Tetanos ve İntikam Yayımlandı!

Tetanos ve İntikam yayımlandı.
Samet Polat, Tetanos ve İntikam, Türk Şiiri

Kulak Ver

Kulak ver, ey nazik yolcu, her ne kadar uzak olsan da,
Yalvarırım sana, duy sesimi,
Gök kubbede yeni mumlar yanmakta,
Günbatımını izleyen göğün sureti

Hızlan, sevgili yolcu, sana yol gösteriyorum,
Parlak gözlerini buraya çevir—bak,
İşte hinlik ustası bir ejderha saklanıyor,
Ki uzun zamandır efendimdir ancak.

Ve ejderhanın mağarasında
Ne yasa işler ne merhamet,
Bir kamçı asılı durur meydanda,
Söyleyemediğim ezgiler uğruna.

Kanatlı ejderha lime lime eder bedeni,
Öğretir bana boyun eğmeyi,
Susarım öyleyse, küstah kahkahamı gömerim,
Olacağım el âlemden daha iyi.

Ey yolcum, uzak şehrimize
Taşı bu sözlerimi ve ulaştır,
Acıyı hançer gibi işleyecek olana,
Ama uğruna yaşamayacağıma.

Haziran, 1921

Anna Ahmatova


Türkçesi: Samet Polat

Anna Ahmatova Şiir Çevirisi, Samet Polat

Aynaya Bakmaksızın


People are torn straight from life
Spreading on the earth, casting off their oaths
Betrayal falls in line, bare and exposed
A feast of screams is laid in my hands
It is time to surpass sins that never get watered
Nameless sleeps carry the mirror of disgust

Beyond reckoning, a reason shall be asked, alive and fierce
If faceless footprints are lost at the very start
Let all that is unworthy
Be defeated, then, the sky
For only after losing
Will every prayer begin
Forgotten, it will fall to the ground
No one claims the hidden step anymore
If something remains unknown
It is that I am not called by my name

Mirrors emptied their filth, pushing my feet toward escape
I joined the ritual of memorizing time like rushing water
One does not take time along when running away
I relinquished the tenderness that nurtured absence in my eyes
Among all beings, I sharpened my teeth against my own soul
Finding my direction
Began with fearing birds

When we are struck from the least expected place
Birds gather geraniums
A branch is slipped between my fingers
Before the soil itself
A fraction of my heart cannot even lift a whisper
This world takes relentless roll calls without invitation
My fading search is sent away without a farewell
No one will take my place
Because no one knows my hidden name

Without looking in the mirror, I cradle my fate
I throw myself into the fire, thinning under an ancient spell
If I have leaped through ages
It is because I have not known myself
If I am trapped in this era
It is from the thorns I plucked and swallowed
My face will remain stitched to trampled laments
My account will be erased from my calendars
Without looking in the mirror

Anlam-Denge Etkileşim Modeli (ADEM)

Samet Polat’ın Anlam-Denge Etkileşim Modeli (ADEM) – Süreç Tablosu

Lacan

“Bir düşünceyi düşünmemenin yegâne yolu, başka bir düşünceyi düşünmektir.”      

      


       Ahmet Haşim’in 1928 yılında bir Fransa akşamında Montparnasse’ta küçük bir Rus lokantasında tanışıp sohbet ettiği ve “sanat akımlarını yakından takip eden Fransız genci Doktor Lacan” şeklinde nitelediği Jacques Lacan, 1901 doğumlu Fransız bir psikanalisttir. Lacan, Haşim’in “edebiyatınızın son manzarası nedir?” diye yönelttiği soru üzerine çeşitli sanat akımlarından bahseder ve bu uzun süren edebî sohbetten sonra Haşim’le birlikte “hayatın renkli helezonlarla açılıp kapandığı neşeli bir dancing”e gider. Jacques Lacan’ın derin boyutlu metinlerinin bizi götüreceği neşeli bir dans düzlemi de sanırım, bilinçdışının özgürlüğünü fark etmek olacaktır.

