mevlüt’ün üstüne devrildi” (Soysal, 2021, s. 272). Bu final, parantezin bir devrimle, bir aydınlanmayla yahut bir çözümle kapanmadığını; tam tersine, adaletsizliğin ve anlamsızlığın kendini yeniden ürettiği trajik bir sonla noktalandığını gösterir. Parantez kapanır ancak geride kalan, çözülmemiş bir toplum ve boşa gitmiş bir bekleyiştir.
Sonuç
Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, biçim ve içeriğin uyumla iç içe geçtiği bir yapıttır. Sevgi Soysal, çoklu anlatıcı tekniğini ve donmuş zaman kurgusunu kullanarak 12 Mart darbesinin toplumda yarattığı derin kopuşu ve bireylerin kendi küçük dünyalarına hapsoluşunu ustalıkla sergiler. Bu makalede önerilen “Parantezdeki Toplum” kavramı, romanın bu temel dinamiğini anlamak için işlevsel bir anahtar sunmaktadır. Eser, siyasi müdahalelerin sadece kurumları ve ideolojileri değil, gündelik hayatın dokusunu, zaman algısını, sınıf ilişkilerini, toplumsal cinsiyet rollerini ve insanlar arası iletişimi nasıl derinden sarstığını gösterir. Kavak devrilir, öğle vakti sona erer ancak parantezin içinde yaşanan o büyük toplumsal sağırlık ve çözümsüzlük, romanın sonunda okurun zihninde yankılanmaya devam eder. Bu yönüyle Soysal’ın eseri 12 Mart’ın bir tanıklığı olmakla kalmaz, Türkiye toplumunun siyasi ve toplumsal kriz anlarında girdiği o özel “askıya alınma” hâlinin evrensel bir çözünümünü sunar. Bu çözünüm, benzer toplumsal kırılma anlarını işleyen diğer eserleri okumak için de kullanılabilecek yeni bir kavramsal araç önerme potansiyeli taşımaktadır.
Kaynakça
Moran, B. (1994). Türk romanına eleştirel bir bakış 3: Sevgi Soysal’dan Bilge Karasu’ya. İletişim.
Soysal, S. (1977). Bakmak. Bilgi.
Soysal, S. (2021). Yenişehir’de bir öğle vakti. (M. Arslantunalı, Önsöz). İletişim.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Ferit Edgü’nün Bir Gemide adlı eseri, bir öykü toplamından daha fazlasını sunarak birbiriyle yankılanan temalar etrafında örülmüş bütünlüklü bir yapı ortaya koyar. Kitabın arka kapağında yer alan ve eserin ruhunu özetleyen alıntı, “Bir gemide ‘toplumsal ve bireysel felaketlerle dolu günler yaşıyoruz’” (s. 85), bu bütünlüğün anahtarını verir. Öyküler, bu “felaket” atmosferi içinde sıkışıp kalmış bireylerin parçalanmış gerçeklik algılarını, dış dünya ve otorite karşısındaki çaresizliklerini ve nihayetinde anlamı aktarmakta yetersiz kalan dilin iflasını merkeze alır. Bu makale eseri yalnızca kendi metinsel verileri üzerinden çözümlemektedir. Edgü’nün yarattığı bu evren, bireyin zamanaşırı kimlik erozyonunu bir kapan estetiği ile işler. Bu estetik, üç temel eksen etrafında şekillenir: bireyi yutan ve kurallarını dayatan mekân, sığınılan son kale iken bir hapishaneye dönüşen beden ve son olarak bireyi tanımlayıp mahkûm eden dışsal bakış. Bu üçlü kuşatma, paylaşılan nesnel gerçekliğin çöküşüne, bedensel hakikatin yalıtılmasına ve nihayetinde bu hakikati ifade etmekten aciz kalan sözün tükenişine zemin hazırlar.
Mekân ve Bakışın Kapanında Birey
Edgü’nün öykülerindeki karakterler, üzerinde uzlaşılmış, istikrarlı bir gerçeklik zemininden koparılır. Dış dünya, güvenilir bir referans noktası olmaktan çıkar. Bu kopuş, bireyi iki temel kapan mekanizmasının içine çeker: onu tanımlayan dışsal bakış ve onu fiziksel olarak çevreleyen mekân.
Kitabın açılış öyküsü olan “Kaza”, bireyin yaşadığı somut gerçekliğin, dışsal otoritelerin (aile, devlet, medya) tanımlayıcı bakışı altında nasıl ezildiğini gösterir. Anlatıcı, bir otobüs kazası geçirdiğinden emindir (s. 9). Ancak hastanede gözlerini açtığında, kendisini bir uçak kazası anlatısının merkezinde bulur. Karısı (“Ben sana uçağa binme demedim mi?” (s. 18)), savcı (“Siz düşen uçağın içindeydiniz” (s. 20)) ve doktor (s. 20) hep bir ağızdan bu resmî anlatıyı dayatır. Anlatıcının kendi hakikati, bu kolektif bakışın yarattığı “belleğini yitirmiş” (s. 20) kimliği altında geçersiz kılınır. Otoritenin bakışı, gerçeği inşa eden ve bireyi bu sahte kimliğe hapseden bir kapan işlevi görür.
Kitaba adını veren “Bir Gemide” öyküsü bu gerçeklik krizini mekânsal bir kapan alegorisine taşır. Gemi, kökeni, rotası ve kaptanı belirsiz bir varoluş labirentidir. Anlatıcının, “Nerden binmiştim bu gemiye? (…) Ne zamandan beri bu gemideydim?” (s. 30) soruları, onun bu mekânsal tuzağın içine nasıl ve ne zaman düştüğünü bilmediğini gösterir. Gemi, “gelişigüzel çizilmiş, amacı olmayan bir rota üstünde” (s. 32) ilerleyerek, içindekileri bir belirsizlik denizinde sürükler. Bu mekân, o kadar tekinsizdir ki aynı yerde duran iki bireyin algısı bile ortaklaşamaz. Genç yolcunun gördüğü “ışıklar” (s. 40), anlatıcı için yoktur. Mekânın kendisi, her yolcuyu kendi yalıtılmış gerçeklik kapanına hapseden bir fail hâline gelir.
Beden Olarak Kapan
Dış dünyanın sunduğu gerçeklik parçalandığında ve birey mekânsal olarak kuşatıldığında tutunulacak tek bir referans noktası kalır: kendi bedeninin dolaysız deneyimi. Ancak Edgü’nün dünyasında bu son sığınak eşanlıkla bireyi kendi içine hapseden, duyusal bir beden kapanına dönüşür.
“Kentin Üzerinde Dayanılmaz Bir Koku” öyküsünde anlatıcının dünyası, kaynağı belirsiz, “berbat, dayanılmaz, iğrenç bir koku” (s. 24) tarafından işgal edilir. Bu koku onun için mutlak bir gerçekliktir. Ancak trajedisi, bu yoğun bedensel deneyimi başkalarıyla paylaşamamasıdır: “Ya onlar, bu insanlar duymuyor muydu bu kokuyu?” (s. 27). Bedeninin duyusu, onu diğer insanlardan ayıran bir duvara, kendi algısının hapishanesine dönüşür.
“Kanca” öyküsü, bedenin bir başka kapan seyrini, benmerkezci arzunun körlüğünü ortaya koyar. Anlatıcının Gün ile yaşadığı ve “tekleşme” (s. 52) olarak yücelttiği deneyim aslında ötekinin acısı ve direnişi (“debeleniyordu” (s. 47), sessizce ağlamaktadır (s. 48)) üzerine kuruludur. Anlatıcı, kendi bedeninin hazzına o kadar kilitlenmiştir ki bu durum onu ötekinin gerçekliğine karşı duyarsızlaştıran bir kapanın içine sokar. Beden, burada bir birleşme aracı olduğu kadar, bir şiddet ve solipsist yani öznel kapanımla bir tatmin alanı hâline de gelir.
Kamusal bir alan olan park, “Seksek” öyküsündeki anlatıcı için bir tehdit ve paranoya mekânına dönüşür. İzlenme korkusu (“sanki beni izleyen birisi” (s. 68)) ve diğer insanlarla kurulan düşmanca iletişim, onun toplumsal alandaki sıkışmışlığını gösterir. Öykünün doruk noktası, anlatıcının kendini çocukların çizdiği bir seksek oyununun içinde, üzerinde “CEH / ENNEM” (s. 74) yazan bir dairede bulmasıdır. Çocukların yargılayan bakışı, onu bu basit çizginin içine mahkûm eder. Bu, bireyin toplumun görünüşte basit kuralları tarafından nasıl yargılandığını ve bir “cehenneme” nasıl hapsedildiğini gösteren güçlü bir alegoridir.
Kapan ve Kaçış: “Dönüş” Öyküsünde Labirentin Somutlaşması
“Dönüş” öyküsü, kitaptaki labirent ve kapana kısılma temasını en somut hâliyle işler. Anlatıcı, kökenlerinin olduğu adaya “Burda açtım gözlerimi. Burda kapayacağım” (s. 61) diyerek kesin bir aidiyet duygusuyla döner. Ancak bu dönüş bir hapishaneye girişe dönüşür. Adadan ayrılmak istediğinde, iskele memuru tarafından engellenir: “adadan ayrılmak için sizin özel izin almanız gerekiyor” (s. 65). Bu fiziksel tuzağa düşürülme hali, öykünün sonunda varoluşsal bir kâbusa evrilir. Anlatıcı, evine döndüğünde kendi yerini, kendi kadınını ve hatta kendi kimliğini (yazma eylemini) devralmış bir başka adamla karşılaşır ve kendi hayatından silinir (s. 66). “Dönüş”, gerçekliğin parçalanmasını ve kimliğin istikrarsızlığını, fiziksel olarak hapsolunan bir ada ve kişinin yerini alan bir “öteki” imgesiyle birleştirerek kitabın temel izleklerini en doğrudan şekilde ortaya koyar.
Sözcüğün İflası ve Anlatının Sessizliği
Birey; mekân, beden ve bakış tarafından tamamen kuşatıldığında bu çok katmanlı kapan deneyimini ifade etme ve paylaşma aracı olan dil de iflas eder. Anlatı, bir anlam yaratma çabası olmaktan çıkar, bir imkânsızlığın itirafına, kapanın içindeki sessizliğe dönüşür.
“Olanak-siz” öyküsü, anlatıcının “artık kendimden söz etmekten yoruldum” (s. 76) ifadesiyle kişisel anlatının tükenişini ilan ederek başlar. Anlatıcı, “Hiçbir öyküsü olmayan bir öykü” (s. 76) anlatma niyetindedir. Bu kriz, anlatıcının “Öyleyse niçin yazıyorsun?” sorusuna verdiği çelişkili yanıtlarda somutlaşır: “Yazmak için. Kurtulmak için. Anlatmak için. Susmak için. Kusmak için…” (s. 78). Bu listedeki “Susmak için” ve “Kusmak için” ifadeleri, kapanın nihai sonucunu gösterir. Yazmak, artık bir iletişim değil, içsel bir sessizliğe ulaşma veya bedenin içindeki zehri dışarı atma eylemidir.
“Melek Cici” öyküsü, bir film senaryosu gibi kısa ve betimleyici cümlelerle kurulmuştur. Bu biçimsel tercih, geleneksel edebi anlatıyı bilinçli olarak reddeder. Anlam, söylenenlerde kendini sunmaz, gösterilenlerin yarattığı atmosferde ve “tam bir sessizlik” (s. 81, 83) ifadesinin tekrarındadır. Bu sessizlik, bir boşluk değil, anlamın yitirildiği, iletişimin koptuğu ve bireyin kendi varoluşunun ağırlığı altında tek başına kaldığı yoğun bir durumun, kapanın içindeki nihai sessizliğin ifadesidir.
Toplumsal Dinamikler, Motifler ve Güç İlişkileri
Edgü’nün kurduğu kapan estetiği, bireyin soyut ve varoluşsal sıkışmışlığının ötesinde, metin boyunca tekrarlanan somut dinamiklerle katmanlanır. Bireyi çevreleyen tekinsiz mekân ve onu tanımlayan dışsal bakış, toplumsal hiyerarşilerde ve kişilerarası güç dengelerinde ete kemiğe bürünür. Örneğin kitaba adını veren öyküdeki gemi yalnızca rotası belirsiz bir labirent olmakla kalmaz; birinci, ikinci ve üçüncü mevki yolcularıyla (s. 33) katı bir toplumsal düzenin mikrokozmosunu sunar. Bireyin bu yapı içindeki konumu sabittir ve bu durum, onun varoluşsal kapana kısılmışlığının toplumsal bir yansıması olarak okunabilir. Keza “Dönüş” öyküsünde anlatıcının adadan ayrılma isteğinin, “özel izin almanız gerekiyor” (s. 65) şeklindeki bürokratik bir engelle ve topluluğun örtük baskısıyla karşılaşması, kapanın bireysel algıdan çıkıp kolektif bir iradeye dönüştüğünün göstergesidir.
Bununla birlikte eserdeki tekinsizlik atmosferi, öyküler arasında köprü kuran yinelenen motiflerle pekiştirilir. Eserin neredeyse her anına sinen deniz imgesi, bu durumun en belirgin örneğidir. Deniz, “Kanca” öyküsünde arzu ve ilksel bir birleşme alanı sunarken, “Bir Gemide” öyküsünde yönünü yitirmiş bir hiçliğin ve mahpusluğun mekânına dönüşür. Bu çok anlamlılık, potansiyel bir özgürleşme imkânının dahi kapanın bir parçası haline gelebildiğini gösterir. Benzer bir biçimde, “Kaza” öyküsünün başındaki kaotik gürültü (s. 10) ile “Melek Cici” öyküsünü domine eden derin ve mutlak sessizlik (s. 81, 83) arasındaki karşıtlık, kapanın duyusal boyutunu ortaya koyar. Anlamın oluşumunu engelleyen kakofoni ile anlamın yitirildiği boşluk, bireyi iki farklı uçtan kuşatan duyusal bir hapishane yaratır.
Kapan estetiğinin bir diğer katmanı ise kişilerarası ilişkilerdeki etik çöküşte ve güç oyunlarında belirir. “Kanca” öyküsündeki anlatıcının Gün ile yaşadığı deneyimi bir “tekleşme” olarak yüceltmesi, kendi arzusunu mutlaklaştıran bir güç pratiğine evrilir. Anlatıcının eylemleri karşılıklı bir deneyimden aşarak ötekinin bedeni üzerinde kurulan bir tahakküm olarak şekillenir. Gün’ün çırpınışları (“Debeleniyordu” (s. 47)) ve sessiz gözyaşları (s. 48), anlatıcının solipsist/algısal tekillik haz tuzağı içinde görünmez kılınır. Bu düzlemde beden yalnızca bireyi kendi içine hapseden duyusal bir kale olmakla kalmaz, bir başkasının iradesini yok sayan bir şiddet alanına dönüşür. Böylece varoluşsal kapan, kişilerarası bir tahakküm ilişkisiyle somut bir etik probleme bağlanır.
Sonuç
Ferit Edgü’nün Bir Gemide’si, modern bilincin labirentlerinde tekinsiz bir yolculuktur. Kitap, dışsal ve nesnel kabul edilen gerçekliğin temellerinin sarsılmasıyla başlayan bir çözülme sürecini, bireyi adım adım bir kapan içine alarak takip eder. Bu kapan yalnızca varoluşsal bir düzlemde kalmayıp metnin dokusuna işlenen sınıfsal hiyerarşiler, toplumsal baskı mekanizmaları ve kişilerarası güç ilişkileriyle somutlaşır. Önce bireyi tanımlayan dışsal bakış ve onu çevreleyen, deniz gibi çelişkili motiflerle yüklü tekinsiz mekân ile kurulan bu kuşatma, ardından bireyi kendi bedeninin duyusal ve arzu dolu hapishanesine iter. Nihayetinde bu en temel deneyimi bile ifade etme ve paylaşma aracı olan dilin kendisi iflas eder. Anlatı, bir anlam kurma projesi olmaktan çıkarak kendi imkânsızlığını sergileyen bir eyleme dönüşür. Edgü, bunu yaparken minimalist ve keskin bir üslup kullanır. Az sözcükle okuru karakterlerinin zihinsel ve bedensel sıkışmışlığının içine çeker.
Kaynakça
Edgü, F. (2014). Bir gemide. Sel.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Rüzgârlı imgelere kurdum çadırı, Göklerimi yaşıyorum delibozuk. Dağ yollarından iniyorum denize. Taşın yalnızlığı içindeyim, diri. Sütün beyazlığı içindeyim, duru. Bir yıldız doğar çitin ardından, büyür. Koyunlarım gider gibi olur, gelir. Ve mavi damarlı aydınlığa karşı Durur sivri kayada put gibi keçi. Çıngırak sesleri toplanın torbama. Çakarım kibriti, sararmış otların Kırmızı yalazı ısıtır içimi. Ne bir tas çorba getirenim, ne kızım Kısrağım! Şu düdükten başka dostum yok. Çalarım düdüğümü bulutlar için. Yaklaşır dağlarla ovalar. Hey dağlar, Bu sizler için, bu da ovalar için.
Rifat, Oktay. Bütün Şiirleri I. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2014, s. 501.
Zeminimi yeryüzünden çektim ben. Onu devinimin kendisine raptettim; bu yüzden köklerim toprağa tutunmaz. Havanın akışkan belleğinde titreşir varlığım. Diğerlerinin mülk edindiği, tapuladığı, sınır çizdiği yerde benim yalnızca bir geçişim olur. İkametim sabite tutunmaz; bir esintide soluklanırım. Bir mekâna yerleşmem, bir an’a teneffüs ederim. Bu nedenle varlığım parçalı bir gök gibidir: bir ucu dağların taş kesmiş kofluğuna, öteki ucu denizin sıvı ağırlığına aynı anda değer. Bu bir yurtsuzluk sanılacak denli serbest bir mekânda var olmak hâlidir; tüm coğrafyayı tek bir bedende duyumsamaktır.
Ben, bir başkasının tanıklığıyla doğrulanmam. Kendi içre duruşum, bir taşın içsel direnimi gibidir; dışarıdan bir sesin, bir bakışın sızamayacağı kadar kendine kapanmış, kendiyle mühürlenmiş bir varlık. Başkalarının gürültüsünden arınmış; sütün ilk anındaki o kör beyazlık gibi, kendiyle dolu. Bu yüzden alfabem farklıdır. Büyüyen bir yıldızın sessiz genleşmesi, bir hayvanın içgüdüsel gidip gelişlerindeki tereddütsüz mantık… Bunlar benim için insan sözünden daha geçerli, daha az yanılgı taşıyan birer söylemdir. Onlar varoluşu anlatmaz, doğrudan var olurlar. Ben de öyle.
Isınmak için bir başkasının ateşine, bir başkasının merhametine yönelmem. Benim ısım peşin bir takas, bir minnet borcu biçiminde doğmaz. O, yeryüzünün kuru teninden, ayağımın altındaki sararmış otların çıtırtısından kopardığım bir yalazdır; anlık, saf ve yalnızca bana ait. Rahmeti, bir çorba tasına sığmayacak kadar içsel bir tutuşmada, bu özhar ateşinde bulurum. Diyaloğum, canlılara dair o alışılagelmiş ritmin ötesindedir. En yakınım, nefesimi sese yontan şu odundur; o, benim sessizliğimin tercümanıdır.
Ve o odunu dudaklarıma götürdüğümde bir melodi üflemem. Coğrafyayı yeniden akort ederim. Sesim, boşluğu aramaz da sonucu doğuran titreşim olur. Nefesimle, dağ ile ova arasındaki o mutlak mesafeyi, o fiziksel gerçeği büzüştürürüm. Bir nefes dağlar içindir, onların değişmezliğini selamlar. Bir nefes ovalar içindir, onların sonsuz yayılışına katılır. O anda anlarsınız ki ben, bu manzaraya uzaktan bakan değilim. Ben, o manzaranın iki zıt yakasını bir araya getiren ve o birleşme anında var olan yankınının başlamadan önceki hâliyim. Bu gerilim; hakikatin, görünmeyenin, sesini taşın içinde gizleyen zamanın tensel nabzıdır. Ben bu nabzı duyarım: bir kayanın unutulmuş çatlağında yankılanan bin yıllık sessizlikte, ovayı örten ilk çiy damlasının düşerken kurduğu şiirde, göğe gözünü dikip kendi köksüzlüğünden yeryüzü yaratma kudreti arayan o devinimde. Ben, yerin nabzını ritme dönüştüren bir özne değilim teköz, eşanlıkla coğrafyayı hatırlatan bir iç sese dönüşürüm. Bu ses, ne yankı ne nida: o, sadece bir varoluşun kendiyle çarpışırken çıkardığı us teli salınımıdır.
Sarsılmaz yalvartıcı bir ahenk peşindeyim Kenarından köşesinden paslar fışkıran bir düşüncenin Hesaba katılmaksızın sızlatılan külfetin Kusurlarıma füsunlar kondurmasına izin vermeyeceğim*
Samet Polat
*Bu dizeler, Samet Polat’ın bir dergide yayımlanmış fakat kitabına alınmamış olan “Kiralık Karalamalar” adlı şiirinden alıntıdır.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Modern Avrupa düşüncesinin iki zıt kutbunu temsil eden Hegel ve Dostoyevski arasındaki ilişki dolaylı ancak bir o kadar da derin bir gerilime dayanır. László Földényi’nin Dostoyevski Sibirya’da Hegel Okuyup Gözyaşlarına Boğuldu başlıklı denemesi, bu gerilimin en keskin anını yani Dostoyevski’nin sürgün yıllarında Hegel felsefesiyle yüzleşmesini, yazarın düşünsel evrenini şekillendiren metaforik bir zirve olarak kurgular. Földényi’ye göre bu karşılaşma coğrafi bir sürgünün yanı sıra Hegel’in rasyonel tarih anlayışının dışında bırakılan bireyin trajedisinin de bir başlangıcıdır. Földényi’nin bu yorumlayıcı çerçevesini, Dostoyevski ve Hegel’in birincil metinleri ile Mihail Bahtin’in poetika üzerine görüşleri ışığında yeniden değerlendirmek, söz konusu felsefi ve edebî çatışmanın köklerini ve sonuçlarını nesnel bir zeminde ortaya koymayı gerektirir.
Tarihin Dışındaki Sürgün: Hegel’in Aklı ve “Ölüler Evi”nin Gerçekliği
Földényi’nin çalışmasının odağında, Dostoyevski’nin Sibirya’dayken Hegel’in Tarih Felsefesi’ni okuduğu ve bu okumanın yarattığı derin sarsıntı yer alır. Hegel için tarih, aklın (Us’un) kendini gerçekleştirdiği bir süreçtir ve bu süreçte her halkın bir rolü vardır. Ancak bazı coğrafyalar bu evrensel tarihin dışında kalır. Hegel’e göre Sibirya, bu “tarih-dışı” mekânlardan biridir; soğuk ve verimsiz bir “yüksek bölge” olarak “Dünya Tarihinin deviminden kesin olarak dışlanacak olan” bir coğrafyadır (Hegel, 2006, s. 66). Bu dışlanma, salt coğrafi bir tespitin ötesine geçerek metafizik bir hüküm sunar: Sibirya, Tinin kendini gerçekleştirdiği sahnenin bir parçası değildir.
Hegel için bireysel acı ve tarihdışı görünen coğrafyalar, Tinin evrensel yürüyüşünde nihayetinde aşılacak ve anlam kazanacak geçici negatif anlar (Aufhebung) olsa da Dostoyevski için bu somut ve aşılamaz acının kendisi, aklın kapsayamayacağı nihai gerçekliktir. Ölüler Evinden Notlar’da çizdiği Sibirya portresi, Hegel’in soyutlamasının tam karşıtıdır. Burası tarihsel bir boşluk değildir. Tersi bağlamda kendine özgü yasaları, ahlakı ve trajedileriyle yaşayan yoğun bir mikro-kozmostur. Dostoyevski, bu kapalı dünyayı “hiçbir şeye benzemeyen kendine özgü bir dünya” olarak tanımlar ve buradaki yaşamı “dipdiri bir ‘Ölüler Evi’” olarak niteler (Dostoyevski, 2012, s. 30). Bu evde mahkûmlar, Hegelci anlamda bir tarihsel öznellikten yoksun olsalar da kendi bireyselliklerini en uç sınırlarda deneyimlerler. Bu deneyim Dostoyevski’ye aklın açıklayamadığı bir gerçeklik alanı olduğunu ve bu alanın ancak yaşanarak anlaşılabileceğini öğretmiştir. Çatışma yalnızca felsefi düzlemde kalmaz, bir anlamda da teolojiktir. Hegel’in Tanrı’sı tarihin içinde, devletin ve kurumların rasyonel gelişiminde kendini açığa vuran Mutlak Tin’dir. Dostoyevski için ise Tanrı, tarihin ve mantığın dışında, kişisel acıda, merhamette ve akıldışı imanda bulunan, acı çeken İsa figürüdür. Földényi’nin de belirttiği gibi Dostoyevski’nin daha sonra “Eğer biri bana İsa’nın gerçekliğin dışında olduğunu kanıtlasaydı… ben gerçeklikle değil İsa’yla kalmayı tercih ederdim” (Földényi, 2022, s. 61) demesi, Hegelci sistemin tarihiçkin (immanent) Tanrı’sına karşı tarihaşkın (transcendent) bir inancın ilanıdır.
Yeraltı Adamı, Raskolnikov ve Hegelci Aklın Sapmaları
Sibirya’da yaşanan bu kopuşun felsefi sonucu, Yeraltından Notlar’da ete kemiğe bürünen “yeraltı adamı” karakteridir. Bu karakter, on dokuzuncu yüzyılın rasyonel egoizmine ve Avrupa aydınlanmasının getirdiği “kristal saray” ütopyasına karşı doğrudan bir polemiktir. Yeraltı adamı, Hegelci anlamda rasyonel bir düzene oturtulmuş, bireysel iradenin evrensel iradeyle uzlaştığı bir devleti (Hegel, 1991, s. 200-201) temelden reddeder. Onun isyanı, her şeyin hesaplanabilir olduğu, “iki kere ikinin dört ettiği” bir dünyaya karşıdır. O, bu matematiksel kesinliğin karşısına insan iradesinin keyfiliğini, hatta kendine zarar verme özgürlüğünü çıkarır. Yeraltı adamının, “karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye büsbütün boyun eğmeye de razı olamam” (Dostoyevski, 2020, s. 14) demesi, Hegel’in “zorunluluk” ve “yasa” kavramlarına doğrudan bir meydan okumadır.
Dostoyevski bu felsefi isyanı Suç ve Ceza’da daha da ileri bir noktaya taşır. Raskolnikov karakteri, Hegel’in “Dünya-Tarihsel Bireyleri” düşüncesinin tehlikeli bir yorumu olarak okunabilir. Hegel, Napolyon gibi figürlerin, Tinin daha yüksek bir amacını gerçekleştirmek için mevcut ahlak yasalarını çiğneyebileceğini ima eder. Raskolnikov, bu fikri kendi zihninde çarpıtarak insanları “sıradanlar” ve “olağanüstüler” olarak ikiye ayırır. Kendisini ikinci kategoriye yerleştirerek “yeni bir söz söylemek” adına kan dökme hakkına sahip olduğuna inanır (Dostoyevski, 2012, s. 319-320). Ancak Raskolnikov’un eylemi Hegelci bir tarihsel zorunluluktan değil, soyut bir aklın kibrinden doğar ve sonuçta onu tarihsel bir kahraman yapmayıp vicdan azabıyla parçalanmış, yalıtılmış bir birey yapar. Onun teorisinin çöküşü ve sonunda Sonya’nın temsil ettiği akıldışı iman ve sevgi yoluyla kurtuluşa yönelmesi, Dostoyevski’nin, soyut bir aklın bireysel vicdan ve ahlakın üzerinde hak iddia edemeyeceğine dair en güçlü edebî kanıtıdır.
Dostoyevski’nin Hegelci rasyonalizme karşı bu tutumu aynı zamanda 19. yüzyıl Rusya’sının entelektüel ikliminden de bağımsız değildir. Onun Batı Avrupa’nın soyut ve “ruhsuz” olarak gördüğü sistemlere yönelik eleştirisi, Slavcı düşünürlerin Batıcıların evrenselciliğine karşı Rus Ortodoks ruhunu, toprağı (pochva) ve halkın kolektif vicdanını (sobornost) savunmasıyla paralellik gösterir. Dostoyevski için Hegel’in sistemi Rus ruhuna yabancı, bireyi evrensel bir mekanizmanın dişlisi haline getiren Batılı bir kibrin ürünüdür. Dolayısıyla, onun isyanı hem felsefi hem de kültürel bir kökene sahiptir.
Çoksesli Roman: Monolojik Felsefeye Bir Cevap
Dostoyevski’nin Hegelci monolojik akla itirazı yalnızca felsefi bir düzlemde kalmaz, sanatsal formun kendisinde de yankı bulur. Bu noktada Mihail Bahtin’in “çoksesli roman” teorisi, bu iki düşünür arasındaki felsefi gerilimi anlamak için güçlü bir araç sunar. Bahtin, Dostoyevski’nin “yepyeni bir sanatsal düşünüş tipi yarattığını” (Bahtin, 2004, s. 45) ve bu düşünüş tipinin “bağımsız ve kaynaşmamış seslerin ve bilinçlerin çokluğu, tamamen meşru seslerin sahici bir çoksesliliği” (Bahtin, 2004, s. 48) olduğunu ortaya koyar. Bahtin’in bu tespiti, Dostoyevski’nin Hegel’e nasıl sadece tematik karşılık vermeyip yapısal olarak da bir cevap verdiğini gösterir.
Bu yapı Hegel’in felsefi sisteminin tam karşıtıdır. Hegel’in diyalektiği, tez ve antitezin bir sentezde aşıldığı, her şeyin nihayetinde Mutlak Tin’in monoloğuna dahil olduğu bir süreçtir. Oysa Dostoyevski’nin romanında her bir kahraman kendi “fikrinin” ve kendi “dünyasının” taşıyıcısıdır. Yazarın sesi bu seslerden yalnızca biridir ve nihai bir otorite iddiası taşımaz. Bu çoksesli yapının en parlak örneği Karamazov Kardeşler’dir. Bu roman aynı zamanda Hegelci aklın sekülerleştirdiği bir dünyada ortaya çıkan ahlaki boşluğu da en derinden sorgular. İvan Karamazov’un “Eğer Tanrı yoksa, her şey mubahtır” (Dostoyevski, 2016, s. 799) hipotezi, aşkın bir otoritenin yokluğunda ahlakın temellerinin ne olacağı sorusunu sorar. Bu, Földényi’nin de işaret ettiği gibi Hegel’in Tanrı’yı tarihe içkin kılmasıyla başlayan sürecin mantıksal bir sonucudur. İvan’ın isyanı, Zosima’nın imanıyla nihai bir senteze ulaşmaz; roman, bu iki kutbu sürekli bir gerilim içinde bırakır. “Büyük Engizisyoncu” bölümü, bu yapının bir mikrokozmosudur. Burada İsa’nın sessizliği, Engizisyoncu’nun güçlü ve mantıksal argümanları karşısında daha az güçlü bir ses değildir; aksine, bu sessizlik, Engizisyoncu’nun monoloğunu diyalojik bir gerilime sokar ve onu nihaileştirilmekten kurtarır.
Sonuç olarak László Földényi’nin yorumlayıcı çerçevesi, Dostoyevski’nin Sibirya deneyiminin, yazarın felsefi ve sanatsal yöneliminde radikal bir kırılma yarattığını göstermesi bakımından son derece isabetlidir. Hegel’in rasyonel ve monolojik sisteminin dışında bırakılan Dostoyevski, bu dışlanmaya hem içeriğiyle (yeraltı adamı, Raskolnikov) hem de formuyla (çoksesli roman) cevap vermiştir. O, aklın sınırlarını ve acının akıldışılığını bizzat deneyimlemiş biri olarak hakikatin tek bir bilinçte değil ancak birbirini tamamlamayan, birbiriyle bitimsiz bir diyalog içinde olan bilinçlerin çoğulluğunda var olabileceğini göstermiştir. Hegelci bütünlüğün dışında kalan bireyin trajedisi (kırılım), Dostoyevski’nin kaleminde isyankâr, patolojik ve hatta “ucube”leşen figürlere dönüşerek modern aklın ürettiği trajedinin en güçlü edebî kanıtı hâline gelmiştir. Bu, Dostoyevski’nin Hegel’in tarihine ve felsefesine verdiği en kalıcı ve en güçlü yanıttır.
Kaynakça
Bahtin, M. M. (2004). Dostoyevski poetikasının sorunları (C. Soydemir, Çev.). Metis.
Dostoyevski, F. M. (2012). Suç ve ceza (M. Beyhan, Çev.). Türkiye İş Bankası.
Dostoyevski, F. M. (2016). Karamazov kardeşler (N. Y. Taluy, Çev.). Türkiye İş Bankası.
Dostoyevski, F. M. (2020). Yeraltından notlar (N. Y. Taluy, Çev.). Türkiye İş Bankası.
Dostoyevski, F. M. (2012). Ölüler evinden notlar (S. Gürses, Çev.). Can.
Földényi, L. F. (2022). Dostoyevski Sibirya’da Hegel okuyup gözyaşlarına boğuldu (N. S. Soyöz & E. Güler, Çev.). Dergah.
Hegel, G. W. F. (1991). Hukuk felsefesinin prensipleri (C. Karakaya, Çev.). Sosyal.
Hegel, G. W. F. (2006). Tarih felsefesi (A. Yardımlı, Çev.). İdea.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Işık ve bulut… ikisi de bir şey anlatmaz ama ikisinin arasında sıkışan ben anlatırım. Anlatırken eksilirim. Zamanın kıyısında bekleyen bir cümleyim, söylenmemiş. Henüz olmamış yağmur gibi, çoktan geçmiş ışık gibi.
Bir şey bitiyor. Ama bitenin ardından gelen sessizlik, boşluk değil. Belirsizlik. Çünkü hiçbir şey sona ermez, her şey başka bir hâl alır (Inception‘a atıfla belki şöyle diyebilirim: hâl.geçişi → biçim.yenidenkur()). Gözüm gördüğünü isimlendirmek ister ama içim gördüğüyle yetinmez. Araf, gözümle içim arasındaki çatlakta büyüyor.
Bir kategori arıyorum.. bir tanım, bir yer.. Ama yer yok. Sadece geçiş. Geçişin kendisi bir yer mi olur? Olursa adı ne olur? Sanırım burada ad vermeyi bırakmak gerek. Varlık, adı reddettiğinde en çıplak hâliyle karşıma çıkıyor ve ben onu anlamaya değil, sadece ona tanıklık etmeye cesaret ediyorum. Gördüğüm şey bir anı durdurmak değil. Akanın içinden bir çatlak çekip çıkarmak. Bilincim bu kaosta yer arıyor ama yer bulamıyor ve belki yer bulamamak, en sahici varoluş biçimi.
Geçicilikle kurulan ilişki, barışa değil tanıma yönelir mi? Geçmekte olan, durulmayan bir yüzey sunar; üzerine düşünmek, sabitlenmeye direnmek demektir. Her şey akarken kavramlar da çözülür; dil bile bu çözülmeye eşlik etmek zorunda kalır. Eksilmek bir sonuç değil, bir yöntemdir. Boşluk yaratır ama bu boşluk edilgin değil: anlamı yeniden konumlandırmak için bir alan.
Soru kendinden önceki düşünceyi kesintiye uğratmaz; onun içinden açılır. Bu yüzleşme bir çözüm aramaz çünkü çözüm nihai bir duruş gerektirir, oysa burada her şey geçici. Tanım yitiminde bir duruş mümkünse o duruş ancak kendi adını reddedebilir. O zaman düşünce, sadece içe yönelmiş bir izleme değil, biçimsizliğin içinde biçim arama eylemine dönüşür. Bu eylem, kendini bilmenin değil, kendine boşluk tanımanın pratiğidir.
Yağmur henüz başlamadığı için, ışık henüz sönmediği için, ben de tam buradayım. Eşik. İsimsiz. Ama tanıklığımda yalnız değilim.
Samet Polat
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
hiç değişmedi san sen öyle dıştan gir içeri -göz göz olmuş-
ama yerinmez -çünkü kendi yerinde- ayrıca neden değişsin konum söyle yaşanırken hep ortak duyum
eğri bir çizgi dudak -acı gülümseyiş- her zaman vardı yanıltan
hiçdeğişmedisansenöyledıştan
Eray Canberk
Varlığın bir yüzeykabuğu vardır. Zaman, varlığın üzerine durmaksızın birikmiş izler ve yankılarla katmanlaşır. Her darbe, sadece bir temas sayılmaz; varlığın sınırlarını yeniden çizen bir ontolojik müdahaledir. Her bakış, varlığın kendi gövdesine yönelttiği bir iç soru gibi işler. Yanlış anlaşılmalar ise varlığın kendilik arayışına çarpan yankısız seslerdir. Tüm bu yoğunluk, dışa yönelmiş bir kabuk üretir. Bir iskelet, bir zaman tortusu. Bu dış yapı, varlığın kendini savunmakla kalmayıp kendini yeniden tanımladığı bir sınır çizgisine dönüşür. Dışarıdan bakan göz için pürüzsüz, yekpare ve değişime mühürlü görünen bir cephe. Bu, bir yanılsama zırhıdır; kasıtlı bir sadelik, bilinçli bir matlıktır. Karşıdakine ve belki de ondan daha çok kendimize tekrarladığımız bir telkinle, “hiç değişmedi san” süreçdalgası ile katılaştırılır. Bu yüzey bir davetsizlik, bir duvardır. Onun görevi yansıtmak, içeriye dair hiçbir iz vermeden gelen ışığı olduğu gibi geri göndermektir. Değişimin ve akışkanlığın hüküm sürdüğü bir dünyada, değişmezlik iddiası en büyük gizdokudur.
Ama her duvarın, ne kadar sağır örülürse örülsün, bir ardı bulunur. O pürüzsüz sanılan cephenin ardına geçildiğinde, katı bir kütle değil, “göz göz olmuş” bir içcoğrafya başlar. Bu, bir süngerin ya da bir mercanın yapısı gibidir; yaşanmışlığın içeri sızarak oluşturduğu boşluklardan, kanallardan, dehlizlerden. Bu, varlığın zedelenmeyle değil, temasla şekillenen iç mimarisidir. Her iz, bir çatlak değil; içe doğru açılan bir yankı yüzeyidir. Zaman, bu boşluklarda kendini yankılatır. Her bir gözenek, dünyayı içeri alıp onu tartan ama asla tam olarak sindirmeyen bir algı süzgecidir. Bu delikli yapı yerinmez çünkü o bir sonuçtur. Varlığın, sayısız etkileşimin ardından “kendi yerinde” bulduğu, dengeye ulaştığı özgün formudur. O tamamlanmıştır.
Bu içsel konumun değişmesi için bir sebep, bir zorunluluk yoktur. Çünkü onu var eden şey kişisel bir arıza, biricik bir trajedi değil, var olmanın kendisinden damıtılan o ezelî “ortak duyum”dur. Acının, yitirmenin, anlam arayışının, zamanın geri döndürülemezliğinin yarattığı temel insani frekanslar sabit kaldıkça bu frekanslara cevap olarak şekillenmiş içcoğrafyanın da temel yapısı değişmez. “Konum” neden değişsin ki? Zemin aynı zemindir. Geriye çekilmiş sayılmaz. Oyunun damarına işleyen ritmini kavramış bir varlık, adım attığı noktada artık durmaz, tartmaz, yerini sorgulamaz. Bulunduğu zemin, karar ürününün ötesinde, zamanın içinde özümsenmiş bir eşiktir. Bu hâl, teslimiyetin ötesinde varoluşla kurulan içsel bir anlaşmadır.
Bu iki katman –sert dış kabuk ve gözenekli iç dünya– arasındaki kaçınılmaz gerilim, dışarıya yalnızca tek bir, neredeyse fark edilemez bir iz bırakır: dudağın aldığı o “eğri çizgi.” O acı gülümseyiş, içerideki karmaşık yapının yüzeye sızan tek buharıdır. Ama bu sızıntı bile bir yanıltıcıdır; bir haindir. Bir ipucu verir gibi yapar ama aslında zırhı daha da sağlamlaştırır. Çünkü bakan göz, o gülümsemeyi basit bir duyguya –hüzün, istihza, yorgunluk– yorarak durumu çözdüğünü sanır. Oysa o eğrilik bir duygunun denemez, bir yapının işaretidir. İçerideki binlerce gözeneğin toplam basıncının, dışarıdaki tek bir çizgide kendini ele verme biçimidir. Böylece en derindeki gerçek, en bariz görünen işaretle gizlenmiş olur.
O boşluksuz, tek nefeslik tekrar: “hiçdeğişmedisansenöyledıştan”. Bu, nefes almadan söylenen bir kendini koruma büyüsüdür. O acı gülümseyişle dışarı sızan sırrın ardından duvarı alelacele sıvamak, çatlağı kapatmaktır. Bu, karşıdakine söylenmiş bir sözden çok, içeriye yani o gözenekli dünyaya yapılmış bir uyarıdır: Sakın kendini daha fazla açma. Bu, kapının sürgüsünün çekilme sesidir.
Kara tahta gibi ayakta durur uslanmalarım Korkarım çıkmaya, korkarım çıkmaktan*
Samet Polat
*Bu dizeler, Samet Polat’ın şiir kitabına alınmamış “Yaşlambaç” adlı şiirinden alıntıdır.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Modern Türk Edebiyatının Fransız Kaynakları: Sanatsal İnşa ve Kimlik Sorgulaması
Gül Mete Yuva’nın Modern Türk Edebiyatının Fransız Kaynakları adlı çalışması, 19. yüzyıl Türk edebiyatının Batı ile kurduğu ilişkiyi, alışılagelmiş “tesir” veya “etkilenme” paradigmalarının sınırlarını aşarak metinlerarası bir diyalog, sanatsal bir yeniden inşa ve kimliksel bir müzakere süreci olarak konumlandırır. Eserin temel sorunsalı, bu edebî yönelimin yüzeysel bir taklitten ibaret olmadığını, bilakis Fransız kaynaklarının Türk yazarlar tarafından nasıl alımlandığı, dönüştürüldüğü ve yeni bir edebiyat dilinin, estetiğinin ve yazar kimliğinin inşasında nasıl kurucu bir rol oynadığını ortaya koymaktır. Yuva, çalışmasının amacını “bu olgunun niçini ve nasılı üzerinde durduktan sonra esas olarak bu yeni kaynakla kurulan ilişkileri edebi metinlerin içine girerek izlemeye, sorgulamaya çalışmak” (s. 13) olarak belirler. Bu yaklaşım, edebî metinleri pasif birer alıcı olarak değil, kaynak metinlerle aktif bir diyaloğa giren, onları yorumlayan ve bu süreçte hem kendilerini hem de kaynaklarını yeniden üreten dinamik yapılar olarak ele alır.