       Freud’un kişilik gelişimi dönemlerine başka bir açıyla yaklaşan Lacan; kişinin İmgesel, Simgesel ve Gerçek olmak üzere üç döneminin olduğunu belirttiği “ayna evresi” ile bize ben’in keşfi anlamında bir özne kurulumu sunar. Hayat boyunca sürecek olan bu özne, “arzu” ve “eksiklik” çatışmasından doğan enerji ile ilerleyişine devam eder. Aynanın, yeni meydana gelmiş bir ego’yu imgelediğini düşünürsek bebeğin kendisini dış dünyanın yıkıcı etkilerinden korumak adına bir “ego” sığınağına kaçtığını söyleyebiliriz. Narsisizmin ortaya çıkışı da bu şekilde gerçekleşecektir ve narsisistik dürtülerin ego’dan güçlü bir doyuma ulaştırıcı yanıtlar alamaması da ben’in eksik kuruluşuna hem de bunun yarattığı yabancılaşmaya sebep olacaktır.

       Lacan, psikanalizde daha önceleri yer bulmamış olan yabancılaşma kavramını sıklıkla kullanır. Ego’nun yabancılaşmayı sağlayan yapısı ile bebeğin özdeşleştiği anneden bağımsız büyüyemeyecek olmasının bebekte yarattığı “parçalanmış beden” korkusu arasında ilişki vardır ve en güzel aktarıldığı yer Hieronymus Bosch’un tablolarıdır. Bosch’un eserlerinde cehennem, işkence, kopmuş organlar gibi unsurlar bolca işlenir. Aynanın önünde annesiyle duran çocuk, ilk aşamada yansıyan görüntüleri karıştırır; ikinci aşamada çocuk, aynadaki görüntünün gerçek olmadığını fark eder ve son aşamada ise çocuk, görüntünün kendi imgesi olduğunu ve annesinin “öteki” olduğunu anlar. Bosch’un resimlerine önem atfeden Lacan, bu resimlerde yanıltıcı bütünlüğün ve parçalanmanın kendisini gösterdiğini düşünür. Benlik kazanan ve kendisinin farkına varan özne, inşasını “öteki” üzerinden gerçekleştirir. Benlik’in sadece “öteki” kavramı üzerinden gerçekleşebileceğini düşünen Lacan, “küçük öteki” ve “büyük Öteki” kavramlarını ortaya atmakla psikanalizde bir yenilenme sağlamıştır. Freud’u yeniden okuyan bir Lacan değil de psikanalizi dönüştüren bir Lacan ile karşılaşırız.           

       Özne’nin imgesel görüntüdeki gösterenleri belirten “küçük öteki” ve simgesel dönemde ortaya çıkan, babayı sembolize eden “büyük Öteki” arasında kalarak kendine yabancılaşmasını “özne’nin yarılması” olarak tanımlayan Lacan, Freud’un zihni id, ego ve süperego şeklinde ayırmasına ek olarak (…)

(Bu yazının eksiksiz metni için bkz.: Samet Polat, Edebiyatın Katmanlarında: Şiir, Kurmaca ve Düşünsel İzler, ss. 70–74)

Edebiyatın Katmanlarında: Şiir, Kurmaca ve Düşünsel İzler

Nâbizâde Nâzım’ın “Zehra” Romanına Psikanalitik Bir Bakış | Samet Polat

Nâbizâde Nâzım’ın Zehra Romanına Psikanalitik Bir Bakış

Samet Polat

Nâbizâde Nâzım'ın "Zehra" Romanına Psikanalitik Bir Bakış | Samet Polat

Özet

Tanzimat edebiyatı yazarlarından biri olan Nâbizâde Nâzım’ın ilk olarak 1894 yılında Servet-i Fünûn dergisinde yayımladığı Zehra adlı romanındaki kişilerin psikolojik özellikler göstermesi dolayısıyla psikanalitik çözümleme yapabilmenin imkânı doğmuştur. Eserdeki roman kişilerinin psişik yapılarının ve sergiledikleri tutumların tahlili için psikanalitik yöntem kullanılmıştır. Bu çalışmada yazarın bilinçli bir seçim olarak yapmasa da ferdin içsel ve dışsal dinamiğinin psikanalitik eleştiri kuramına göre irdelenmesi açısından olgular sunan, bilinçdışındaki sembollerin okura psikolojik varlık alanı sağlayan metin halkaları psikanaliz temelinde kıskançlık, haset, libido, arzu nesnesi gibi kavramlar özelinde incelenecektir.

Anahtar Kelimeler: Nâbizâde Nâzım, Zehra romanı, kıskançlık, haset, dürtü, nevroz

Summary

The novel Zehra by Nâbizâde Nâzım, a prominent writer of the Tanzimat literature period, was first published in 1894 in the magazine Servet-i Fünûn. Due to the psychologically complex nature of its characters, the novel lends itself to a psychoanalytic reading. In this study, the psychic structures and behaviors of the characters are analyzed using psychoanalytic methods. Although the author may not have made a deliberate choice to construct the novel this way, the internal and external dynamics of the individual in the text offer rich material for psychoanalytic criticism. The narrative segments, which contain unconscious symbols providing readers with a psychological realm, will be examined through key psychoanalytic concepts such as jealousy, envy, libido, and the object of desire.

Keywords: Nâbizâde Nâzım, Zehra novel, jealousy, envy, drive, neurosis

Zehra Romanında Psikanalitik Bağlamda Haset Duygusunun Etkileri

“Zehra çocukluğundan beri pek kıskançtı. Hele kendisinden iki yıl sonra doğan Bedri’yi o derece kıskanırdı ki, işi birkaç kere çocuğu sanki boğmak, kafasını ezmek gibi vahşiliklere kadar ileri götürmüştü.” (Nâzım, 2019: 14) ifadeleriyle karakteristik özelliği çizilen Zehra’nın bu durumu aslında haset kavramına daha yakındır. Zehra’nın yıkıcı dürtüsü, salt bireysel bir patoloji olmaktan öte, natüralizmin “soyaçekim” (heredite) ilkesiyle psikanalizin “kuşaklararası travma aktarımı” arasındaki karanlık kesişim noktasında durur. Annesinin çözümlenmemiş nevrotik mirasını biyolojik ve psikolojik bir yazgı olarak devralan Zehra, ebeveyn süperegosunun baskısı altında, iradesi dışında işleyen bir mekanizmanın, yani annesinin kaderini tekrar etmeye mahkûm bir Sisyphos’un trajedisini yaşar. Lacan, kıskançlık ile hasetin birbirine karıştırılmamasını söyleyerek “[H]aseti doğuran genellikle haset duyanın hiçbir işine yaramayacak mallara bir başkasının sahip olmasıdır.” (Lacan, 2013: 124) diye tanımladığı haset olgusu Zehra’da yoğunluklu bir duygu olarak görülür. Lacan’ın işaret ettiği şey bakış görevidir ve filozof Augustinus’un meme emen kardeşine haset dolu gözlerle bakan bir bebeği anlatmasından yola çıkarak “[öznenin] üstüne kapanan bir eksiksiz-lik imgesi karşısında (…)” (Lacan, 2013: 124) kaygı ve korkuya kapılmasını vurgular.

Zehra’nın “kıskançlık” hâlini gören Suphi, ona acısa da bir zaman sonra “kişiliğin daha düşük düzeydeki parçası [olan]” (Jung, 2005: 13) gölge arketipinin etkisiyle erotik dürtü olarak; “Bahçede gördüğü kimse, bir gül fidanının sararmış yapraklarını koparmakla uğraşıyordu: saçlarını özensizce, dağınık olarak toplamış, arkasına doğru atıvermiş. Kavuniçi renkli satenden bir hafif entari giymiş; entarinin kolları dirseklerini pek de aşmıyor, beyaz kolları görünüyor; entarisinin göğüs düğmelerinden iki tanesi çözülmüş, içindeki gömleğin göğsü açılmış, beyaz göğsü yarı yarıya görünmekte. Dar entari göğsünü kavrayamayacak derecedeydi.” (Nâzım, 2019: 18) ifadeleriyle anlatılan bu sekansta Zehra’yı gizlice izler ve ondan etkilenir. Nesne libidosunun yüksek bir seviyeye gelmesiyle âşık olma durumu gerçekleşir.