Aktarım Yollarının Dönüşümü
Çalışmanın ilk bölümü, Tanzimat’la başlayan ve Edebiyat-ı Cedide ile zirveye ulaşan süreçte Fransız edebiyatıyla kurulan ilişkinin niteliğindeki temel dönüşümü gözler önüne serer. Başlangıçta bu ilişki, pragmatik ve faydacı bir zemine oturur. Şinasi ve Namık Kemal gibi öncü isimler için Fransızca ve Fransız edebiyatı, çökmekte olan bir imparatorluğu canlandırmak, toplumu eğitmek ve yeni kavramları (vatan, hürriyet, medeniyet) dolaşıma sokmak için bir araçtır. Bu dönemde yapılan çeviriler ve uyarlamalar, kaynak metne sadakatten çok, onu yerel kültüre ve okurun anlama düzeyine adapte etme kaygısı taşır. Yuva’nın belirttiği gibi, Fénelon’un Telemak çevirisinin temel amacı “hikmet” aktarmak ve “tedbir-i mülk kavaid-i külliyesini” (s. 64) öğretmektir. Bu evrede, “öteki” olarak görülen Batı kültürü, hem bir model hem de kimliği tehdit eden bir unsur olarak algılanır; bu nedenle aktarım, kontrollü ve seçici bir biçimde gerçekleşir.
Bu aktarım sürecinin kendisi de paradoksal bir şekilde Batılı yöntemlerden etkilenir. Yuva, Şinasi’nin Paris’te oryantalistlerle kurduğu yakın ilişkiye dikkat çekerek bu durumu “Doğuluların oryantalizmi” (s. 26) olarak kavramsallaştırır. Şinasi, Silvestre de Sacy gibi Fransız oryantalistlerin Doğu metinlerini Batılı okur için anlaşılır parçalara ayırarak sunma yöntemini benimser ve bu metodu Fransız edebiyatını Türk okuruna sunmak için kullanır. Bu durum, Osmanlı aydınının kendi kültürüne ve aktarım yöntemlerine dahi Batı’nın oluşturduğu bir çerçeveden yani “öteki”nin gözünden bakmaya başladığı karmaşık bir kimliksel durumu ortaya koyar. Dolayısıyla Batı’dan yapılan aktarım, yalnızca içerikle sınırlı kalmaz, aktarımın metodu dahi Batılı bir anlayışla yeniden şekillenir.
Edebiyat-ı Cedide ile birlikte bu faydacı yaklaşım yerini estetik bir sahiplenmeye bırakır. Artık hedef, toplumu eğitmekten çok, “sanat için sanat” ilkesi doğrultusunda edebiyatı kendi özerk alanında yetkinleştirmektir. Bu yeni nesil için Fransız edebiyatı yalnızca faydalanılacak bir kaynak olmayıp bizzat içine yerleşilecek, estetik ve duyuşsal olarak içselleştirilecek bir dünyadır. Halit Ziya’nın anılarında belirttiği gibi bu dönem yazarları “köprüden sonra yolun sarahaten garba doğru uzanmasına iman etmişlerdi” (s. 88). Bu “iman”, Fransız edebiyatıyla kurulan ilişkinin niteliğini kökten değiştirir.
Bu estetik sahiplenmenin en somut taşıyıcısı ise Servet-iFünun dergisinin kendisidir. Yuva’nın vurguladığı gibi, dergi yalnızca edebi metinlerin yayımlandığı bir platform değil, aynı zamanda Batılı bir görsel ve kültürel atmosfer yaratan bir araçtır (s. 104). Derginin Latin harfleriyle yazılmış başlığı, Avrupa’dan ithal edilen gravürlerin ve fotoğrafların (çoğunlukla Fransızca altyazılarla) kullanımı, modern bir mizanpaj anlayışı, okuru doğrudan Batılı bir estetiğin içine çeker. Özellikle Avrupa dergilerinden alınan resimlerin altına şiirler yazma pratiği (“tabloaltı şiirleri”), görsel ve edebi üretimin nasıl iç içe geçtiğini ve Fransız kültürünün yalnızca bir fikir kaynağı değil, aynı zamanda somut bir sanatsal model olarak nasıl benimsendiğini gösterir. Böylece Servet-i Fünun, Edebiyat-ı Cedide’nin Batı’ya olan “iman”ının maddi bir kanıtı haline gelir. Aktarma araçları da bu doğrultuda dönüşür. Basit taklit ve serbest uyarlama yerini, kaynak metnin ruhunu ve formunu anlamaya ve onu yeni bir dilde yeniden yaratmaya yönelik daha karmaşık stratejilere bırakır.
Halit Ziya Örneği
Yuva, Fransız edebiyatıyla kurulan bu yeni ve derin ilişkinin en somut yansımasını dildeki dönüşümde, özellikle de Halit Ziya Uşaklıgil’in nesrinde tespit eder. Yazar, bu süreci “Türkçenin Fransızcalaşması” (s. 142) olarak adlandırır ve bunun basit bir kelime transferinin çok ötesinde, sözdizimsel bir yeniden yapılanma olduğunu örneklerle kanıtlar. Halit Ziya’nın kaleminde Türkçe, Fransızcanın cümle yapısına, edat kullanımına ve deyimsel mantığına yaklaşır. Örneğin, Türkçede bulunmayan belirsiz tanımlık (article indéfini), “bir” kelimesine yeni işlevler yüklenerek adeta icat edilir: “Bugün Nihal’in en sakin bir günü oldu” (s. 150) gibi kullanımlar, standart Türkçenin yapısına aykırı olsa da cümlenin Fransızca bir mantıkla kurulduğunu gösterir. Benzer şekilde, “iki elleriyle babasının iki ellerini tuttu” (s. 153) örneğinde olduğu gibi, sayı sıfatıyla birlikte kullanıldığı halde ismin çoğul eki alması, Fransızcadaki isim-sıfat uyumunun bir yansımasıdır.
Bu dilsel dönüşüm yalnızca gramerle sınırlı kalmaz. Fransızca deyimler anlamlarıyla birlikte Türkçeye aktarılır: “Başını kırmak isteyen sualler” (la question qui casse la tête), “göğsü şişkin” (poitrine gonflée), “beynini kurşunla yakan bir baba” (brûler la cervelle) (s. 144-146) gibi ifadeler, Halit Ziya’nın anlatısına Batılı bir duyuş ve ifade biçimi kazandırır. Bu üslup, yazarın hayran olduğu Goncourt Kardeşler’in “sanatçı üslubu” (écriture artiste) arayışının bir parçasıdır ve dili, yalnızca bir iletişim aracı olmaktan çıkarıp estetik bir nesneye dönüştürme çabasını yansıtır.
Metinlerarası Diyaloglar
Gül Mete Yuva, çalışmasının en yetkin bölümünde, Tevfik Fikret ve Halit Ziya’nın eserlerini bir atölye çalışması gibi ele alarak Fransız kaynaklarla kurdukları somut diyalogları deşifre eder.
Tevfik Fikret’in Şiirsel Sentezi: Fikret, farklı Fransız şairlerinin estetik ve tematik unsurlarını kendi şiirinde birleştiren bir sentez ustası olarak sunulur. Musset’den romantik bireyin acılarını ve “lisan-ı rûh” olarak şiir anlayışını alır. Hugo’dan toplumsal duyarlılığı, ilerlemeye olan inancı ve “Han-ı Yağma” gibi şiirlerinde görülen isyan tonunu devralır (s. 215-218). Coppée, ona gündelik hayatı, sıradan insanı ve sefaleti şiirin konusu yapma cesaretini verir. Ancak Yuva’nın en dikkat çekici tespiti, Fikret’in Baudelaire ile kurduğu, genellikle gözden kaçırılan derin bağdır. Fikret’in “Sis” şiirindeki ahlaki çöküş içindeki modern şehir tasviri, Baudelaire’in kasvetli Paris’iyle; “Gayya-yı Vücud”daki tiksinti ve iğrenme, “Bir Leş” şiirindeki estetikle; “Çirkin” şiirindeki güzellik normlarına başkaldırı ise yine Baudelaireci bir duyuşla rezonansa girer (s. 234-258). Fikret, bu kaynakları pasifçe taklit etmez; onları kendi sanatsal projesi içinde yeniden yoğurarak Türk şiirine yeni bir form ve içerik kazandırır.
Halit Ziya’nın Romancı Mimarisi: Halit Ziya, modern Türk romanını kurarken Fransız realist ve natüralist romanının mimarisini kendine model alır. Yuva, Mai ve Siyah’ın bir “eğitim romanı” olarak Flaubert’in Duygusal Eğitim’i ve Balzac’ın Kayıp Hayaller’i ile aynı soyağacına ait olduğunu gösterir. Ahmet Cemil’in sanatçı olma hırsı ve trajik sonu, bu romanların kahramanlarının yazgısını paylaşır (s. 282-285). Aşk-ı Memnu ise daha karmaşık ve katmanlı bir metinlerarası ilişki sunar. Bihter karakteri, Flaubert’in Emma Bovary’si ile derin psikolojik ve tematik paralellikler taşır. Evlilikteki tatminsizliği, yasak aşka sürüklenişi ve trajik sonu, Madame Bovary’nin temel izleğini takip eder. Yuva, Bihter’in Behlül’e teslim olduğu sahne ile Emma’nın Rodolphe’a teslim olduğu sahneyi karşılaştırarak, Halit Ziya’nın Flaubert’in anlatı tekniğini nasıl bir ustalıkla kendi metnine taşıdığını ortaya koyar (s. 358-362). Aynı şekilde, Nihal karakterinin babasına olan tutkulu bağlılığı ve “modern” genç kız kimliği, Goncourt Kardeşler’in Renée Mauperin’indeki baba-kız ilişkisiyle çarpıcı benzerlikler gösterir (s. 347-352). Halit Ziya, bu modelleri kullanarak yalnızca karakterler yaratmakla kalmayıp roman sanatının kendisini yani karakter derinliği, psikolojik gerçekçilik, olay örgüsü ve sembolik yapı gibi unsurları Türk edebiyatına taşır.
Sonuç itibarıyla Gül Mete Yuva’nın çalışması, modern Türk edebiyatının doğuşunu, Fransız edebiyatıyla kurulan tek yönlü bir “etkilenme” ilişkisi olmaktan çıkararak karmaşık, yaratıcı ve dönüştürücü bir diyalog olarak yeniden okumamızı sağlar. Bu süreç, bir eksiklik veya gecikmişlikten ziyade yeni bir edebî kimliğin inşasındaki kurucu ve dinamik bir unsur olarak belirir. Türk yazarları, Fransız kaynakları bir ayna gibi kullanarak hem kendilerini hem de edebiyatlarını yeniden tanımlamışlardır.
Samet Polat
Kaynakça
Yuva, G. M. (2017). Modern Türk edebiyatının Fransız kaynakları. İletişim.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Türk edebiyatının 1950 kuşağı öykücülüğünün önemli isimlerinden Nezihe Meriç, eserlerinde yarattığı kadın karakterlerin iç dünyalarına, gündelik yaşamın sıradan anlarına ve bireyin toplum içindeki varoluş sancılarına yönelik derinlikli bakışıyla kendine özgü bir yer edinmiştir. Yazarın ileri yaşlarında kaleme aldığı ve uzun bir yazım sürecinin ürünü olan Alacaceren (2003) romanı, onun yazarlık serüveninde hem biçimsel arayışların hem de tematik yoğunluğun ulaştığı yetkin bir örnek olarak karşımıza çıkar. Roman, parçalanmış bir ailenin geride bıraktığı iki kız kardeşin, Bengi ve Gün’ün, ayakta kalma mücadelesini ve kimliklerini inşa etme süreçlerini konu edinir. Ancak bu süreç, olayların kronolojik bir sırayla aktarıldığı geleneksel bir anlatı yapısıyla sunulmaz. Alacaceren, merkezine aldığı ana karakter Bengi’nin bilincini ve belleğini birincil düzenleyici ilke olarak kullanır; geçmiş ve bugün arasında mekik dokuyarak kayıp, anı ve kendini yaratma izleklerini iç içe geçirir.
Bu yazı, Alacaceren romanının, parçalanmış ve anımsamalarla yeniden kurulan anlatı yapısı aracılığıyla istikrarlı bir aile birliğinin yokluğunda kimliğin nasıl oluştuğunu araştırdığını öne sürmektedir. Romanın biçimsel yenilikleri yalnızca teknik bir deneme olmanın ötesinde, travma, kayıp ve bellek temalarıyla organik bir bağ kurar. Bu incelemede, romanın yapısal kurgusunu çözümlemek için Mehmet Rifat’ın yapısalcılıktan esinlenen anlatı çözümleme yaklaşımlarından yararlanılacak; karakterlerin varoluş mücadeleleri ve anlatının katmanlı yapısı, Berna Moran’ın özellikle 1980 sonrası Türk romanı için yaptığı üstkurmaca ve yenilikçi anlatı saptamaları çerçevesinde değerlendirilecektir.
1. BÖLÜM: ANLATININ YAPIÇÖZÜMÜ: ZAMAN, MEKÂN VE SES
Alacaceren, doğrusal bir olay örgüsünü takip etmek yerine, kahramanın zihnindeki çağrışımlarla ilerleyen dağınık ve parçalı bir yapı sergiler. Bu yapı, modern anlatılarda travmanın belleği işleyiş biçimini yansıtan bir travmaanlatısı özelliği gösterir. Travma, belleği kronolojik akışından kopararak onu kesintili, döngüsel ve anlık parlamalarla çalışan bir mekanizmaya dönüştürür. Romanın “Sabahlardan Bir Sabah”, “Bir Başka Sabah”, “Ah! Güzel Sabahlar da Vardı” gibi başlıklarla bölünmesi, karakterin geçmişi bütünlüklü bir şekilde değil, zihninde iz bırakmış anlar aracılığıyla yeniden yaşadığını gösterir. Mehmet Rifat’ın belirttiği gibi bir yazınsal metnin evreni, “birbirinden bağımsız biçim ve anlam birimlerinin aynı bağlam içine girerek birbiriyle çatışmasını, giderek kaynaşmasını gerçekleştiren değerler” bütünüdür (Rifat, Roman Kurgusu ve Yapısal Çözümleme, s. 15). Alacaceren’de bu değerler, Bengi’nin travmatik geçmişinin bilincindeki kesintili ve düzensiz doğasını yansıtan an parçacıklarıyla kurulur.
Romanın dikkat çekici yapısal özelliklerinden biri anlatıcının kimliğidir. Anlatı, yazar olduğu sezdirilen bir sesin, yaratım sürecine dair düşünceleriyle açılır: “Onun adı Bengisu. Düşünüyorum da, bu adı ona dedesi koymuştur. Zamanla, ‘su’ düşmüş, Bengi kalmış” (Meriç, Alacaceren, s. 7). Bu ses, roman boyunca karakteriyle arasında duygusal bir bağ kurar, onu anlama ve sevme çabasını okurla paylaşır: “Bengisu! Ben bu Bengi’yi çok seviyorum. Onu düşünürken, onu yazmak için irdeleyip dururken içimde, hep bir sızı oluşuyor” (s. 7). Yazar-anlatıcı, Bengi’nin öyküsünü onunla “beraber kotarmak” istediğini belirterek metnin kurmaca kimliğini en başından açık eder. Bu üstkurmaca tavır, okuru edilgen bir alımlayıcı konumundan çıkarıp yaratım sürecinin bir tanığı haline getirir. Anlatıcının bu müdahaleleri, romanın sadece bir hikâye anlatma aracı olmadığını, yazma eyleminin kendisini de sorgulayan bir metin olduğunu gösterir.
Zaman kurgusu da bu parçalı yapıyla uyumludur. Bengi’nin zihninde geçmiş anlar, şimdiki zamandaki bir uyaranla tetiklenir. Annesinin evdeki varlığı, onu geçmişteki terk ediliş sabahına götürür. Babasının dağınık hâli, onunla geçirdiği hem hüzünlü hem de düşsel anları canlandırır. Mekân kullanımı da bu durumu destekler. Ev, Bengi için sadece bir barınak kozmosundan çıkarak kayıp düzeni yeniden kurmaya çalıştığı, anılarını sakladığı kutsal bir alandır. Evi sürekli düzenlemesi, eşyaların yerini değiştirmesi aslında dağılmış ailesinin ve parçalanmış belleğinin yarattığı boşluğu doldurma çabasının bir simgesidir.
2. BÖLÜM: KİMLİK İNŞASI VE VAROLUŞ MÜCADELESİ
Alacaceren, merkezine aldığı karakterlerin kimliklerini, aile kurumunun çöküşü ve bunun yarattığı boşluk üzerinden inceler. Bengi, romanın merkezindeki “kurucu” kimliktir. Anne ve babasının evi terk etmesiyle birlikte küçük yaşına rağmen kardeşi Gün’e annelik yapmak zorunda kalır. Onun kimliği kayıplar ve sorumluluklar üzerine inşa edilmiştir. Asım Bezirci, Nezihe Meriç’in karakterlerinin genellikle “toplum içinde bir dayanakları” olmadığını ve “yarınlarından da umutlu” olmadıklarını belirtir (Bezirci, Nezihe Meriç, s. 85). Bengi de bu tanıma uyar; ancak o, umutsuzluğa teslim olmak yerine kendi düzenini kurarak bir direniş gösterir. Onun evle, eşyalarla, sofra kurmakla kurduğu ilişki, dağılan dünyasına karşı bir anlam ve düzen yaratma çabasıdır. O, “sessiz bir akarsu gibi, hiç belli etmedi kendini. On iki, on üç yaşındayken, evin aşçısı olmamış mıydı?” (Meriç, Alacaceren, s. 12). Kardeşi Gün ise bu süreçte hem Bengi’nin sorumluluğunun bir nesnesi hem de onun varoluş mücadelesinin en somut nedenidir. İki kardeş arasındaki dinamik, aynı travmatik başlangıca verilen farklı tepkileri ve birbirine tutunarak hayatta kalma çabasını simgeler.
Dede karakteri bu kimlik inşası sürecinde Bengi’nin tutunduğu en önemli daldır. O, yalnızca bir aile büyüğü etiketi yüklenmez, estetik zevkleri, kültürü, sevgisi ve bilgeliğiyle kaybolan düzeni ve güveni temsil eden idealize edilmiş bir figürdür. Bengi’nin belleğindeki dede, “inceliklerle donanmış biri” (s. 7) olarak canlanır. Dedenin ölümüyle birlikte bu sığınak da ortadan kalkar ve iki kardeş tamamen kendi başlarına kalırlar.
Anne ve baba ise “yokluklarıyla” var olan karakterlerdir. Bengi’nin zihninde anne, “konuk” olarak tanımlanır: “Evde konuk var! Anne sözcüğüyle, konuk sözcüğünün yan yana gelmesinden çıkan, irkiltici duyguyu bastırıp, küçük bir telaşlanma yaşıyor” (s. 11). Baba ise alkolizme sığınmış, düşler dünyasında yaşayan trajik bir figürdür. Bu iki karakterin yokluğu, Bengi’nin erken olgunlaşmasının ve kendi kimliğini yaratma zorunluluğunun temel nedenidir.
3. BÖLÜM: ÜSTKURMACA VE YAZMA EYLEMİ
Alacaceren’i Nezihe Meriç’in diğer eserlerinden ayıran en temel özelliklerden biri, anlatının kendi kurmaca doğasını sürekli olarak sergilemesi ve yazma eylemini romanın merkezine yerleştirmesidir. Berna Moran, 1980 sonrası Türk romanında gözlemlediği köklü değişimin “gerçekçiliğin terkedilip postmodernist çizgide yeni bir anlatı türünün doğuşu” olduğunu belirtir (Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış III, s. 10). Moran’ın bu tespiti yaptığı 1994 yılından sonra yayımlanan Alacaceren (2003), bu eğilimlerin Meriç gibi bir yazarın kaleminde nasıl olgunlaştığını gösteren bir örnektir. Moran’a göre, “Gerçekçi yazar anlattığı şeylerin kurmaca bir dünyada geçtiğini unutturmak ister okura. (…) Postmodernist yazar ise romanın gerçek dünyayı yansıtmayan bir sözcükler dünyası olduğunu açıkça belli eder okura” (Moran, a.g.e., s. 56). Nezihe Meriç de Alacaceren’de tam olarak bunu yapar.
Anlatıdaki asıl katmanlı yapı, romanın kahramanı Bengi’nin de bir yazar olmaya karar vermesiyle kurulur. Bu, Mehmet Rifat’ın “ayna tekniği” olarak da adlandırdığı mise en abyme yapısını akla getirir (Rifat, Roman Kurgusu ve Yapısal Çözümleme, s. 36). Bengi’nin yazmaya başladığı roman kendi hayatının bir yansımasıdır. Bu durum, yazar Nezihe Meriç’in Alacaceren’i yazma süreciyle bir paralellik kurar. Bengi, yazma sürecinde kendi hayatıyla kurmacası arasındaki ilişkiyi sorgular: “Yalnız, bir konuda, ikircime düşüyordu Bengi. Bu yazdıkları kendi yaşamı mı, yoksa, roman kişilerinin mi, biraz karıştırıyordu. Kendi yaşamına hiç benzemeyen, ama ondan, çok renkler, izler, sesler taşıyan bir metin üretiyordu” (s. 28). Bu sorgulama, yazarın yaratım sürecindeki temel sorunsallarından birini yani yaşam ve kurmaca arasındaki geçirgenliği doğrudan metnin içine taşır.
Romanın sonunda Nezihe Meriç, anlatıcı kimliğini tamamen bir kenara bırakarak doğrudan okura seslenir. Metnin 1970’li yıllarda tasarlandığını ancak ülkenin içinde bulunduğu siyasi karmaşanın (“Memlekette terör vardı. Sıkıyönetimler, yasaklar, tutuklanmalar, işkenceler, yolsuzluklar…”) yazma sürecini sekteye uğrattığını açıklar (s. 77). Semih Gümüş’ün de belirttiği gibi bu türden yazar müdahaleleri, anlatının “bir metin olarak nasıl var olduğu sorusunu” okurun zihnine taşıyarak metni çok katmanlı hale getirir (Gümüş, Başkaldırı ve Roman, s. 44). Meriç’in metnin kurmaca çerçevesini kırarak dış dünyadaki gerçekliğe gönderme yapması bu bağlamda anlam kazanır. Yazar, romanı bitmemiş, ucu açık bir yapı olarak sunar ve tamamlama görevini okura devreder: “İstiyorum ki, bu yazdıklarımı okuyup sevenler, işi sürdürsünler gönülleri nasıl çekerse. Eksikleri tamamlayıp, geri kalanını dokusunlar, kendileri için” (s. 78).
SONUÇ
Nezihe Meriç’in Alacaceren romanı, yazarın edebiyat serüveninin olgunluk dönemine ait, hem biçimsel hem de tematik olarak zengin bir yapıttır. 1950 Kuşağı’nın bireyci ve varoluşçu temellerinden beslenmekle birlikte roman, doğrusal olmayan, bellek ve çağrışım eksenli anlatı yapısıyla bu kuşağın gerçekçi anlatım biçimlerinden belirgin bir şekilde ayrılır. Bu parçalı yapı yalnızca biçimsel bir tercihle kısıtlı kalmayacak şekilde parçalanmış bir ailenin çocukları üzerindeki psikolojik etkileri ve bu travmatik zeminde filizlenen kimlik arayışını yansıtan işlevsel bir araçtır.
Romanın özgün yanı, kurmacanın sınırlarını zorlayan üstkurmaca tekniğidir. Yazarın metne doğrudan müdahalesi ve kahramanın da bir yazara dönüşmesi, Alacaceren’i yalnızca bir hikâye olmaktan çıkarıp yazma eyleminin kendisi üzerine düşünen felsefi bir metne dönüştürür. Nezihe Meriç bu romanıyla, bireyin iç dünyasındaki ince titreşimleri yakalamadaki yetkinliğini biçimsel bir arayışla birleştirerek Türk romanına katkıda bulunur. Romanın ucu açık bırakılan sonu, metnin okurun zihninde yaşamaya devam etmesini sağlayarak edebiyatın dönüştürücü ve yaratıcı gücünü ortaya koyar.
KAYNAKÇA
Bezirci, A. (1999). Nezihe Meriç. Evrensel.
Gümüş, S. (2008). Başkaldırı ve roman. Can.
Meriç, N. (2019). Alacaceren. Yapı Kredi.
Moran, B. (1994). Türk romanına eleştirel bir bakış III: Sevgi Soysal’dan Bilge Karasu’ya. İletişim.
Rifat, M. (2012). Roman kurgusu ve yapısal çözümleme: Michel Butor’un Değişim’i. Yapı Kredi.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Gerçek, Selim Nüzhet. Meçhul Kuvvetlere Kurban. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2021.
Meçhul Bir Yazarın Meçhul Romanı: Selim Nüzhet Gerçek ve Meçhul Kuvvetlere Kurban
Türk edebiyatı tarihinin zengin ve karmaşık dehlizlerinde bazı eserler ve yazarlar, hak ettikleri ilgiyi görmeden uzun yıllar boyunca gölgede kalır. Selim Nüzhet Gerçek’in Ahmet Kâmil müstearıyla 1922 yılında İleri gazetesinde tefrika ettiği Meçhul Kuvvetlere Kurban adlı polisiye romanı tam da bu türden âdeta kendi isminin kaderini yaşayan “meçhul” bir hazinedir. “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi (1831-1928)” başlıklı kapsamlı proje sayesinde yaklaşık bir asır sonra yeniden gün yüzüne çıkarılan bu eser, ilk bakışta dönemin popüler “Egyptomania” (Mısır humması) akımından beslenen, kilitli bir odada işlenmiş esrarengiz bir cinayeti konu alan sürükleyici bir polisiye gibi görünür. Ancak metnin katmanları aralandığında Meçhul Kuvvetlere Kurban‘ın, basit bir “katil kim?” sorusunun çok ötesinde modernleşen bir toplumun hakikat, adalet, bellek ve ahlak ile olan sancılı ilişkisini sorgulayan sofistike bir metin olduğu ortaya çıkar. Roman, yazarının entelektüel kimliğinin derin izlerini taşıyarak 1920’ler Türkiye’sinin popüler kültürü ile yüksek entelektüel tartışmaları arasında özgün bir köprü kurar. Bu çalışma, Meçhul Kuvvetlere Kurban‘ı, yayımlandığı 1922 yılının kültürel ve siyasi gerilimlerini yansıtan akıl ile hurafe, kanun ile vicdan, Doğu ile Batı arasındaki çatışmaları merkezine alan ve nihayetinde adaletin doğasına dair radikal bir sorgulama sunan modern bir metin olarak konumlandırmayı amaçlamaktadır.
Romanın yeniden keşfi, yalnızca Türk polisiye edebiyatının soyağacına yeni ve önemli bir halka eklemekle kalmaz, bununla paralel olarak erken Cumhuriyet döneminin kültürel atmosferini anlamak için de zengin bir kaynak sunar. Selim Nüzhet Gerçek gibi bir yanda basın ve tiyatro tarihi üzerine titiz çalışmalarıyla tanınan bir “matbuat tarihçisi” ve arşivci, diğer yanda ise popüler okurun nabzını tutan bir tefrika yazarı kimliğine sahip bir entelektüelin kaleminden çıkmış olması, esere özgün bir derinlik katmaktadır. Romanın merkezindeki temel çatışma yani kanıta dayalı, akılcı bir soruşturma yürüten dedektif İhsan Avni ile Antik Mısır mitolojisinden, ispritizmadan ve “meçhul kuvvetler”den medet uman karakterler arasındaki gerilim, aslında yazarın kendi entelektüel kişiliğinde barındırdığı ikiliğin bir yansıması olarak okunabilir. Bir yanda arşivlerin ve belgelerin somut gerçekliğine dayanan tarihçi Selim Nüzhet (romandaki dedektif İhsan Avni’nin rasyonel dünyası), diğer yanda ise okurun hayal gücünü ve merakını kamçılayan sansasyonel kurgular yaratan Ahmet Kâmil (Agâh Paşa’nın gizemli ve metafizik dünyası) vardır. Bu bağlamda roman, Gerçek’in yüksek kültür ile popüler kültür, olgu ile kurgu arasındaki salınımını yansıtan meta-kurgusal bir metne dönüşür. Romanın sonunda, rasyonel soruşturmanın ulaştığı somut “suçlu”nun, insani ve duygusal bir motivasyonla (namus ve ailenin saadeti) aklanması, belki de Gerçek’in, tarihsel olguların tek başına insan hakikatini kavramadaki sınırlarına dair ince bir yorumudur. Bu eser, bu yönüyle kayıp bir metin olmanın ötesine geçerek modern Türk insanının zihin haritasını ve ahlaki ikilemlerini anlamak için kritik bir anahtar sunmaktadır.
Bölüm 1: Matbuat Tarihçisinden Polisiye Yazarlığına: Selim Nüzhet Gerçek’in Entelektüel Portresi
Selim Nüzhet Gerçek (1891-1945), Türk kültür tarihinde çok yönlü ve üretken kimliğiyle öne çıkan ancak popüler edebiyat alanındaki katkıları büyük ölçüde göz ardı edilmiş bir aydındır. Ağabeyi ünlü romancı Abdülhak Şinasi Hisar olan, Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi ve Cenevre Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu Gerçek, bir yandan TürkGazeteciliği (1931) ve Türk Temaşası (1930) gibi alanında öncü kabul edilen akademik eserlere imza atarken diğer yandan “Ahmet Kâmil” müstear ismiyle İleri ve Yarın gibi gazetelerde çeviriler ve tefrika romanlar yayımlamıştır. Bu çift kimlikli üretim pratiği, dönemin entelektüel atmosferi içinde istisnai bir durum değildir. Nitekim edebî eserleriyle kanonda yer edinen Peyami Safa’nın geçim kaygısıyla “Server Bedi” takma adıyla popüler polisiye serisi CingözRecai‘yi kaleme alması bu durumun en bilinen örneğidir. Ancak Gerçek’in durumu, basit bir ekonomik zorunluluğun ötesinde, onun entelektüel ilgi alanlarının genişliğini ve farklı kültürel sahalar arasındaki geçirgenliği de yansıtır. “Türk matbuatının ilk tarihçisi” ve Atatürk’ün emriyle kurulan Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürlüğü’nün ilk yöneticisi olarak Gerçek; hayatını belgelere, arşivlere ve tarihsel olgulara adamış bir bilim insanıdır. Bu kimliği, onun kurgusal metinlerine de sızarak onlara özgün bir yapı ve derinlik kazandırmıştır.
Gerçek’in Batı edebiyatıyla kurduğu doğrudan ilişki, MeçhulKuvvetlere Kurban‘ın türsel özelliklerini ne denli bilinçli bir şekilde kullandığını ortaya koyar. Cenevre’deki eğitimi ona Fransız edebiyatını ve popüler türleri yakından tanıma fırsatı vermiştir. Özellikle, romanın yayımlanmasından bir yıl sonra, 1923’te Maurice Leblanc’tan çevirdiği Arsen Lüpen macerası SaatSekizi Çalarken‘in yine İleri gazetesinde tefrika edilmesi, onun polisiye türünün uluslararası örneklerine olan hâkimiyetini kanıtlar. Meçhul Kuvvetlere Kurban‘da karşımıza çıkan “kilitli oda gizemi”, akılcı ve gözlemci dedektif figürü gibi unsurlar, Edgar Allan Poe ve Arthur Conan Doyle gibi yazarların popülerleştirdiği klasik polisiye geleneğinin temel konvansiyonlarıdır. Gerçek, bu Batılı formülleri alıp onları yerli kültürel unsurlarla (İstibdat dönemi atmosferi, Mısır mitolojisi, Boğaziçi yaşamı) harmanlayarak melez ve özgün bir yapı kurar. Bu durum, onun sadece bir çevirmen veya taklitçi olmadığını, türün kodlarıyla bilinçli bir şekilde oynayan yaratıcı bir yazar olduğunu gösterir.
Yazarın entelektüel birikiminin romana yansıdığı bir diğer alan ise tiyatro bilgisidir. Türk Temaşası, Türklerde Tiyatro ve Tiyatro Bilgisi gibi eserleriyle Türk tiyatro tarihçiliğinin temellerini atan Gerçek, bu alandaki kuramsal ve pratik bilgisini roman kurgusuna başarıyla aktarmıştır. Romandaki diyaloglar karakterlerin sosyal statülerini, eğitim düzeylerini ve psikolojik durumlarını yansıtan canlı ve işlevsel bir yapıya sahiptir. Özellikle Agâh Paşa, Ahmet Nebil ve İhsan Avni arasındaki felsefi ve alaycı atışmalar, sadece bilgi aktarmakla kalmıyor. Karakterler arasındaki gerilimi ve çatışmayı da derinleştiriyor. Romanın doruk noktasını oluşturan ve katilin itirafıyla sonuçlanan son yüzleşme sahnesi (s. 180-190), âdeta bir tiyatro metninin dramatik yapısını andırır: Gerilim adım adım yükseltilir, karakterler karşı karşıya getirilir ve nihai “katharsis” anı, diyaloglar üzerinden etkileyici bir şekilde inşa edilir. Bu durum, Gerçek’in farklı disiplinlerdeki uzmanlığını tek bir metinde nasıl birleştirebildiğinin en somut kanıtıdır.
Selim Nüzhet Gerçek’in bir arşivci ve derleme müdürü olarak profesyonel kimliği, Meçhul Kuvvetlere Kurban‘ın yalnızca içeriğini değil, bunun yanı sıra anlatı yapısını da derinden şekillendirmiştir. Roman, okuyucuya doğrudan üçüncü tekil şahıs bir anlatıcı tarafından sunulmaz. Bunun yerine birbiriyle çelişen, farklı perspektiflerden gelen ve her biri kendi öznelliğini taşıyan bir dizi belgenin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir “arşiv” gibidir. Yazar, Ahmet Kâmil kimliğinin arkasına saklanarak anlatının başına bir “Mukaddime” yerleştirir ve romanın, Müze kütüphanesinde tesadüfen bulunan, sararmış ve yer yer silinmiş bir defterden aktarıldığını iddia eder. Bu “bulunmuş metin” tekniği, okuyucuyu metnin kurgusallığından uzaklaştırıp ona bir “belge” okuduğu hissini verirken bir yandan da yazarın mutlak otoritesini de ortadan kaldırır. Okuyucu, bu noktadan itibaren pasif bir dinleyici değil; sunulan belgeleri yorumlamak, aralarındaki boşlukları doldurmak ve nihai hakikati inşa etmek zorunda olan aktif bir katılımcı, bir nevi dedektif veya tarihçi konumuna yerleştirilir. Bu arşiv, Fatin Efendi’nin hemşiresine yazdığı kişisel ve duygusal mektuplar, kamuoyunun sansasyonel ve çoğu zaman yanıltıcı sesini yansıtan gazete kupürleri ve İhsan Avni’nin rasyonel-felsefi kitabından yapılan alıntılar gibi farklı metin türlerini içerir. Gerçek, bir tarihçi olarak arşiv belgeleriyle nasıl çalışıyorsa okuyucusunu da aynı metodolojik sürece davet eder. Böylece roman, sadece bir cinayet hikâyesi anlatmakla kalmayarak tarihsel hakikatin parçalı, öznel ve yorumlamaya açık doğası üzerine meta-kurgusal bir düşünceye de kapı aralar.
Meçhul Kuvvetlere Kurban, Koç Üniversitesi Yayınları, 2021
Bölüm 2: 1922 İstanbul’unda Mısır Humması ve İstibdat Gölgesi: Romanın Kültürel Koordinatları
Bir edebî metni yazıldığı dönemin kültürel ve siyasi koordinatlarından bağımsız düşünmek imkânsızdır. Meçhul Kuvvetlere Kurban, 13 Kasım-7 Aralık 1922 tarihleri arasında tefrika edilmiş olmasıyla hem küresel bir kültürel fenomene hem de yakın geçmişin siyasi travmalarına aynı anda temas eden son derece zamanlı bir eserdir. Roman, bu iki ekseni –Mısır’a yönelik popüler ilgi ve İstibdat Dönemi’nin hayaleti– ustalıkla birleştirerek okuyucuya çok katmanlı bir bağlam sunar.
Romanın yayımlandığı Kasım 1922, İngiliz arkeolog Howard Carter’ın, Mısır’daki Krallar Vadisi’nde Firavun Tutankhamun’un neredeyse bozulmamış mezarını keşfettiği aydır. Bu keşif, tüm dünyada sansasyonel bir etki yaratmış ve Batı’da zaten var olan “Egyptomania” (Mısır humması) akımını zirveye taşımıştır. Gazeteler haftalarca mezardan çıkan hazinelerden, firavunların gizemli hayatlarından ve en önemlisi, mezarı açanları beklediği iddia edilen “lanetlerden” bahsetmiştir. Selim Nüzhet Gerçek, bu küresel rüzgârı arkasına almayı bilmiştir. Romanın mukaddimesinde, İleri gazetesinin kendisinden, ünlü Fransız dilbilimci Jean-François Champollion’un Mısır hiyerogliflerini çözmesinin yüzüncü yıl dönümü vesilesiyle bir yazı istediğini belirtmesi, bu bilinçli tercihin en net kanıtıdır. Gerçek, okuyucunun Mısır’a yönelik merakını romanının merkezine yerleştirdiği unsurlarla doyurur: Cinayetin işlendiği alet, Mısır’ın timsah tanrısı Sobek’in (suda yaşayan canlıların ilahı) tasvir edildiği bir kamadır ; cinayet mahalli olan yalı, devasa bir sfenks heykeliyle (esrarın ve bilgeliğin sembolü) gözetlenmektedir; ve karakterler arasındaki diyaloglar, mumya lanetleri, kadim Mısır’ın bâtıni güçleri ve reenkarnasyon gibi konular etrafında dönmektedir. Bu unsurlar, romana sadece egzotik ve gizemli bir atmosfer katmakla kalmaz, aynı zamanda dönemin popüler kültür okurunun beklentilerine doğrudan yanıt verir.
Romanın olay örgüsü, yayımlandığı tarihten yaklaşık 20-30 yıl öncesinde yani II. Abdülhamid’in İstibdat Dönemi’nde (1878-1908) geçmektedir. Bu tarihsel tercih, kurgusal bir tesadüften ibaret değildir ve romanın politik alt metnini oluşturur. İstibdat Dönemi, bir yandan Sultan’ın kurduğu Yıldız İstihbarat Teşkilatı ve yaygın “jurnalcilik” ağı nedeniyle toplum üzerinde yoğun bir baskı, sansür ve paranoya atmosferi yaratırken diğer yandan özellikle İstanbul’daki seçkin zümreler arasında Batılı yaşam tarzlarının benimsendiği özel alanların varlığıyla da karakterize edilir. Agâh Paşa’nın Hisar’daki yalısı tam da bu ikinci durumu temsil eder. Misafirler, “Devr-i İstibdat’ın şiddetine rağmen, hepsi de başka bir noktainazardan sahib-i nüfuz olduklarından” bir araya gelmekte ve “Garp usul-i muaşereti üzere kadın, erkek bir arada bulunmaktan korkmazlardı” (s. 107). Bu durum, kamusal alandaki baskıya karşı özel alanda yaratılan bir tür özgürlük vahası yanılsaması sunar. Ancak cinayet işte bu korunaklı ve “özgür” alanın kalbinde işlenir. Kurban Ahmet Nebil Bey hakkında “bir hafiye olduğu rivayet edilmesi” (s. 108) ise İstibdat’ın gözetleyici gözünün en özel meclislere bile sızdığına dair dönemin paranoyasını doğrudan metne taşır.
Bu bağlamda romanın merkezindeki “kilitli oda gizemi” basit bir polisiye klişesi olmaktan çıkarak İstibdat rejiminin politik bir metaforuna dönüşür. Kilitli oda, dışarıdan müdahaleye kapalı, kendi içine dönük ve görünüşte güvenli bir alanı temsil eder; tıpkı II. Abdülhamid rejiminin, imparatorluğu tehlikeli gördüğü dış ve iç akımlara karşı kapatmaya, bir tür karantina altına almaya çalışması gibi. Ancak romanda bu sarsılmaz sanılan güvenlik içeriden yıkılır. Tehdit, dışarıdan gelen bir anarşist veya devrimci değil, meclisin en saygın üyelerinden biridir. Cinayet, bir “içeriden darbe”dir. Bu kurgu, romanın örtük bir şekilde Hamidiye rejiminin asıl tehlikesinin dışarıdaki muhaliflerden ziyade, kendi içinde biriken ahlaki çürüme, sırlar, ihanetler ve bastırılmış tutkular olduğunu ima ettiğini düşündürür. Sistem, kendi kendini imha etmiştir.
Bununla birlikte romanın geçtiği dönem yalnızca siyasi baskılarla değil, öte taraftan yeni entelektüel ve ruhani arayışlarla da şekillenmiştir. 20. yüzyılın başlarında pozitivizmin katı rasyonalizmine bir tepki olarak Osmanlı aydınları arasında ispritizma (ruh çağırma), manyetizma ve hipnotizma gibi parapsikolojik ve okült konulara yönelik belirgin bir ilgi ortaya çıkmıştır. Bu akımlar, hem bir tür modernite göstergesi hem de manevi bir arayışın ifadesi olarak görülüyordu. Romanın dedektifi İhsan Avni’nin karakteri, bu entelektüel iklimin kusursuz bir yansımasıdır. O, sadece akıl ve mantıkla hareket eden bir pozitivist değildir; ayrıca “manyetizma, ispritizma ve hipnotizma konularında bilgili” (s. 112), hatta bu konularda hokkabazlık yapabilecek kadar pratik yeteneğe sahip biridir. Bu özellik, onu klasik Batılı dedektif arketiplerinden ayırır ve dönemin ruhuna özgü, melez bir kimlik kazandırır. Agâh Paşa’nın “meçhul kuvvetler”e olan felsefi ve entelektüel inancı da bu bağlamda basit bir hurafe olarak değil, dönemin ciddi entelektüel arayışlarının bir parçası olarak okunmalıdır. Böylece roman, akıl ve bilim ile gizem ve metafizik arasındaki gerilimi, karakterlerinin dünya görüşleri üzerinden canlı bir tartışmaya dönüştürür.