“Libido [,] dürtünün doğasını anlamamız bakımından (…) [g]erçekdışı bir organdır.” (Lacan, 2013: 218) ve ruhsal enerjinin kaynağı olarak kişiliğin işlevini düzenler. Suphi, gizlice izlediği Zehra’nın o anki görüntülerini hayallerinde tekrar ederek Zehra’yı bir arzu nesnesine dönüştürmüş olur. Bu gözetleme (voyeurism) anı ve Zehra’nın daha sonraki ev içi takip süreçleri, Freud’un “tekinsiz” (Das Unheimliche) kavramıyla örtüşür. Başlangıçta mahremiyetin ve huzurun (Heimlich) teminatı olması gereken köşk, bastırılanın geri dönüşüyle birlikte korkutucu ve yabancı (Unheimlich) bir mekâna dönüşür; ev artık karakterleri koruyan bir kabuk değil, sırların duvarlardan sızdığı ve Zehra’nın zihinsel mimarisindeki karanlıkla eşzamanlı kararan tekinsiz bir labirenttir. Bu hayalleri kurarken Zehra’nın babası Şevket Efendi de karşısına çıkar ve “korkusundan, utancından kan tere bat[ar.]” (Nâzım, 2019: 21) Söz konusu hayal sayıklamaları yokluğun sembolüdür ve “sevmenin kendisi benlik saygısını ve özgüveni zayıflatır.” (Freud, 2020: 88) Dolayısıyla Suphi, zayıflığı güçlendirmek için sevgisine karşılık bularak sevilen nesneye sahip olmak zorundadır. Haz ilkesi etrafında Suphi’nin Zehra’nın bedenine duyduğu ilgiyi maskelemek için sevgi ve aşk kavramları devreye girerek persona, “kendi kendimize yarattığımız ve başkalarının da bunu kabul edilebilir bulmasını umduğumuz bir form[a]” (Stevens, 2014: 91) bürünür.

​Şevket Bey, bu formun sonucu olarak Suphi’nin Zehra ile evlenmesini teklif eder. Şevket Bey, Zehra’nın olumsuz özelliklerini anlatsa dahi evlenme isteğinden geri durmayan Suphi’nin personası yapaylık taşısa da “[â]şık olmak, ego libidosunun nesneye akın etmesini içerir. Bastırmaları yok etme ve sapıklıkları yeniden tesis etme gücü vardır. Cinsel nesneyi yükselterek cinsel ideal yapar.” (Freud, 2020: 89) “[S]evdayı yalnızca kitap sayfalarında gör[en]” (Nâzım, 2019: 27) Zehra da âşık olduğunu düşünür ve Suphi’ye sahip olma isteği duyar çünkü “[h]er ne kadar bir yanılgı ihtimali söz konusu olsa da âşık olma deneyimini yaşayan kişi için karşısındaki erkek ya da kadın, onun animasının ya da animusunun bedene bürünmüş hâli gibidir.” (Stevens, 2014: 110) Cinsel arzunun yadsınamaz biçimi olarak karşılaşılan aşk hissi, evlenme düşüncesinde ısrarlar meydana getirir. Hem Suphi’nin hem de Zehra’nın birbirlerinin anima ve animusunun yerine geçme isteği bilinçdışı olarak kendini göstermektedir ama bu arketiplerin heves ve tasarımlarına göre konum alamamaları sorunların başlıca sebeplerini oluşturur.