Bölüm 3: “Hakikat Her Zaman Söylenmez”: Çoksesli Bir Anlatının İnşası
Meçhul Kuvvetlere Kurban, anlatı yapısı itibarıyla okuyucuyu tek ve güvenilir bir anlatıcının rehberliğine teslim etmez. Aksine, metin, Rus edebiyat kuramcısı Mikhail Bakhtin’in “çokseslilik” (polyphony) olarak adlandırdığı bir teknikle inşa edilmiştir. Bakhtin’e göre çoksesli bir romanda, yazarın otoriter sesi geri çekilir ve farklı karakterlerin, farklı ideolojilerin ve farklı söylemlerin sesleri eşit bir düzlemde birbiriyle diyalog ve çatışma içine girer. Selim Nüzhet Gerçek, bu modern anlatı tekniğini, farklı metin türlerini bir araya getiren katmanlı bir yapı kurarak ustalıkla kullanır. Bu yapı, hakikatin tekil ve mutlak olmadığı, aksine farklı bakış açılarının bir araya gelmesiyle inşa edilen parçalı ve göreceli bir yapı olduğu fikrini yansıtır.
Romanın anlatısal halkalarının ilki, yazarın “Ahmet Kâmil” müstearıyla kaleme aldığı “Mukaddime” bölümüdür. Bu giriş, okuyucuyu klasik bir “bulunmuş metin” (found manuscript) kurgusuyla karşılar. Anlatıcı, müze kütüphanesinde gezinirken “tozlar içinde kalmış, sararmış bir defter” bulduğunu ve metnin bu defterden, büyük bir çabayla, “âdeta bir hiyeroglif okur gibi” (s. 106) deşifre edildiğini söyler. Bu çerçeve anlatı, birkaç önemli işlevi yerine getirir: İlk olarak, yazar Selim Nüzhet Gerçek’i (veya Ahmet Kâmil’i) bir yaratıcıdan ziyade bir “aktarıcı” veya “editör” konumuna indirgeyerek metne nesnel bir belge havası katar. İkinci olarak, okuyucuyu metnin gizemine daha en başından ortak eder; okuyucu da tıpkı anlatıcı gibi, eksik ve gizemli bir belgenin sırlarını çözmeye davet edilir. Bu teknik, özellikle gotik ve romantik edebiyatta, anlatıya otantiklik ve tarihsel derinlik katmak için sıkça kullanılmıştır.
İkinci ve en baskın anlatı halkası, romanın önemli bir bölümünü oluşturan Mülkiye Mektebi hocalarından Fatin Efendi’nin mektuplarıdır. Roman, bu noktadan itibaren bir mektup-roman (epistolary novel) formuna bürünür. Fatin Efendi, olayların merkezinde yer alan bir karakter olmasına rağmen kahraman bir figür değildir. O, olayları İzmir’deki hemşiresi Fatma Bedriye Hanım’a aktaran, zaman zaman korkuya kapılan, meraklı ama pasif bir gözlemcidir. Anlatının onun filtresinden geçmesi, olaylara öznel, duygusal ve dedikoduya yatkın bir perspektif kazandırır. Örneğin, İhsan Avni’nin evinde yaşadığı doğaüstü gibi görünen olayları anlatırken hissettiği dehşet (“Sırtımda bir ürperme hissettim ve soğuk soğuk terlemeye başladım”, s. 176), okuyucunun da gerilimi doğrudan hissetmesini sağlar. Bu mektuplar, olayların nesnel bir dökümünü sunmak yerine, bir karakterin zihnindeki yansımalarını ve duygusal çalkantılarını ön plana çıkararak anlatıya psikolojik bir derinlik katar.
Üçüncü halka, metnin içine serpiştirilmiş olan gazete kupürleridir. Bu haberler, cinayetin özel alandan çıkıp kamusal alana nasıl yayıldığını, medyanın olayları nasıl sansasyonelleştirdiğini ve kamuoyunun nasıl kolayca yanlış yönlendirilebildiğini gösterir. Gazeteler, yetersiz bilgiyle kesin yargılarda bulunur, “meçhul kuvvetler” teorisini körükler ve en önemlisi, Şaire Hanım’ı somut bir kanıt olmaksızın hedef gösterirler: “…o gece Agâh Paşa’nın evinde söylediği sözlerden Ahmet Nebil Bey’e karşı son derece nefret ve kin beslediğinin tezahür ettiğini istihbar ettik” (s. 130). Bu gazete metinleri, romandaki “resmî” ve “kamusal” sesin temsilcisidir ancak bu sesin ne kadar güvenilmez, spekülatif ve adaletsiz olabileceğini de gözler önüne serer. Bu çok katmanlı yapıya eklenen son halka ise dedektif İhsan Avni’nin “Sfenksin Nazarları” adlı kitabından yapılan alıntıdır. Bu alıntı, diğer seslerin (Fatin Efendi’nin duygusal sesi, gazetelerin sansasyonel sesi) karşısına rasyonel, felsefi ve bilimsel bir sesi koyar. İhsan Avni, bu metinde, insanların doğaüstüne inanma eğilimlerini, akıl ve mantığın sınırlarını ve tarihten verdiği örneklerle (Siseron’un rüya hikâyesi gibi) esrarengiz olayların nasıl yorumlanması gerektiğini tartışır. Bu bölüm, İhsan Avni’nin karakterini derinleştirir ve onu sadece bir olay çözücü değil, aynı zamanda bir düşünür olarak konumlandırır. Bu dört farklı anlatı halkası (bulunmuş metin, mektuplar, gazete haberleri, kitap alıntısı), bir araya gelerek hakikatin peşindeki okuyucuyu sürekli farklı perspektiflerle yüzleştirir ve nihai yargıyı kendisine bırakır.
Bu çoksesli yapının yanı sıra romanın tefrika formatı da gerilimin inşasında kilit bir rol oynar. Her bölümün sonunda yer alan ve bir sonraki gün devam edeceğini bildiren “(Mabadı var)” ifadesi, yazar tarafından okuyucunun merakını en üst düzeyde tutmak için bilinçli olarak kullanılan bir “kanca” (cliffhanger) tekniğinin habercisidir. Gerçek, her tefrikanın sonunu okuyucuyu ertesi gün gazeteyi almaya mecbur bırakacak bir unsurla bitirir. Bu kancalar çeşitlilik gösterir: Bazen yarım bırakılmış bir cümleyle okuyucunun zihninde bir soru işareti yaratılır (“Mesela ölüleri defnederken tabutlara radyum koymak âdet olsa aradan asırlar geçtikten sonra o tabutları”, s. 112). Bazen yaklaşan bir tehlike anı betimlenir (“Onu bir merak aldı…”, s. 151). Bazen de büyük bir sırrın ifşa edileceği vaat edilir ama ertelenir (“Bu vasıtanın ne olduğunu bir, iki gün daha saklamak isterim”, s. 156). Bu sistematik merak unsuru kullanımı, romanın genel gerilimini sürekli canlı tutar ve okuma eylemini dinamik bir bekleyişe dönüştürür. Anlatının bu epizodik yapısı, içeriğindeki gizemle birleşerek Meçhul Kuvvetlere Kurban‘ı sadece edebî bir metin değil, bununla birlikte dönemin popüler yayıncılık dinamiklerini yansıtan bir kültür ürünü hâline getirir.
Bölüm 4: Akıl, Hurafe ve Namus: Çatışan Dünyaların Temsilcisi Olarak Karakterler
Meçhul Kuvvetlere Kurban, karakterlerini sadece bir cinayet bulmacasının piyonları olarak kullanmaz; onları, 20. yüzyıl başı Osmanlı-Türk toplumunun temel ideolojik ve kültürel çatışmalarının birer temsilcisi, birer arketipi olarak kurgular. Akıl ile hurafe, modernite ile gelenek, bireysel arzu ile toplumsal normlar arasındaki gerilimler, romanın ana karakterlerinin kişiliklerinde ve eylemlerinde somutlaşır.
İhsan Avni Bey, romanın merkezindeki dedektif figürü olarak klasik polisiye geleneğinin akılcı (ratiocinative) kahramanlarının bir devamı niteliğindedir. Tıpkı Edgar Allan Poe’nun C. Auguste Dupin’i veya Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’ü gibi o da gözlem, mantıksal çıkarım ve bilimsel bilgiye dayanarak hareket eder. Müstantik İrfan Efendi’nin ve kamuoyunun “meçhul kuvvetler” teorisine saplandığı noktada İhsan Avni soğukkanlılığını korur ve somut delillerin peşine düşer. Ancak onu Batılı öncüllerinden ayıran ve özgün kılan temel özellik, rasyonalizmi ile dönemin popüler parapsikolojik ilgilerini şahsında birleştirmesidir. Kendisi, “manyetizma, ispritizma ve hipnotizma konularında bilgili” (s. 112) ve hatta “değme hokkabazın kabına varamayacağı” (s. 137) kadar bu alanlarda yetenekli biridir. Bu durum, onu katı bir pozitivist olmaktan çıkarır; o, hem aklın aydınlığına hem de ruhun karanlık ve gizemli dehlizlerine aşina, Doğu’nun gizemciliği ile Batı’nın rasyonalizmini sentezleyen melez bir aydın tipidir. Romanın sonunda aldığı ahlaki karar ise onu klasik “adalet sağlayıcı” dedektif arketipinden tamamen koparır. Suçluyu bulduktan sonra onu adalete teslim etmek yerine gerçeği örtbas etmeyi seçmesi, onu ahlaki belirsizliklerle dolu, vicdanı ile kanun arasında sıkışan, daha çok “hardboiled” geleneğin sorgulayıcı ve kusurlu kahramanlarına yaklaştırır. Bu kararıyla İhsan Avni, sadece bir bulmacayı çözen değil, aynı zamanda adaletin ne olduğuna dair felsefi bir yargıda bulunan bir “bilge” figürüne dönüşür.
Agâh Paşa, romanın trajik figürüdür. O, bir yandan Antik Mısır kültürüne olan derin merakı, “meçhul kuvvetler” üzerine yaptığı felsefi konuşmaları (s. 110-112) ve Hisar’daki yalısında sürdürdüğü geleneksel paşa hayatıyla Osmanlı geçmişini ve köklü değerleri temsil eder. Ancak bu geleneksel adam, evlatlığı Meliha’nın “namusunu ve saadetini” (s. 189) korumak için son derece modern, hesaplı ve soğukkanlı bir cinayet planı yapar ve uygular. Morfin ampullerini değiştirmek, olayı doğaüstü güçlerin işi gibi göstermek için sahte ipuçları bırakmak gibi eylemleri onun rasyonel ve planlı yüzünü ortaya koyar. Agâh Paşa’nın karakteri bu yönüyle, geçiş döneminin sancılarını yaşayan bir toplumun ikilemini bünyesinde barındırır: Amaçları geleneksel (namusu korumak) ama araçları moderndir (bilimsel planlama). Onun suçu, bireysel bir kötülükten ziyade, değişen dünyada eski değerleri yaşatmak için çırpınan bir adamın çaresizliğinin ve trajedisinin bir sonucudur.
Romandaki iki önemli kadın karakter, Meliha Hanım ve Şaire Hanım, 20. yüzyıl başı Osmanlı toplumunda hararetle tartışılan “Yeni Kadın” olgusunun farklı veçhelerini temsil ederler. Şaire Hanım, dönemin edebiyat mahfillerinde tanınan, Servet-i Fünun’da şiirleri yayımlanan, kamusal alanda varlık gösteren bir entelektüeldir. Erkeklerin çoğunlukta olduğu bir mecliste rahatça bulunması, düşüncelerini ve duygularını (özellikle Ahmet Nebil’e duyduğu nefreti, “Onu gördükçe kendimi tutamıyorum, daima boğazına atılmak istiyorum”, s. 114) pervasızca dile getirmesi, onu dönemin standartları için son derece modern ve cüretkâr bir kadın yapar. Nitekim bu “sıra dışı” ve kontrolsüz görünen tavırları onu kolayca cinayetin bir numaralı şüphelisi hâline getirir. Gazetelerin onu hedef alması, toplumun bu yeni ve bağımsız kadın tipine karşı duyduğu örtük korku ve güvensizliğin bir yansımasıdır. Meliha Hanım ise görünüşte daha geleneksel bir roldedir; o bir eş ve annedir. Ancak hikâyenin derinliklerine inildiğinde onun da kaderinin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkar. Evlatlık olması ve bu sırrın Ahmet Nebil tarafından bir şantaj unsuru olarak kullanılması, onun toplumsal konumunun ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Uğruna cinayet işlenen “namusu”, aslında onun kendi eylemlerinden değil, geçmişinden ve erkeklerin bu geçmişi kontrol etme arzusundan kaynaklanır. Meliha, sevgi dolu bir aile babası olan Agâh Paşa tarafından korunsa da sonuçta mutluluğu ve hayatı, iki erkeğin (Agâh Paşa ve Ahmet Nebil) çatışmasının bir nesnesi konumundadır. Onun hikâyesi, “Yeni Kadın” idealinin pratikte karşılaştığı zorlukları, ataerkil toplumda kadınların özerklik mücadelesinin sınırlarını ve “namus” kavramının kadınlar üzerindeki ezici ağırlığını dokunaklı bir şekilde gözler önüne serer. Bu iki kadın karakter aracılığıyla Selim Nüzhet Gerçek, dönemin kadınlık hãllerine dair zengin ve çelişkili bir panorama sunar.
Bölüm 5: Mekânın Ruhu: Yalı, Apartman ve Boğaziçi’nde Bir Entelektüel Sığınak
Meçhul Kuvvetlere Kurban‘da mekân, olayların geçtiği pasif birer dekor olmanın çok ötesinde, karakterlerin sosyal statülerini, psikolojik durumlarını ve temsil ettikleri dünya görüşlerini yansıtan sembolik alanlar olarak işlev görür. Roman, üç ana mekân (Agâh Paşa’nın Hisar’daki yalısı, Ahmet Nebil’in Beyoğlu’ndaki apartmanı ve İhsan Avni’nin Beykoz’daki evi) arasında kurduğu karşıtlık üzerinden, geç Osmanlı-erken Cumhuriyet döneminin temel toplumsal ve kültürel çatışmalarını coğrafi bir düzleme taşır.
Agâh Paşa’nın Hisar’daki yalısı, köklü Osmanlı geçmişinin, aristokratik yaşam tarzının, geniş aile yapısının ve kolektif belleğin kalesidir. Yalı, mimari bir yapı olarak Osmanlı elitinin zenginliğini, statüsünü ve Boğaziçi’ne hâkimiyetini simgeler. Agâh Paşa’nın yalısı da bu geleneği sürdürür; “her şey yoksulluğun ne demek olduğunun bilinmediğini ispat ediyordu” (s. 168). Ancak bu yalıyı diğerlerinden ayıran, içini dolduran Mısır antikalarıdır. Salonun bir köşesini işgal eden devasa sfenks heykeli, mekâna hâkim olan temel atmosferi belirler: esrar, gizem ve geçmişin suskun bilgeliği. Sfenks, mitolojide hem bir koruyucu hem de çözülmesi gereken bir bilmecenin taşıyıcısıdır; tıpkı yalı gibi hem aileyi koruyan bir sığınak hem de içinde ölümcül bir sır barındıran bir muammadır. Yalı bu özellikleriyle, geleneksel, içe kapalı, sırlarla dolu ve geçmişin “meçhul kuvvetlerinin” hâlâ hissedildiği bir dünyayı temsil eder. Cinayetin işbu korunaklı kalede işlenmesi, modern dünyanın getirdiği ahlaki çürümenin ve bireysel tehditlerin en geleneksel yapıları bile nasıl istila edebileceğini simgesel olarak ortaya koyar.
Buna karşılık Ahmet Nebil Bey’in Beyoğlu’ndaki apartmanı, modernliğin, bireyselliğin, köksüzlüğün ve kaosun mekânıdır. Tarihsel olarak Beyoğlu (Pera), İstanbul’un kozmopolit, Levanten ve “Batılı” yüzü olarak Tarihî Yarımada’dan ayrışmıştır. Apartman dairesi ise yalı veya konak gibi geleneksel konut tiplerinin aksine modern, bireysel ve çoğu zaman geçici bir yaşam alanını ifade eder. Ahmet Nebil’in bu mekânı seçmesi onun geleneksel aile bağlarından kopuk, çıkarcı ve benmerkezci karakteriyle tam bir uyum içindedir. Cinayetten sonra apartmanının durumu, onun iç dünyasının bir yansıması gibidir: “her ne varsa yerinden kaldırılmış, devrilmiş, kırılmış, parçalanmış; velhasıl her şey tahrip edilmiş ve karmakarışık bir surette ortada bırakılmıştı” (s. 128). Ancak bu tahribat sırasında hiçbir şeyin çalınmamış olması, eylemin amacının hırsızlık değil de anlamsız bir yıkım ve kaos yaratmak olduğunu gösterir. Bu durum, Ahmet Nebil’in hayatının ve temsil ettiği modern bireyciliğin altında yatan anlamsızlığı ve ahlaki boşluğu sembolize eder.
Bu iki zıt kutup arasında üçüncü bir mekân olarak İhsan Avni’nin Beykoz’daki evi konumlanır. Burası akıl, sükûnet ve çözümün üretildiği bir sentez mekânıdır. Tıpkı yalı gibi Boğaziçi’nin sakin bir köşesindedir ancak bir aile ocağının kolektif ve karmaşık ilişkilerinden uzaktır. İhsan Avni, “sükûn ve sükûtu sevdiğinden” (s. 137) burada âdeta bir inziva hayatı yaşar. Evin en belirgin özelliği, bir duvarını tamamen kaplayan “muntazam, zengin bir kütüphane”dir (s. 138). Bu kütüphane, mekânı bir yaşam alanından çok, bir araştırma laboratuvarına, bir tefekkür ve analiz merkezine dönüştürür. İhsan Avni’nin burada süt ninesi ile yalnız yaşaması onun rasyonel aklının, duygusal bağların ve toplumsal kaosun gürültüsünden uzakta, kendi sessizliğinde en verimli şekilde çalıştığını ima eder. Yalıda ortaya çıkan gizem ve apartmanda somutlaşan kaos, İhsan Avni’nin bu entelektüel sığınağında analiz edilir, anlamlandırılır ve nihai bir sonuca bağlanır. Bu üç mekân, romanın temel diyalektiğini –gelenek, modernite ve bu ikisini sorgulayan akıl– coğrafi olarak haritalandırır.
Aşağıdaki tablo bu üç mekânın sembolik karşıtlıklarını daha net bir şekilde özetlemektedir:
Bölüm 6: Sararmış Bir Defterden Tarihe: Hakikatin Arşivsel İnşası ve Anlatının Güvenilmezliği
Meçhul Kuvvetlere Kurban, okuyucusuna sunduğu “tozlar içinde kalmış, sararmış bir defter” (s. 106) ile yalnızca gotik bir merak unsuru yaratmakla kalmayıp metnin tamamını anlamak için temel bir metodolojik anahtar sunar. Selim Nüzhet Gerçek, bir matbuat tarihçisi ve derleme müdürü olarak profesyonel hayatında yüzleştiği temel sorunsalı yani, parçalı, öznel ve çoğu zaman birbiriyle çelişen belgelerden yola çıkarak geçmişe dair tutarlı bir anlatı nasıl inşa edilir sorusunu romanının merkezine yerleştirir. Eser, bu yönüyle bir cinayet soruşturmasının ötesinde, hakikatin kendisinin nasıl bir “arşiv çalışması” ile kurulduğunu ve bu sürecin ne denli kırılgan olduğunu gösteren meta-kurgusal bir metne dönüşür. Roman, okuyucuyu pasif bir alıcı konumundan çıkarıp sunulan belgeleri tartan, aralarındaki boşlukları dolduran ve nihai yargıyı vermek zorunda olan aktif bir tarihçi/dedektif rolüne yerleştirir.
Romanın sunduğu “arşiv”, güvenilirliği sürekli sorgulanması gereken farklı metin türlerinden oluşur. Anlatının en geniş halkasını oluşturan Fatin Efendi’nin mektupları, olaylara dair en samimi ve doğrudan tanıklık gibi görünse de aslında en öznel ve duygusal filtreden geçmiş kayıtlardır. Fatin Efendi, olayları bir bilim insanının nesnelliğiyle değil, korkularının ve kişisel zaaflarının merceğinden aktarır. İhsan Avni’nin evinde yaşadığı paranormal deneyimleri anlatırken hissettiği dehşet, “Sırtımda bir ürperme hissettim ve soğuk soğuk terlemeye başladım” (s. 176) ifadesiyle onun rasyonel bir gözlemciden çok, olayların psikolojik tesiri altında kalan bir tanık olduğunu gösterir. Onun anlatısı, olgusal bir rapordan ziyade, bir ruh hâlinin belgesidir. Bu kişisel ve duygusal anlatının karşısına, kamunun sesini temsil eden gazete kupürleri yerleştirilir. Ancak bu kamusal ses, hakikate daha yakın olmak yerine, daha da spekülatif ve tehlikeli bir şekilde yanıltıcıdır. Gazeteler, somut delillerden yoksun bir şekilde Şaire Hanım’ı hedef gösterirken “o gece Agâh Paşa’nın evinde söylediği sözlerden Ahmet Nebil Bey’e karşı son derece nefret ve kin beslediğinin tezahür ettiğini istihbar ettik” (s. 130) gibi ifadelerle dedikoduyu bir haber diliyle meşrulaştırır. Bu metinler, kamuoyunun nasıl kolayca yanlış yönlendirilebileceğini ve “resmî” görünen anlatıların nasıl en güvenilmez kaynaklar olabileceğini kanıtlar.
Bu iki öznel anlatının karşısında aklın ve bilimin sesi olarak konumlandırılan dedektif İhsan Avni’nin söylemi durur. Ancak romanın en radikal hamlesi, bu en güvenilir görünen kaynağın dahi nihayetinde hakikati manipüle etmeyi seçmesidir. İhsan Avni, tüm delilleri birleştirip cinayetin ardındaki gerçeği –Agâh Paşa’nın “Meliha’mın saadeti ve namusu için” (s. 189) işlediği cinayeti– çözdükten sonra bu hakikati adalete teslim etmez. Bunun yerine, Fatin Efendi’ye yazdırdığı mektupla soruşturmanın sonuçsuz kaldığını ve kendisinin de “bu vaka hakkında tamik-i tetkikattan vazgeçtiğini” (s. 190) ilan eder. Bu eylemle İhsan Avni, rasyonel aklın ulaştığı “olgusal hakikat”i, daha üstün bir ahlaki ve toplumsal “fayda” (bir ailenin saadetinin korunması) adına bilinçli olarak tahrif eder. Böylece en güvenilir olması beklenen kaynak, bizzat kendi eliyle sahte bir tarih yazar.
Nihayetinde Meçhul Kuvvetlere Kurban, okuyucusuna tek bir mutlak doğru sunmaz. Roman, farklı metin katmanlarını bir araya getirerek hakikatin parçalı, yorumlamaya açık ve her zaman bir anlatı inşa etme eyleminin ürünü olduğunu ima eder. Selim Nüzhet Gerçek, bir tarihçi olarak tarihin de tıpkı bu roman gibi farklı seslerin, belgelerin ve motivasyonların bir araya getirilip yorumlandığı bir kurgu olduğunu belki de en iyi bilen kişidir. Romanın sonunda İhsan Avni’nin yarattığı sessizlik ve örtbas etme kararı, “timsahlı iğne cinayeti kâmilen defnedilmiş olur” (s. 190) ifadesiyle aslında bir son değil, resmî tarihin başlangıcıdır. Bu, olguların değil, kurgu tekniğinin zaferidir.
Aşağıdaki tablo, romandaki farklı hakikat kaynaklarının niteliğini ve güvenilirlik düzeyini özetlemektedir:
Tablo: “Meçhul Kuvvetlere Kurban”da Hakikat Kaynaklarının Niteliği ve Güvenilirlik Düzeyi
Sonuç: Adaletin Muamması ve Türk Edebiyatındaki Yeniden Keşfi
Meçhul Kuvvetlere Kurban, zirve noktasına, katilin kimliğinin açıklandığı ve suçun nedenlerinin itiraf edildiği son bölümde ulaşır. Ancak bu zirve, klasik bir polisiye romanın tatmin edici ve düzeni yeniden tesis eden çözümünden oldukça farklıdır. Roman, tam da bu noktada türün konvansiyonlarıyla oynayarak ve okuyucunun beklentilerini altüst ederek felsefi ve ahlaki derinliğini ortaya koyar. İhsan Avni’nin son kararı, romanı basit bir cinayet hikâyesinden, adalet, hakikat ve vicdan üzerine karmaşık bir sorgulamaya dönüştürür.
Romanın son sahnesinde İhsan Avni, titiz bir akıl yürütme süreciyle gözlük camı ve morfin ampulü gibi gözden kaçan küçük delillerden yola çıkarak katilin Agâh Paşa olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlar. Agâh Paşa ve Meliha’nın itirafları, cinayetin ardındaki trajik hikâyeyi, yani Ahmet Nebil’in Meliha’nın geçmişini kullanarak yaptığı şantajı ve ailenin “namusunu ve saadetini” koruma güdüsünü ortaya serer. Klasik bir polisiye anlatıda bu nokta, suçlunun adalete teslim edilmesiyle ve bozulan toplumsal düzenin yeniden kurulmasıyla sonuçlanmalıdır. Ancak İhsan Avni bu yolu seçmez. Agâh Paşa’nın ve Meliha’nın insani dramını dinledikten, kurban Ahmet Nebil’in “maceraperest” ve kötücül karakterini de hesaba kattıktan sonra bambaşka bir karar verir. Fatin Efendi’ye, soruşturmanın sonuçsuz kaldığını, failin meçhul olduğunu ve kendisinin de bu işten vazgeçtiğini beyan eden bir mektup yazdırır. Bu mektupla “timsahlı iğne cinayeti kâmilen defnedilmiş olur” (s. 190).
İhsan Avni’nin bu eylemi, onun dedektif rolünü kökten dönüştürür. O artık, devletin veya kanunun soyut adaletini uygulayan bir mekanizma değil, olayın tüm insani boyutlarını tartan ve kendi vicdani yargısına göre hareket eden bir ahlak felsefecisidir. Onun için adalet, kanun maddelerinin körü körüne uygulanması değil, daha yüksek bir hakkaniyet duygusunun tesis edilmesidir. Bu durumda, ahlaken yozlaşmış bir şantajcının ortadan kaldırılması ve bir ailenin onurunun ve mutluluğunun korunması, yasal prosedürlerin önüne geçer. Bu karar, romanı, Türk edebiyatındakiöncülü olan Ahmet Mithat Efendi’nin Esrâr-ı Cinâyât’ı gibi eserlerden ayırır. Ahmet Mithat, romanında dönemin adalet sistemini eleştirse de nihayetinde suçluların cezalandırılmasıyla sonuçlanan daha didaktik bir yapı kurar. Selim Nüzhet Gerçek ise düzenin bir suçun gizlenmesiyle sağlandığı, ahlaki açıdan çok daha belirsiz ve modern bir final sunar. Bu final, okuyucuyu rahatlatmak yerine onu “Doğru olan nedir? Adalet kimin için ve neye göre tesis edilmelidir?” gibi temel sorularla baş başa bırakır.
Sonuç olarak Meçhul Kuvvetlere Kurban, Selim Nüzhet Gerçek gibi çok yönlü bir entelektüelin, popüler bir tür olan polisiyeyi ne kadar yaratıcı ve derinlikli kullanabildiğinin eşsiz bir kanıtıdır. Roman, 1922 Türkiye’sinin ruh haritasını çizerken bilim ve hurafe, Doğu ve Batı, gelenek ve modernite, kanun ve vicdan gibi temel ikilemleri canlı karakterler ve sembolik mekânlar üzerinden tartışmaya açar. Yüz yıl sonra yeniden keşfedilip yayımlanması, Türk edebiyatı kanonuna sadece gözden kaçmış parlak bir polisiye romanı sunmakla kalmaz, erken Cumhuriyet döneminin karmaşık kültürel ve ahlaki dünyasını anlamak için paha biçilmez çoksesli bir belgeyi de kazandırmıştır. Eser, hem türün olanaklarını zorlayan kurgusu hem de sorduğu evrensel sorularla günümüz okuru ve araştırmacıları için zengin bir inceleme alanı sunmaya devam etmektedir.
Kaynakça
Acaroğlu, M. Türker. “40. Ölüm Yıldönümünde: Selim Nüzhet Gerçek”. TKDB 35.3 (1986): 14-26. Ahmet Mithat Efendi. Esrâr-ı Cinâyât. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020. Birinci, Ali. “Gerçek, Selim Nüzhet”. İslam Ansiklopedisi. Cilt 14, s. 25-27. Gerçek, Selim Nüzhet. Meçhul Kuvvetlere Kurban. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2021.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Müberra Dinler’in “Olmak ya da Olmamak” başlıklı öyküsü, pandemi sonrası dönemin kolektif endişelerini ve devletin birey üzerindeki artan denetimini tedirginlik yayan bir atmosfer içerisinde ele alır. Öykü, bir sağlık hizmetinin sunulması gibi görünürde masum bir olayı, bireyin özerkliğinin ve hakikat algısının aşındığı, bedenin bir mücadele alanına dönüştüğü ve nihayetinde ifadenin imkânsızlaştığı distopik bir alegoriye dönüştürür. Bu metin, öyküyü Michel Foucault’nun biyopolitika teorisi ve Necip Tosun’un ModernÖykü Kuramı’nda ortaya koyduğu estetik çerçeveyle birlikte değerlendirerek anlatıcının yaşadığı çözülmenin modern egemenliğin stratejileri ile modernist öykünün biçimsel özelliklerinin kesişim noktasında nasıl derinleştiğini göstermeyi amaçlamaktadır.
Biyopolitik İktidarın Tezahürü
Öykü, anlatıcının kapısını çalan ve normalliğin dışına taşan figürlerle başlar. Bu figürler, “aslında boylu poslu, yapılı adamlarmış da yıkanınca çekmiş gibi” (Dinler, “Olmak ya da Olmamak”, s. 7) betimlemeleriyle ve “neon yeşili” pörtlek gözleriyle, devlet otoritesinin rasyonel ve bürokratik yüzünün ardındaki gizil tehdidi simgeler. Sağlık Bakanlığı adına aşı yapmak üzere geldiklerini bildiren bu görevliler, bireyin en mahrem alanına yani evine “hizmet” adı altında giren biyopolitik iktidarın somutlaşmış hâlidir. Michel Foucault’nun meseleye yaklaşımında, modern iktidarın artık yalnızca yasaklayan ve cezalandıran bir mekanizma olmadığını; yaşamı yöneten, onu düzenleyen ve verimliliğini artırmayı hedefleyen bir “biyo-iktidar” olduğunu ortaya koyar (Özmakas, 2019, s. 121-123). Dinler’in öyküsündeki görevliler bu yönetim aklının taşıyıcılarıdır. Kullandıkları dil, bireysel kaygıları ve soruları geçersiz kılan ezberlenmiş ve mekanik bir bürokrasi dilidir: “Uygulamanın hızlı ve etkili bir şekilde yapılması, salgının kontrol altına alınması bakımından büyük önem taşımaktadır. Milletçe içinden geçmekte olduğumuz bu zor günlerde vatandaşlarımızın iş birliğine güveniyoruz” (Dinler, “Olmak ya da Olmamak”, s. 7). Bu retorik uzam, bireyin rızasını bir formaliteye indirgeyen ve onu, sağlığı yönetilmesi gereken bir popülasyonun parçası olarak gören bir bilişsel yatkınlığın ürünüdür.
Bu yönetim zihniyetinin en belirgin özelliği, birey hakkında her şeyi bilen ve onu bir veri olarak işleyen bir sisteme dayanmasıdır. Görevlilerin, anlatıcı ve eşinin isimlerini, hatta birinci doz aşılarını ne zaman olduklarını bilmesi (“Altı ay on gün olmuş birinci dozunuzu olalı” [Dinler, “Olmak ya da Olmamak”, s. 8]), anlatıcının “Her şeyimizi biliyorlar” (s. 8) tepkisiyle özetlediği gözetim toplumunun bir yansımasıdır. Artık birey, kendi bedeni üzerindeki kararları kendisi veren bir özne olmaktan çıkmış, sistem tarafından sağlığı “optimize edilmesi” gereken bir nesneye dönüşmüştür. Utku Özmakas’ın, Juli Zeh’in distopik romanı Temize Havale üzerine yaptığı yorum, Dinler’in öyküsündeki atmosferi de aydınlatır niteliktedir: Bu, “bireyin bedeni üzerindeki kararların temizlik toplumunun ihtiyaçlarınca ilga edildiği bir evrene ilişkin distopik bir anlatıdır” (Özmakas, 2019, s. 13). Öyküdeki aşı hizmeti bu ilga edilişin (ontolojik boşluk yaratımı) bir yansıması olarak okunabilir.
Karakterler Üzerinden Bir Çatışma Alanı: Direnç, Teslimiyet ve Yabancılaşma
Necip Tosun, modern öyküde karakterin öneminin, yazarın sunduğu “yeni bir hayat teklifi” ile ölçüldüğünü belirtir (Tosun, 2011, s. 109). Müberra Dinler’in öyküsü, karakterleri aracılığıyla bir çatışma alanı kurar ve bu “hayat teklifi”ni, modern bireyin iktidar karşısındaki farklı duruşları üzerinden sorunsallaştırır.
Anlatıcı: Öykünün merkezindeki kadın anlatıcı, modernist edebiyatın tipik bir yansımasıdır. O, “küçük insan”ın (Tosun, 2011, s. 16) biyopolitik çağdaki versiyonudur. Ancak Gogol’un Akaki Akakiyeviç’inden farklı olarak pasif bir kurban değil, aktif bir şüpheci ve direnç noktasıdır. Kendisini “daima olayların ardındaki gerçeği görmeye meyilli” (Dinler, s. 7) olarak tanımlaması, onu kitlesel kabullenişin dışına iter. Onun şüpheciliği, komplo teorileriyle beslenen bir paranoyaya evrilse de bu durum onu Foucaultcu anlamda bir “karşı-tutum”un taşıyıcısı yapar. Anlatıcı, bedeni üzerinde kurulmak istenen tahakküme karşı çıkarak bireysel özerkliğin son sığınağını savunur. Onun trajedisi, bu direnişin sonunda sesini yitirerek en temel insani ifadesinden mahrum kalması ve tam anlamıyla bir “çıplak hayat” konumuna indirgenmesidir.
S. (Koca): Anlatıcının kocası S. karakteri, sisteme ve onun sunduğu resmî hakikat rejimine sorgusuzca teslim olan çoğunluğu temsil eder. Onun için haber bültenleri yeterli bir gerçektir ve karısının şüphelerini “distopik kurgular” (Dinler, s. 7) olarak değersizleştirir. S., düzenin konforundan ve basitliğinden vazgeçmek istemeyen, risk almayan, otoriteye itaat ederek “sorunsuz” bir yaşam sürmeyi tercih eden bireyin arketipidir. Anlatıcı ile arasındaki gerilim yalnızca bir aile içi çatışma statüsünde olmayıp direnen birey ile konformist yani denetim öznesi toplum arasındaki derin uçurumun bir metaforudur.
Anlatıcının eşi S. karakteri, öyküde sadece şüpheci bir direnişin karşısındaki pragmatist bir figür olmaz. Biyopolitik iktidarın rıza üreten ve “anormal” olanı normalleştiren mekanizmalarının bireydeki tezahürü olarak işlev görür. Başlangıçta o da kapıdaki görevlileri şüpheyle karşılar; kapıyı “gövdesiyle girişi kapamıştı” (Dinler, s. 8). Ancak bu şüphe, Foucaultcu anlamda bir “karşı-tutum”a evrilmez. Sistem, kendini komşusu K. gibi diğer sıradan özneler aracılığıyla ve sunduğu konfor söylemiyle (“Valla şanslıyız, Avrupa’da yok bu konfor komşum” [s. 8]) meşrulaştırdığı anda, S.’nin tereddüdü anında teslimiyete dönüşür. Onun en vurucu hamlesi, karısının direncini ve derin korkusunu “Birimiz çipli birimiz çipsiz olmaz, çip uyumu önemli” (s. 8) gibi “iğrenç bir espri” ile geçiştirmesidir. Bu espri yani toplumsal gerilimi sterilize eden sözel dezenfektan/neşeli otoritenin aldatıcı gülümseyişi, anksiyeteyi ve direnişi alaya alarak etkisizleştiren, iktidarın dilini içselleştirmiş bir normalleştirme eylemidir. Necip Tosun’un modern öyküdeki “küçük insan” tiplemesine (Tosun, 2011, s. 16) gönderme yapacak olursak, S. artık bürokrasinin edilgen bir kurbanı rolünü aşarak biyopolitik düzenin gönüllü bir parçası ve yeniden üreticisidir. Onun nihai rolü, anlatıcı susturulduktan sonra ortaya çıkar. Karısının travmasını “heyecan yaptı” (Dinler, s. 8) diyerek patolojik bir bireysel tepkiye indirgemesi ve onu su içirerek “sakinleştirmeye” çalışması aslında direnen öznenin sesinin en yakınları tarafından nasıl boğulduğunun ve toplumsal bedenin dışına nasıl itildiğinin mikro-politik bir temsilidir.
Aşı Ekibi: Öyküdeki iki sağlık görevlisi, geleneksel anlamda karakter olmaktan çok, bürokratik ve tekinsiz iktidarın sembolik figürleridir. “Orantılı bir ufaklık” (Dinler, s. 7) olarak betimlenmeleri ve robotik konuşmaları, onları insanlıktan çıkarır ve devlet aygıtının kişisel olmayan, soğuk bir uzantısı haline getirir. Necip Tosun’un belirttiği gibi, modern öyküde karakterin geri planda kalıp atmosferin öne çıkması mümkündür (Tosun, 2011, s. 116); bu figürler de tam olarak bu işlevi görerek öykünün tekinsiz atmosferini pekiştirirler. Onlar, anlatıcının direncini kırmaya ve onu sisteme dahil etmeye programlanmış mekanik varlıklardır.
Atmosfer ve Güvenilmezlik
Dinler’in metni Foucaultcu bir okumaya açık olduğu kadar, modern öykünün temel estetik unsurlarını da bünyesinde barındırır. Necip Tosun, modern öykünün temel araçlarından birinin “atmosfer” olduğunu ve bunun “bütün bir öyküye yayılan betimlemeyle, mekânla, diyalogla, ritimle, bakış açısıyla oluşan güzellik ve etki yaratma aracı” işlevi gördüğünü belirtir (Tosun, 2011, s. 97). Dinler’in öyküsü böyle bir atmosferin gücüyle ilerler. Devlet görevlilerinin robotik, tekinsiz (bozucu güç) tasvirleri; anlatıcının sürekli artan iç sıkıntısı ve paranoyaları; eşinin ve komşusunun kayıtsızlığı, okuru içine çeken boğucu ve klostrofobik/teneffüssüz bir dünya yaratır. Bu sadece bir arka plan değil, anlatının anlamını derinleştiren bir “dip akışı”dır (Tosun, 2011, s. 97).
Öykünün gerilimi olayları bize aktaran anlatıcının güvenilmezliğinden kaynaklanır. Anlatıcı, kendisini “daima olayların ardındaki gerçeği görmeye meyilli” (Dinler, “Olmak ya da Olmamak”, s. 7) olarak konumlandırsa da onun gerçeklik algısı, resmî anlatıların (“gerçeklere en son rastlayacağın yer haber bültenleridir” [s. 7]) reddi üzerine kuruludur. Bu reddediş, onu alternatif bilgi kaynaklarına (“Doktor Saici’nin Youtube kanalı”) ve komplo teorilerine (görevlilerin uzaylı olabileceği ihtimali) yöneltir. Bu durum, okuru anlatıcının şüphelerinin meşru bir direniş mi yoksa bir paranoya mı olduğu konusunda sürekli bir belirsizlik içinde bırakır. Bu, modernizmin temel temalarından biridir: bireyin nesnel gerçeklikle bağının kopması ve kendi zihinsel labirentine hapsolması. Tosun, Franz Kafka’nın öykülerinde “modern insanın bunalımlarının, açmazlarının ve çıkışsızlığının” (Tosun, 2011, s. 24) işlendiğini belirtir; Dinler’in anlatıcısının ruh hâli de benzer bir modernist kapanın içinde yankılanır. Anlatıcının kocası S. ve komşusu K. ise resmi “hakikat rejimi”ne (Foucault’dan aktaran Özmakas, 2019 s. 73) tamamen teslim olmuş, sorgulamayan çoğunluğu temsil eder. S.’nin “distopik kurgularını öykülerine sakla bence” (Dinler, “Olmak ya da Olmamak”, s. 7) tepkisi, anlatıcının mücadelesini bireysel bir gerçekliğe düşman düş bir forma yani sanrıya indirger ve onu modernist anlatının tipik yalnızlığına mahkûm eder.
“Sesin Düşüşü”
Beden, öyküde hem biyopolitik iktidarın müdahale alanı hem de direnişin son kalesidir. Anlatıcı aşıyı reddederek bedeni üzerindeki özerkliği korumaya çalışır. Kalbinin “tok sesli bir hakikat korosu” gibi “ol-ma, ol-ma, ol-ma” (Dinler, “Olmak ya da Olmamak”, s. 8) diye atması, bedenin bir direniş mekânı, bedensel itirazın topografyası olarak konuştuğu andır. Ancak modern iktidar, direnişi fiziksel zorla kırmak zorunda değildir. Foucault’ya göre modern biyo-iktidar, klasik egemenin “öldürtme ya da yaşamasına izin verme” hakkının yerini alan, “yaşatma ya da ölüme atma gücü”ne sahiptir (Foucault’dan aktaran Özmakas, Biyopolitika, 2019, s. 122). Anlatıcının bayılması, iğnenin bedenine girmesini engeller fakat bu bir zafer değildir. Uyandığında bedeni üzerindeki kontrolünü daha temel bir düzeyde kaybetmiştir: konuşma yetisini.