Suphi’nin ev hizmetlerine yardımcı olması için aldığı Sırrıcemal’in gelişiyle Zehra’nın haset duygusu yüksek boyutlara ulaşır. Zaten “kıskanç” bir karaktere sahip olan Zehra’nın, “insan cinselliği[nin] göründüğü her yerde sevgiyi kaybetme korkuları, (…) haset, rekabet ile eşleşmiş olarak ortaya çıka[n]” (Lacan, 1994: 15) bu psişik enerjinin özelliği dolayısıyla ileri bir seviyeye taşıdığı haset, Suphi’nin kendisinden soğumasına sebep olur. Bu süreçte Zehra’nın yaşadığı kriz, René Girard’ın “mimetik arzu” (öykünmeci arzu) kuramıyla derinleşir. Arzu, özne (Zehra) ve nesne (Suphi) arasındaki düz bir hat olmaktan çıkmış; Sırrıcemal’in “dolayımlayıcı” (model/rakip) olarak devreye girmesiyle üçgen bir yapı kazanmıştır. Zehra, Suphi’yi yalnızca ona duyduğu saf sevgiden değil, rakibi Sırrıcemal ona sahip olduğu ve arzuladığı için daha yıkıcı bir tutkuyla ister; dolayısıyla kıskançlık burada salt kaybetme korkusu değil, rakibinin arzusunu taklit ederek onun yerine geçme savaşıdır. Yine bedensel özelliklerinin güzel olduğu aktarılan Sırrıcemal, artık Suphi’nin çekim alanına girer. Zehra’nın Sırrıcemal’i rakip olarak görmesi, Suphi’nin bilinçdışı olarak bu durumdan haz almasına yol açar: “İki kadın dövüşmeye başlamışlardı. Münire bu durumları ağlaya ağlaya, oysa Suphi güle güle seyrediyordu.” (Nâzım, 2019: 53)

Suphi’nin Sırrıcemal’e sevgisini ilan etmesi ve ona âşık olduğunu düşünmesi de bu bilinçdışı düzlemin cinsellikten bağımsız olamayan yönünü sergiler. “[D]ürtü ve dürtünün aldığı biçimler üzerine (…) Freud aşkı hem gerçek seviyesine hem narsisizm seviyesine hem de gerçeklik ilkesiyle bağıntısı içinde haz ilkesi seviyesine yerleştirir.” (Lacan, 2013: 253) Jung’un “çocukluğundan beri sosyal duygudan yoksun olan ve sadece varlığı, hazları, acıları ile ilgilenen birinde daha da fazlalaş[tığını]” (Jung, 2002: 67) söylediği üstünlük kompleksinin Suphi’de içgüdüleriyle hareket eden bir profil oluşturduğu söylenebilir. Sırrıcemal’in bir nesne olarak güzelliğinin yarattığı etki, öznede yani Suphi’de karşılık bularak arzuyu ve bu arzunun doyurulmasına yönelik geliştirilen aşk söylemini meydana getirir; dürtünün karşılık bulabilmesi için sevgi sözleri biçimine sokulan söylemin alt metnini özne dışında birisinin okuyabilmesi mümkün olmaz. “Cinselliğin aktarımda eylem hâlinde bulunduğundan eminsek bu, bazı anlarda açıkça aşk biçiminde kendini göstermesinden dolayıdır. Mesele budur.” (Lacan, 2013: 184) şeklinde belirtilen aşkın gerçekliği, bilinçdışının eyleme dökülmesinin ifadesidir.

Sırrıcemal’in Suphi’nin sevgi söylemine karşılık vermesinin psikanalitik çözümlemesi yapıldığında da ortaya haset kavramı çıkar. Kendisinin cariyelikten daha saygın bir konuma ulaşabilmesi için Suphi gibi biriyle evli olması gerekir. Sırrıcemal’in saygınlığa erişmesi için aşk semptomları göstermesi bu sebepten ileri gelir ve talep ettiğini sansüre uğratır; iktidar arzusu, ilk olarak “ayna evresi”nde karşılaşılan “öteki” imgesinin ideal değer yargılarına uygun hâle getirilerek göstergenin aşk biçiminde görünmesi sağlanır. “Bu tutum kendi irademizden değil, Freud’un süperego, Jung’un da ahlak kompleksi adını verdiği içsel otoriteye boyun eğmemizden kaynaklanır.” (Stevens, 2014: 94)