Öykünün trajik finali, Foucaultcu iktidar izleğini ve modern öykünün imkânlarını birleştirir. Necip Tosun, “Öyküde Sesin Düşüşü” başlıklı bölümünde Walter Benjamin’in hikâye anlatıcılığının sonuna dair tespitlerini hatırlatarak yazılı kültüre geçişle birlikte deneyim aktarımının ve sesin önemini yitirdiğine dikkat çeker (Tosun, 2011, s. 313-315). Dinler’in öyküsü, bu kuramsal tespiti kurgusal bir gerçekliğe dönüştürür. Anlatıcı, direnişinin bedeli olarak kelimenin tam anlamıyla “sesini yitirir”. Fiziksel olarak hayattadır hatta aşı olmamıştır; ancak “ölüme atılmıştır” çünkü kendisini ifade etme, hikâyesini anlatma ve karşı çıkma aracı olan politik ve toplumsal sesi elinden alınmıştır. Doktorların durumu “psikolojik bozukluk” ya da “dil tutulması” (Dinler, “Olmak ya da Olmamak”, s. 8) olarak teşhis etmesi, iktidarın kendi müdahalesini nasıl normalleştirdiğinin ve bozulmuş bilişsel örüntüyü bireysel vaka olarak yeniden kodladığının bir örneğidir. Oysa anlatıcının sezgisi nettir: “Aşıyı yapmadılar ama bir şeyler yaptıkları kesin” (s. 8). Yapılan şey, direnen öznenin sesini elinden alarak onu kendi bedeninin içine hapsetmektir. Bu, fiziksel bir ihlalden daha derin ve etkili bir susturma biçimidir. Birey, artık ne bir tehdit ne de bir muhaliftir; sadece anlamsız inlemeler çıkarabilen, kendi sessizliğine mahkum edilmiş bir “çıplak hayat”tır.
Sonuç
Müberra Dinler’in “Olmak ya da Olmamak” adlı öyküsü, bireyin modern biyopolitik düzenekler karşısındaki pozisyonunu, modernist öykünün estetik olanakları çerçevesinde işler. Metin, hakikatin göreceliği, bedenin bir direniş alanı olarak konumu ve muhalif sesin susturulması gibi temaları bir araya getirir. Foucault’nun kuramsal çerçevesiyle okunduğunda anlatıcının yaşadığı bireysel trajedi, yaşamı her detayıyla yönetmeyi amaçlayan bir iktidar aklının, kendisine direnen özneyi nasıl etkisizleştirdiğinin bir alegorisi olarak yorumlanabilir. Anlatıcının kaybettiği sadece sesi değil, politik bir özne olarak var olma imkânıdır. Bu sessizlik, iktidarın rıza üretimini güçlendiren; direnişin siyasal anlamını işlevsizleştiren stratejik bir araç konumundadır.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
Ömer Seyfettin’in yerleşik kanon içindeki anıtsal kimliği, M. Sabri Koz’un yayına hazırladığı Kayıp Günlük ve Fon Sadriştayn’ın Karısı (2025) adlı eserle bir yeniden değerlendirmeye tabi tutulur. Bu makale, filolojik bir restorasyon niteliği taşıyan bu eseri merkezine alarak yazarın anıtsal kamusal personasının ardındaki nevrotik, polemikçi ve sancılı özneyi ilk kez tam metin olarak yayımlanan günlüğün tanıklığında analiz eder. Paralel bir okumayla, “Fon Sadriştayn’ın Karısı” hikâyesinin el yazması, bu kişisel travmaların bir medeniyet alegorisine ve modernite eleştirisine nasıl dönüştüğünü ortaya koyarken metnin kendisi de bir yazarın üslûbunun ve retoriğinin incelenmesi için birincil bir zemin sunar.
Birinci Bölüm: Ömer Seyfettin’in Mahrem Arşivinden Edebiyat Tarihine Bir Restorasyon
Edebiyat tarihi, kendi kanonunu yaratan ve yazarları bu kanonik yapının içinde zamanla birer anıta dönüştüren bir süreçtir. Yazarlar, eserlerinin ve haklarında yazılanların ağırlığı altında taşlaşır; ruhları, kişiliklerinin karmaşası, insani zaafları ve en mahrem sancıları bu anıtların soğuk mermerinin altına gömülür. Ömer Seyfettin, bu kaderi en derinden yaşamış isimlerdendir. “Millî Edebiyat’ın öncüsü”, “sade dilin savunucusu” gibi anıtsal sıfatların gölgesinde onun etten kemikten varlığı, öfkeleri, kırılganlıkları ve hırsları neredeyse unutulmuştur. Okuduğumuzu sandığımız metinlerin ise bir asırlık yayıncılık sürecinde ne kadar aşındığını, ne kadar değiştiğini ve yazarın orijinal sesinden ne kadar uzaklaştığını pek sorgulamadık. M. Sabri Koz’un bir edebiyat arkeoloğu titizliğiyle hazırladığı Kayıp Günlük ve Fon Sadriştayn’ın Karısı (2025), işte bu taşlaşmış anıtı çatlatan, mermerin altındaki canlı, nefes alan, acı çeken insanı gün yüzüne çıkaran bir restorasyon ameliyesidir. Bu kitap Ömer Seyfettin’i bize yeniden ve belki de ilk defa doğru bir şekilde tanıma imkânı sunar.
Bu restorasyon iki temel kazı alanında yürütülür: Biri, yazarın ruhunun en karanlık ve en aydınlık dehlizlerini barındıran “Kayıp Günlük”ün mahrem odaları; diğeri ise bir sanat eserinin doğum anına tanıklık ettiğimiz “Fon Sadriştayn’ın Karısı”nın yaratım atölyesi. Bu iki alan birbirine sızarak, birbirini yansıtarak ve aydınlatarak, anıtın ardındaki o karmaşık ve büyüleyici portreyi yeniden inşa eder.
“Kayıp Günlük”, her şeyden önce bir çelişkiler ve hesaplaşmalar metnidir. Ömer Seyfettin, bir yandan dönemin en çok okunan yazarlarından biri olmanın getirdiği şöhretin farkındadır ancak bu şöhreti bir “haksızlık” olarak görür. Bu durum onda derin bir sanatsal vicdan azabı ve kendini kanıtlama hırsı yaratır. Günlüğüne, “Haksız bir şöhretimle, Türkiye’de hiçbir muharrire nasip olmamış bir ‘kāriʾ kümem’ var. (…) Bu kadar az bir eserle bu kadar şöhret kazanmak… Her halde haksız! Bu şöhreti hak etmek için artık hiç durmadan yazmalıyım” (Koz, 2025, s. 33) notunu düşer.
Bu yaratma azmi derin bir sancıyla iç içedir. Okumayı bir şehvet olarak tanımlarken yazmayı fiziksel bir işkence olarak tasvir eder: “Okumanın şehvetini benim kadar duyan yoktur sanırım. (…) Fakat yazmak? İşte bu güçtür. Ben yazarken çok ızdırap çekerim. Sinirlerim bozulur. Sağ ayağım buz kesilir. Ağzım kurur” (Koz, 2025, s. 32). Bu ikilem, onun sanatçı kimliğinin merkezindeki çatışmayı ortaya koyar. Yaratıcılığının tıkandığı anlardaki çaresizliği somuttur: “Yarım saat kadar boş sahifenin karşısında düşünüyorum” (Koz, 2025, s. 32). Bu sırada, dış dünyadaki en küçük bir ses bile onun iç dünyasının bir parçası olur: “Aşağıki odadan Güner’imin ağladığını işitiyorum. Geçen gün bir yaşına giren yavrucuğum kızamık çıkarıyor…” (Koz, 2025, s. 32). Bu satırlar, büyük edebî tasarılar düşünen bir yazarın aynı anda hasta çocuğunun sesini dinleyen bir baba olduğunu en insani ve en yalın hâliyle gösterir.
Bu iç dünya, dış dünyadaki büyük altüst oluşlarla paralel bir seyir izler. Günlük, sadece kişisel bir bunalımın değil aynı zamanda bir imparatorluğun çöküş anının da kaydıdır. 1918 başlarında Rusya ile yapılan mütareke haberini, “Sosyalist Lenin, korkunç Rusya’yı kuşa benzetecek gibi… İhtimal oradaki hürriyet Kafkasya, Türkistan kārilerini de bize kazandıracak” (Koz, 2025, s. 35) sözleriyle, Turancı bir umutla karşılar. Ancak sonbahara gelindiğinde bu umudun yerini derin bir endişe alır. I. Dünya Savaşı’nın son günlerinde hissettiği kaygı, son derece kişisel bir tondadır: “Bir haftada vakalar birbir arkasına meşʾūmlaştı. Bulgarlar İngilizlere teslim oldu. Bizim ne olacağımız belli değil. (…) Acaba İstanbul bizde kalacak mı?” (Koz, 2025, s. 54). Bu, bir aydının vatanının kaderiyle kendi kaderini nasıl iç içe hissettiğinin yalın bir ifadesidir.
Günlük aynı zamanda onun edebî polemiklerinin de bir arenasıdır. Yahya Kemal ile olan gerilimi en bilineni olsa da diğer edebî figürlere dair görüşleri de bir o kadar keskindir. Rıza Tevfik gibi isimlerden gelen “ısmarlama hikâye” yazdığı yönündeki eleştirilere karşı, konuyu işleyişindeki kudretten kaynaklandığını savunur: “Sanat, o hikâyeyi, romanı çıkardığım ehemmiyetsiz şey değil, benim o şey etrafında canlandırdığım hayattır!” (Koz, 2025, ss. 46-47). Halide Edip’in üslubûna dair tespiti ise son derece nüanslıdır: “Halide Hanım’ın lisanı bozuk, karışık, münasebetsiz, fakat ahenkçe (…) hem Refik Halit’in, hem Yakup Kadri’nin lisanından daha Türkçe!” (Koz, 2025, s. 39). Bu, onun basit bir beğeni ya da reddedişin ötesinde, metinlere analitik bir gözle baktığını kanıtlar.
Metnin en sarsıcı katmanı ise şüphesiz, özel hayatının ifşasıdır. Evliliğinin çöküşünü anlattığı bölümler, bir edebiyatçının kendi trajedisini nasıl nesneleştirdiğinin, en mahrem acısını bile bir anlatıya dönüştürdüğünün belgesidir. Karısıyla yaşadığı ve kendisini “sedef” hastalığına sürükleyen gerilimi, bir sabah yazı masasını taşıdığı için yaşadığı o küçük ama sembolik kavga üzerinden somutlaştırır: “—‘Haydi odana git.’ dedi. (…) —‘Tırnaklarımı parlatacağım.’ (…)” (Koz, 2025, s. 51). Bu basit cümlenin ruhunda yarattığı yıkımı ve aşağılanma hissini, “Ben ki, dünyada kimseye eyvallah etmemekle iftihar ederim. (…) Evdeki bu zelil halimin acılığını pek derin bir elem halinde duydum. İzzet-i nefsim kadar dünyada bence ne mukaddesti?” (s. 51) sözleriyle ifade eder. Boşanmanın ardından hissettiği yalnızlık ise şu cümlelerde ölümsüzleşir: “Ben aile babası yine bekâr oldum. Bir hiddet darbesi içinde yuvam dağıldı. Şimdi burada, Kalamış Koyu’ndaki bu küçük münferid yalıda yapyalnızım. Artık çoluğum çocuğum, karım, ümidim, zevkim, yalnız kitaplarımla yazılarım…” (Koz, 2025, s. 49).
Eğer günlük, yazarın ruhsal ve entelektüel hammaddesini sunuyorsa “Fon Sadriştayn’ın Karısı” hikâyesinin el yazması da bu hammaddenin bir sanat eserine nasıl dönüştüğünü gösteren bir atölye kaydıdır. Bu hikâyenin dehası, günlüğün ışığında okunduğunda ortaya çıkar; zira hikâye, yazarın en derin kişisel kaygılarının ve travmalarının estetik bir yansımasıdır.
Bu metin, basit bir Doğu-Batı alegorisinin ötesinde, modernitenin getirdiği yeni bir insan tipine ve bu tipin dayattığı yaşam felsefesine yönelik derin bir eleştiridir. Hikâyenin merkezindeki “dönüşüm”, Batılılaşma değil; daha çok, hayatın pozitivist bir formülle yeniden düzenlenmesidir. Fon Sadriştayn’ın Alman eşi, bir kültürün temsilcisinden çok, “verimlilik”, “iktisat” ve “rasyonalite” gibi endüstriyel kavramların ev içine taşınmış bir sembolüdür. O, hiç görülmeyen, sadece anlatılan bir sistemdir; bu sistemin felsefesi ise nettir: “Karımın fikrince masraf, vâridata göre değil, ihtiyaca göre yapılırdı” (Koz, 2025, s. 127). Bu rasyonellik, insan hayatının en temel, en “doğal” anlarını bile mekanikleştirir. Kadının doğumunu tek başına, bir işi hâlleder gibi yapması ve hemen ardından yemeği hazırlaması (Koz, 2025, s. 129), insan doğasının bu yeni ve ürkütücü düzene nasıl kurban edildiğinin en trajikomik örneğidir.
Anlatıcının bu düzene karşı duyduğu tiksinti, modern insanın temel bir açmazına işaret eder. Anlatıcı, hikâyenin başında kendi “sinir nöbeti” ile boğuşan, yabancılaşmış bir öznedir (Koz, 2025, s. 117). Sadrettin’in sunduğu “şifa” yani bir sisteme tamamen teslim olarak bireysel sancılardan kurtulma vaadi, anlatıcı için bir çözüm değil de bir “ölüm” biçimidir. Çünkü bu şifa, benliğin, bireysel iradenin ve en önemlisi acı çekme özgürlüğünün yok edilmesini gerektirir. Anlatıcının hikâye sonunda vardığı sonuç varoluşsal bir tercihtir. O, Alman düzeninin sunduğu ruhsuz, mekanik saadete karşı kendi kültürünün “müsrif, hesap bilmez, saz benizli, narin, şık bir kadınla borç içinde, manevi maddî ızdıraplar içinde” (Koz, 2025, s. 130) yaşamayı, yani acısıyla, kaosuyla, israfıyla ama “kendisi olarak” var olmayı tercih eder. Bu karşıtlık, Sadrettin’in anlattığı ilk alafranga Türk eşi karakteriyle daha da katmanlanır. O ilk eş de “gayet şık, gayet güzel, Fransızca konuşur, piyano çala[n]” (Koz, 2025, s. 122) bir başka sorunlu modernlik modelini yani tüketim odaklı, yüzeysel Batılılaşmayı temsil eder. Dolayısıyla Seyfettin, Levanten usulü alafrangalığı da eleştirerek her iki modelin de dışında daha otantik bir kimlik arayışını ortaya koyar.
Sonuç olarak M. Sabri Koz’un hazırladığı bu eser, Ömer Seyfettin’i kanonik statüsünden indirip onu ait olduğu yere yani insani ve edebî çelişkilerin, sancıların ve zaferlerin yaşandığı tarihsel zemine iade etmektedir. “Kayıp Günlük” ve “Fon Sadriştayn’ın Karısı”nın el yazması bize bir yazarın sadece ne yazdığını değil aynı zamanda nasıl yaşadığını, nasıl hissettiğini, nasıl kavga ettiğini ve en önemlisi, yaşadıklarıyla yazdıkları arasında nasıl derin ve karmaşık bir bağ kurduğunu göstermektedir. Bu kitap Ömer Seyfettin’i gerçekten anlamak için bir başlangıçtır. Bundan sonra yapılacak her ciddi çalışma, bu eserin sunduğu birincil kanıtları ve sarstığı yerleşik kabulleri dikkate almak zorundadır.
İkinci Bölüm: Bir Yazarın Retoriği ve Metnin Katmanları
M. Sabri Koz’un sunduğu bu zengin materyal sadece tematik bir incelemenin ötesinde bizzat Ömer Seyfettin’in bir yazar olarak yeteneğini, dilini, üslûbunu ve metinlerini inşa etme biçimini analiz etmek için eşsiz bir fırsat sunar. Bu iki metin, bir yazarın hem en ham hem de en işlenmiş dilini bir arada görmemizi sağlayarak onun edebî kimliğinin ontolojik haritasını çıkarmamıza olanak tanır, metinsel özbenliğini sezgisel olarak kavramamıza yardımcı olur.
Dil, Üslûp ve Anlatı Retoriği
Ömer Seyfettin’in yazarlık dehası, onun farklı metin türlerinde farklı retorik stratejiler kullanmasından belli olur. “Kayıp Günlük”, onun en filtresiz, en “ham” üslûbunun bir laboratuvarıdır. Burada iki temel anlatım biçimi öne çıkar: Birincisi, ruhsal ve bedensel durumlarını anlattığı anlardaki “telegrafik itiraf” üslûbudur. Cümleler kısa, yalın ve sarsıcıdır: “Ellerim üşüyor. Yazı yazmak canım istemiyor” (Koz, 2025, s. 31). Bu minimalist sözdizimi, bir duygunun ya da durumun en çıplak hâliyle hiçbir edebî süse başvurmaksızın kâğıda dökülmesini sağlar. İkincisi ise bir fikri savunduğu veya bir polemiğe girdiği anlarda ortaya çıkan “polemikçi-argümantatif” üsluptur. Bu bölümlerde cümleler uzar, mantıksal bir yapıya bürünür ve karşı tezi çürütmeye yönelik retorik bir güç kazanır. Özellikle dil üzerine düşündüğü, argo ile “türkiyyetler” arasındaki farkı anlattığı bölüm (Koz, 2025, s. 40), onun sadece bir hikâyeci değil aynı zamanda dilinin olanakları üzerine kafa yoran bir teorisyen olduğunu da gösterir.
“Fon Sadriştayn’ın Karısı”nda ise bu dil, edebî bir estetiğin hizmetine girer. Ömer Seyfettin burada, atmosfer yaratma konusunda ne kadar usta olduğunu kanıtlar. Hikâye, anlatıcının nevrotik ruh hâlinin bir yansıması olarak neredeyse dışavurumcu (ekspresyonist) bir dille başlar. Karakter tasvirleri, okurun zihninde kalıcı izler bırakacak şekilde vurucu sıfatlarla yapılır: “müthiş, iri, kıpkırmızı bir Alman yanıma oturmuş” (Koz, 2025, s. 117). Bu tavır, anlatıcının o anda hissettiği tehdit ve yabancılık duygusunun bir yansımasıdır. Yazar, diyalogları ise olay örgüsünü ilerletirken, aynı zamanda karakterlerin ideolojilerini ve dünya görüşlerini ortaya koymak için bir araç olarak kullanır. Sadrettin’in uzun monologları birer vaaz gibidir ve Alman düzeninin üstünlüğünü kanıtlama amacı güder. Ömer Seyfettin’in ustalığı, bu ideolojik söylemi, karakterin naif (saf, deneyimsiz) coşkusu içinde eriterek onu hem komik hem de trajik kılabilmesindedir.
Travma, Semboller ve Yapısöküm
Bu metinler, modern edebiyat eleştirisinin merceğinden bakıldığında çok daha derin katmanlar sunar. Bir psikanalitik yorumlama, günlüğü yazarın narsistik yarasının ve eril kimlik krizinin bir belgesi olarak okuyabilir. “İzzet-i nefsim” üzerine yaptığı vurgu (Koz, 2025, s. 51), onun eril otoritesinin sarsılmasına karşı duyduğu derin kaygıyı gösterir. Bu travma, “Fon Sadriştayn’ın Karısı”nda estetik bir yüceltme (sublimation) sürecinden geçerek erkeği bir çocuğa dönüştüren, onu “ıslah eden” ama aynı zamanda kimliğinden eden mutlak düzenleyici ve kontrolcü bir kadın figürüne dönüşür. Hikâye, yazarın kendi travmasını yeniden sahnelediği ve bu yolla onu kontrol etmeye çalıştığı bir terapi seansıdır.
Göstergebilimsel bir çözümleme ise hikâyeyi bir medeniyet alegorisi olarak okumamızı sağlar. Hikâyedeki her unsur bir göstergedir: Alman kadının görünmeyen ama her şeyi düzenleyen varlığı, “rasyonalite” ve “verimlilik” ideolojisinin; Boğaziçi’nin “mor tepeleri, beyaz yalıları” (Koz, 2025, s. 130) ise duygusallık ve estetik kaosun göstergesidir. Bir postyapısalcı ve yapısökümcü okuma, metnin kurduğu bu Doğu/Batı, ruh/beden, kaos/düzen gibi ikili karşıtlıkların aslında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkarabilir. Zira anlatıcı, rasyonel Alman düzenini eleştirirken kendisi de bir “sinir nöbeti” (Koz, 2025, s. 117) içindedir; yani o da “sağlıklı” ve “bütünlüklü” bir özne değildir. Metin, bir tarafı diğerine üstün kılmak yerine her iki sistemin de kendi içindeki patolojiyi ve yetersizliği ifşa ederek bu hiyerarşik karşıtlıkları yapısöküme uğratır.
Üçüncü Bölüm: Bu Kitabın Metin Neşri Pratiğine Katkısı
M. Sabri Koz’un hazırladığı bu eserin Ömer Seyfettin araştırmalarına yaptığı katkının ötesinde, Türkiye’deki yayıncılık ve edebiyat araştırmacılığı pratiği için de bir model teşkil eden geniş bir metodolojik önemi bulunmaktadır. Bu kitap, sadece bir sonuç sunmakla kalmaz; aynı zamanda bir edebî metnin ontolojisi yani onun farklı varlık biçimleri ve tarihsel yolculuğu üzerine düşünmek için somut bir davettir. Bu felsefi daveti, bizzat sunduğu materyalin yapısıyla yapar: Karşımızda metnin üç farklı tarihsel varoluşu durmaktadır: Yazarın elinden çıktığı en ham haliyle el yazması, yayımlandığı dönemin editöryal müdahalelerini taşıyan ilk baskı ve tüm bu süreçleri şeffaf bir şekilde belgeleyen Koz’un hazırladığı eleştirel basım.
Bu modelin ilk ve en temel ilkesi, filolojik titizlik ile editöryal şeffaflığın birleşimidir. Koz, kitabın giriş yazısında okuru bir laboratuvarın içine davet eder gibi bu metinlerin bulunuş ve hazırlanış sürecini tüm detaylarıyla paylaşır. Yıllardır Tahir Alangu arşivinde bekleyen defterlere ulaşma hikâyesinden (Koz, 2025, ss. 20-21), çalışmanın dijital kopyasının bir virüs saldırısıyla yok olması gibi kişisel badirelere kadar (Koz, 2025, s. 21) tüm süreci anlatması, editörün metin üzerindeki görünmez otoritesini kıran bilinçli bir tavırdır. Bu sayede çalışma, nihai ve dokunulmaz bir ürün olmaktan çıkar; adanmışlıkla yürütülmüş, insani ve meşakkatli bir sürecin sonucu olarak okurun karşısına çıkar.
İkinci olarak çalışma, metnin bütünlüğüne duyulan derin bir saygıyı esas alır. Bu tavır, özellikle kendisinden önceki yaklaşımlarla kıyaslandığında daha anlamlı hale gelir. Koz’un da belirttiği üzere, Tahir Alangu gibi önceki araştırmacılar, günlüğü birincil bir kaynak olarak kullanmış ancak metni kendi biyografik anlatılarına hizmet edecek şekilde parçalara ayırarak ve tematik olarak düzenleyerek alıntılamışlardır (Koz, 2025, s. 16). Bu yöntem, şüphesiz değerli biyografik çalışmalar ortaya çıkarmıştır ancak okurun, Ömer Seyfettin’in düşünce akışını ve ruhsal gelgitlerini kesintisiz bir şekilde takip etmesini engellemiştir. Koz’un çalışması ise metni parçalamayı ve yorumlayarak yönlendirmeyi reddeder. Günlüğü, tüm kronolojik bütünlüğüyle yazıldığı gibi sunarak yorumu ve analizi okura bırakır. Bu, “biyografik anlatı uğruna metni feda etme” alışkanlığına karşı, metnin kendi bütünlüğünü ve orijinal yapısını önceliklendiren bir duruştur.
Modelin belki de en somut ve yenilikçi yönü, metnin tıpkıbasımının (faksimile) eksiksiz bir şekilde okura sunulmasıdır. Ömer Seyfettin’in el yazısının her sayfasına (Koz, 2025, s. 77-113, 135-146) doğrudan erişim imkânı bir metnin ciddiyeti için hayati olan bir adımdır. Tıpkıbasım, metnin kaynağını demokratikleştirir; artık herhangi bir okur, Koz’un yaptığı çeviriyazıyı orijinal metinle karşılaştırabilir, Ömer Seyfettin’in karalamalarını, kelime tercihlerini, tereddütlerini bizzat görebilir. Bu durum, okuru pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp metnin arkeolojisine katılan aktif bir katılımcıya dönüştürür ve metin eleştirisini seçkin bir uzmanlık alanı olmaktan çıkarır.
Sonuç olarak tüm bu ilkeler bir araya geldiğinde Kayıp Günlük ve Fon Sadriştayn’ın Karısı sadece bir kaynak eser olmanın ötesine geçer. Filolojik titizlik, editöryal şeffaflık, metin bütünlüğüne saygı ve tıpkıbasım gibi unsurların bir arada sunulması, bu kitabı gelecekteki çalışmalar için bir emsal hâline getirir. Eser, bundan sonra hazırlanacak klasik metinler için yeni bir ciddiyet standardı belirlemiştir. Bu kitap bize sadece Ömer Seyfettin’in metinlerini değil; aynı zamanda o metinlerin tarihsel ve devingen yapısını dikkate alma sorumluluğunu da hatırlatan ders niteliğinde bir model sunmaktadır.
Dördüncü Bölüm: “Fon Sadriştayn’ın Karısı” Üzerine Karşılaştırmalı Bir Okuma
Ömer Seyfettin’in “Fon Sadriştayn”ın Karısı” adlı hikâyesi, yazarın külliyatı içinde sadece edebî bir metin olarak değil aynı zamanda hem kişisel bir travmanın sanatsal bir yansıması hem de bir medeniyet krizinin semptomu olarak okunmalıdır. Hikâyeyi tam anlamıyla kavrayabilmek için M. Sabri Koz’un sunduğu el yazması metin, Nâzım Hikmet Polat’ın derlediği külliyat (Ömer Seyfettin: Bütün Hikâyeleri) ve Ömer Seyfettin’in kendi günlüğü ile birlikte ve karşılaştırmalı bir şekilde ele alınması gerekir. Bu çok katmanlı okuma, hikâyenin görünürdeki basitliğinin ardında yatan derin kültürel ve psikolojik çatışmaları ortaya çıkarır.
Hikâyenin filolojik zemini, onun farklı varoluş biçimlerini anlamakla başlar. Nâzım Hikmet Polat’ın, Bütün Hikâyeleri adlı eserde belirttiği üzere metin ilk olarak 3 Ocak 1918’de Yeni Mecmua’da yayımlanmıştır (Polat, 2020, s. 710). Bu basılı versiyon, uzun yıllar metnin standart hâli olarak kabul edilmiştir. Ancak M. Sabri Koz’un yayımladığı el yazması (Koz, 2025), bu standart metin ile yazarın orijinal kalemi arasında küçük ama anlamlı farklar olduğunu göstererek metnin ontolojisini sorgulamaya açar. Bu farklar, yazarın kendine has üslûbunun törpülenmesinden, anlamı değiştiren kelime tercihlerine kadar geniş bir yelpazeye yayılır. Örneğin Koz’un notlarında belgelediği üzere Ömer Seyfettin’in el yazmasında ısrarla ‘birbir’ yazdığı bir kelimenin basılı metinde ‘birbiri’ olarak düzeltilmesi (Koz, 2025, s. 132, Not 2) gibi müdahaleler, yazarın özgün üslûbunun dönemin yayıncılık anlayışıyla nasıl standartlaştırıldığını gösterir. Daha da önemlisi, el yazmasında Sadrettin’in karısının gezintilere “gelebiliyordu” şeklinde yani gruba dahil olan bir eylemle katıldığını belirten ifadenin basılı metinde “gidiyordu” olarak değiştirilmesi (Koz, 2025, s. 132, Not 23), karakterin dinamiğini hafifçe değiştiren bir editöryal müdahaledir. Bu hikâyenin, Emine Kısıkkaya’nın (2006) Ömer Seyfettin’in tarihî hikâyelerini incelediği tezinde yer almaması ise son derece doğaldır; zira “Fon Sadriştayn’ın Karısı”, yazarın yaşadığı dönemin en güncel ve en sancılı sorununu yani kimlik ve modernleşme buhranını konu alır.
Hikâyenin yüzeysel okuması, onu basit bir Doğu (Türkiye) – Batı (Almanya) karşıtlığı olarak yorumlama tuzağını barındırır. Oysa metin, çok daha karmaşık bir eleştiri sunar. Ömer Seyfettin sadece “Alman” modelini değil aynı zamanda kendi toplumundaki iki farklı başarısız modernleşme tipini de hedefe koyar. Birincisi, hikâyedeki Alman eşin temsil ettiği, hayatı bir makine gibi düzenleyen, rasyonel, verimli ama ruhsuz ve insan doğasını ezen pozitivist modernliktir. İkincisi ise Sadrettin’in ilk Türk eşinin temsil ettiği, “gayet şık, gayet güzel, Fransızca konuşur, piyano çala[n]” (Koz, 2025, s. 122) ama tüketim odaklı, müsrif ve ahlaki olarak zayıf olan Levanten-alafranga modernliktir. Bu kadın da Sadrettin’i maddi olarak çökertmiş ve onu “bir tek gözlüklü beye âşık” olarak terk etmiştir (Koz, 2025, s. 126). Dolayısıyla Ömer Seyfettin’in eleştiris, ithal edilen her iki modernlik modelinin de Türk ruhuna ve toplumuna uymadığı yönündedir. Anlatıcının hikâye sonundaki arzusu, bu iki yapay modelin dışında daha otantik, duygusal ve “millî” bir varoluşa duyulan özlemdir.
Bu kültürel eleştirinin ardındaki en güçlü itici güç ise hiç şüphesiz, yazarın kendi kişisel travmasıdır. Koz’un yayımladığı günlükte anlatılan evlilik krizi, aşağılanma hissi ve eril otoritesinin sarsılması, bu hikâyede estetik bir forma bürünerek yeniden sahnelenir. Hikâyenin anlatıcısının da bir “sinir nöbeti” (Koz, 2025, s. 117) içinde olması, yazarın kendi ruh hâlini kurgusal karaktere ödünç verdiğinin açık bir işaretidir. Sadrettin’in Alman eşi tarafından bir çocuğa dönüştürülmesi ve pasifize edilmesi, Ömer Seyfettin’in kendi evliliğinde hissettiği “zelil” (Koz, 2025, s. 51) olma korkusunun bir yansımasıdır. Metnin en ilginç filolojik kanıtlarından biri ise yazarın kendi el yazmasına sonradan eklediği ‘borç içinde’ ifadesinin (Koz, 2025, s. 133, Not 26), basılı metne de yansımış olmasıdır. Bu durum, yazarın metin üzerindeki son an müdahalesinin bile ne kadar hayati olduğunu ve bu el yazmasının, metnin evrimini anlamak için nasıl bir laboratuvar işlevi gördüğünü kanıtlar. Bu bağlamda hikâye, sadece bir medeniyet eleştirisi değil aynı zamanda bir yazarın kendi şeytanlarıyla kurgu yoluyla hesaplaştığı bir psikanalitik belge niteliği de kazanır. Hikâyenin yayımlandıktan sonra yarattığı toplumsal tartışma ve Ömer Seyfettin’in bir tür “özür” veya “düzeltme” olarak “Fon Sadriştayn’ın Oğlu”nu yazması (Koz, 2025, s. 23), bu metnin ne kadar canlı ve ne kadar kişisel bir damara dokunduğunun nihai kanıtıdır.
Kaynakça
Koz, M. S. (Haz.). (2025). Ömer Seyfettin: kayıp günlük ve Fon Sadriştayn’ın karısı. : Yapı Kredi. Polat, N. H. (Haz.). (2020). Ömer Seyfettin: bütün hikâyeleri. Yapı Kredi.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.
A.C.S. Peacock, Moğol Anadolu’sunda İslam, Edebiyat ve Toplum (çev. Renan Akman, Koç Üniversitesi Yayınları, 2023) adlı eserinin “Edebiyat Türkçesinin Doğuşu” başlıklı bölümünde konuya dair yerleşik ve genellikle milliyetçi bir tarih yazımının şekillendirdiği anlatıyı temelden sorgulayarak meselenin çok daha karmaşık ve katmanlı bir zeminine işaret eder. Yazar, Türkçenin bir yazı dili olarak ortaya çıkışını ani, yekpare bir kültürel uyanış olarak değil; Moğol istilalarının yarattığı siyasi parçalanmanın doğrudan bir sonucu olarak Anadolu’nun geleneksel merkezlerinin çeperlerinde gelişen, bilinçli ve stratejik bir süreç olarak ortaya koyar.
Peacock, Moğol Anadolu’sunda İslam, Edebiyat ve Toplum, Koç Üniversitesi Yayınları
Bir Efsanenin Yıkılışı ve Gerçekliğin İnşası
Peacock, argümanına modern Türkiye’de bir dil bayramıyla kutlanan ve sıkça yüceltilen Karamanoğlu Mehmed Bey’in 1277’de Konya’da yayımladığı ünlü fermanı sorunsallaştırarak başlar (s. 189). O, bu olayın çağdaş tarihçi İbn Bîbî’nin anlatımında, Türkçenin statüsünü yükselten bir reformdan ziyade “medeniyet dili Farsçayı” yasaklayan Karamanlı isyancıların “barbarlıklarını” vurgulama amacı taşıdığını öne sürer (s. 190). Böylece ulusal bir kahramanlık anı olarak görülen bu ferman, Peacock’un analizinde kültürel bir geri kalmışlığın nişanesi olarak sunulur. Bu yaklaşım, bölümün geri kalanında takip edilecek olan ana tezin de habercisidir: Türkçenin yükselişi, Moğol istilaları sonrası Selçuklu merkezî otoritesinin (Konya) zayıflamasıyla Anadolu’nun çeperlerinde ortaya çıkan çeşitli yeni güç odaklarında gerçekleşmiştir ve bu çeperde ortaya çıkan yeni güç odaklarının kendilerini meşrulaştırma arayışıyla doğrudan bağlantılıdır.
Yazar, bu savını desteklemek için 13. yüzyılda “oldukça zengin” bir Türkçe edebiyatın var olduğu yönündeki geleneksel iddiayı çürütmeye girişir (s. 194). Köprülü ve Mansuroğlu gibi otoritelerin 13. yüzyıl yazarları olarak andığı Ahmed Fakih, Şeyyad Hamza ve Dehhânî gibi isimlerin daha güncel filolojik ve tarihsel araştırmalar ışığında kesin olarak 14. yüzyıla hatta bazılarının 15. yüzyılın başlarına tarihlendirilmesi gerektiğini belgelerle ortaya koyar (s. 195). Örneğin Şeyyad Hamza’nın bir şiirinde geçen 749/1348-9 tarihi, onun bu yıldan sonra ölmüş olması gerektiğini gösterirken (s. 195), Dehhânî’nin yakın zamanda bulunan divanı, onun Ahmedî’nin bir çağdaşı olduğunu kanıtlamıştır (s. 195).
Bu “temizlik” operasyonunun ardından Peacock, Anadolu’da güvenilir bir şekilde tarihlendirilebilen en eski Türkçe telif eserin, yaygın kanının aksine bilinen destanlar veya sufi şiirleri değil, 1270-1287 yılları arasında Afyonkarahisar (Karahisar Develi) civarında telif edilen ve hâlâ basılmamış bir vaaz kitabı olan Behcetü’l-hadâik olduğunu belirtir (s. 199-200). Bu eserin, geleneksel kültür merkezlerinden uzakta, bir uç bölgesinde ve Tebrizli bir mütercim tarafından Farsça bilmeyen “karındaşlar” için yazılmış olması, Türkçenin ortaya çıkış dinamiklerine dair önemli ipuçları sunar: Bu dil, çeperde ve İlhanlı dünyasıyla bağlantılı bir ortamda filizlenmiştir (s. 200-201).
14. yüzyılın başlarına gelindiğinde ise Türkçe edebî üretim, birbirinden farklı motivasyonlara sahip iki ana merkezde yoğunlaşır. Bunlardan ilki, herhangi bir belirgin hami olmaksızın Gülşehrî ve Âşık Paşa gibi sufilerin eser verdiği Kırşehir’dir (s. 203, 205). Âşık Paşa, Garibnâme’yi neden Türkçe yazdığını açıklarken “Türk diline kimsene baḳmaz-ıdı / Türklere hergiz gönül aḳmaz-ıdı” dizeleriyle bu dili kullananların o zamana dek manevi bilgiden mahrum kaldığını ima eder (s. 205). Ancak Peacock’a göre bu durum, basit bir dilsel gereklilikten öte, Rûmî’nin ilahî vahyin farklı dillerde sürebileceği yönündeki düşüncesinin bir uzantısıdır (s. 210). Yazar, eserini Türkçe telif ederek Tanrı ile kendi benzersiz ilişkisine tanıklık etmekte ve dinî otoritesini ilan etmektedir (s. 211).
İkinci merkez ise Aydınoğulları beyliğidir ve buradaki üretim, Kırşehir’in aksine doğrudan saray himayesinde gerçekleşen bir tercüme faaliyetidir (s. 211). Umur Bey gibi hükümdarlar, Kelile ve Dimne gibi siyasetnamelerin veya İbnü’l-Baytar’ın farmakoloji rehberinin Türkçe tercümelerini sipariş etmiştir (s. 212). Bu durum, bilginin erişilebilir kılınmasından çok; yeni kurulmuş bir Türkmen hanedanının, İslam medeniyetinin klasik eserlerine “bir Türk ve Aydınoğlu damgası vurarak” kendilerini ana akım İslami kültüre dahil etme ve siyasi meşruiyetlerini pekiştirme stratejisi olarak yorumlanır (s. 213). Nitekim aynı sarayın daha az bilinen bazı Farsça eserlerin telifine de destek olması, meselenin sadece dil bariyerini aşmak olmadığını gösterir (s. 213).
Peacock, Türkçenin bu yükselişine rağmen Farsça ve Arapçanın direngenliğinin altını çizer. Özellikle Orta Anadolu’da Farsça, 14. yüzyılın sonlarında dahi hem bir prestij ve idare dili hem de bir konuşma diliydi. Yazar, bu noktada Esterâbâdî’nin, biyografisini neden Farsça yazdığını açıklarken “Rum ülkelerinde yaşayan halkın çoğunun Fars diline meyilli olması” ve idari kayıtların bu dilde tutulması gibi gerekçeler sunmasını kanıt olarak kullanır (s. 220). Arapça ise özellikle fıkıh ve ileri düzey ilahiyat alanlarındaki rakipsiz üstünlüğünü sürdürmüştür (s. 224).
Bölümün son kısmı, Anadolu’daki bu dilsel gelişmeleri daha geniş bir coğrafi bağlama oturtur. Anadolu Türkçesi, yalıtılmış bir ortamda değil, Altın Orda ve Memlük sahasını da içine alan “Türkçe konuşup yazan kozmopolit bir dünya” içinde şekillenmiştir (s. 228). Altın Orda’da kullanılan ve “Tatar dili” olarak da adlandırılan Doğu Türkçesinin (Hârizm Türkçesi) ve Uygur alfabesinin, Anadolu imlası ve dil özellikleri üzerinde belirgin bir etkisi olmuştur (s. 228, 231). İki bölge arasında seyahat eden âlimler, tüccarlar ve metinler, dilsel bir etkileşim ağı yaratmıştır. Nehcü’l-ferâdis gibi bazı eserlerin hem Doğu hem de Batı Türkçesi versiyonlarının bulunması bu etkileşimin canlılığını gösterir (s. 233).
Bu yeni edebî hareketin karakteri de en az ortaya çıktığı coğrafya kadar kendine özgüdür. Gerek Farsça gerek Arapça konuşan dünyalarda saray edebiyatının temel direği olan methiye türünün, bu dönem Anadolu’sunda neredeyse hiç yer bulmaması dikkat çekicidir. Ahmedî gibi isimlere kadar önemli Türkçe kasideler bulunmadığı gibi, Aydınoğlu sarayına sunulan bir avuç istisna dışında Farsça veya Arapça methiyeler de yok denecek kadar azdır. Bu durum, Anadolulu hamilerin, şairlere kendilerini övdürmekten çok daha farklı bir amaç güttüğünü ortaya koyar. Onlar, orijinal övgü şiirlerinden ziyade “klasik İslami eserlerin yerelleştirmeleri, tercümeleri ya da popülerleştirilmiş versiyonlarıyla ilgilenmişe benzerler” (s. 224). Bu bilinçli tercih, basit bir edebî zevkten öte, yeni kurulan beyliklerin kendilerini İslami medeniyetin merkezine bağlama ancak bunu yaparken de bu mirası kendi dillerine mal ederek ona bir “Aydınoğlu” veya “Germiyanoğlu” kimliği kazandırma stratejisinin bir parçasıdır. Böylece edebiyat, bir övgü aracı değil de bir kültürel sahiplenme ve meşruiyet inşa etme aracına dönüşmüştür.
Sonuç olarak Peacock; Edebiyat Türkçesinin doğuşunu tek bir sebebe veya merkeze indirgeyen basitleştirici anlatıların yerine çok merkezli, politik ve dinî motivasyonlarla şekillenen, çeperin merkeze karşı bir hamlesi olarak resmeder. Bu yeni dilin yükseldiği Aydın, Germiyanoğlu toprakları ve Kırşehir gibi yerler, “ancak Orta Anadolu’daki geleneksel siyasi meşruiyet biçimlerinin çöküşüyle birlikte alternatif güç odakları olarak yükselmeye başladılar” (s. 237). Bu yeni aktörlerin otoritelerini ve meşruiyetlerini kabul ettirmek için “yeni bir lügate ve dile ihtiyaçları vardı” (s. 237). Böylece Türkçe, bir etnik kimliğin doğal bir tezahüründen çok; Moğolların altüst ettiği bir dünyada iktidarı yeniden tanımlamanın bir aracı hâline gelmiştir.
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.