​Bu “karşılıklı aşk” dolayısıyla Sırrıcemal’e bir ev tutup onunla daha fazla görüşen Suphi’nin iki kadını da “arzunun fiili mevcudiyeti [olan] libido[nun]” (Lacan, 2013: 161) etkisiyle kontrol altında tutması bir tatmin işlevine aracı olur. “Genelde en güzel kadınlar olmaları nedeniyle salt estetik açıdan değil, ilginç psikolojik etkenler sonucunda da bu tür kadınlar erkeklere en çekici gelenlerdir. Çünkü başka birinin narsisizminin, kendi narsisizmini tamamen terk etmiş olup, nesne sevgisi elde etme arayışında olanlar üzerinde çok çekici etkisi olduğu açıkça görülür.” (Freud, 2020: 78) Bu narsistik bulguların mazoşistliğe varması, Suphi’nin iki ilişki içerisinde seçim kararsızlığı yaşayarak acı duyması, “özne[nin] ıstırap olan semptomundan paradoksal bir zevk al[dığını], mazoşizm[in], Gerçek’in verdiği en büyük zevk [olduğunu]” (Clero, 2002: 167-168) göstererek zevkin sadece haz değil aynı zamanda ıstırap da olabileceğini ortaya çıkarır.

​Lacan’ın klasik biçimde kabul olunan özne-nesne diyalektiğini başka bir boyuta taşıyarak ürettiği “Gerçek” kavramı, imge-simge düzleminde ulaşılması olanaksız olana işaret eder. Konuşamayan bebeğin tecrübesi “Gerçek”tir ve hem Suphi’nin içinde bulunduğu durum hem de Zehra’nın haset duygusuyla kendisine verdiği acı, “Gerçek”in verdiği zevk ile özdeşleştirilebilir. Ardından Zehra’nın geri plana itilmesi, Sırrıcemal’in Suphi’yi, dolayısıyla hırs ve saygınlık kazancı ile hareket ederek iktidarı ele geçirmesi ile Sırrıcemal, cariyeliğin yüklediği aşağılık kompleksini üstünlüğe itmek için evirir ve bu evirilme ile haset mekanizmasını daha sık devreye sokar. İdeal bütünlüğe ulaşamamak veya bu yönelim nesnesini kaybetmemek adına Suphi’nin tek ilgi odağı olmayı ve Zehra’nın simgeselliğinin bile anılmamasını hedefler.

Nevroza ve mazoşizme kadar gidebilen aşağılık kompleksinin bir diğer eğilimi de intihar olabilir. “Her akşam eve gelince bir sorguya çekil[en], nerelere gittiği ve neler gördüğü konusunda bilgi vermeye zorlan[an]” (Nâzım, 2019: 55) Suphi, kaybedilme korkusunun öznesidir ve “[b]u ruh hâli sıkı sıkıya yoksunluk duygusuna bağlıdır. Bu duygu kıskançlığa, ihtirasa ve seçilen kurbana tamamıyla egemen olma eğilimine yol açar[ak]” (Adler, 2002: 72) ele geçirilen fırsatların sürdürülebilirliğini temin etmeye çabalayan Sırrıcemal, olası tehditlerin savuşturulması için nevrotik belirti olarak anksiyete geliştirmiştir ve kendi personasında yaşayan bir nevrotik olmuştur. “Hizmetçi kadını, mutfakta aşçıyı gereksiz yere haşla[yıp] [ö]nüne rastgelen şeyi kırmak, ezmek, yok etmek istiy[en]” (Nâzım, 2019: 57) Sırrıcemal’in bu sinirlilik aktarımı, “Freud’a göre (…) çoğu zaman, doğrudan değil dolambaçlı yollarla gerçekleşmeye çalışan cinsiyet içgüdüsünden doğar. Adler [’e göre] aşağılık duygusundan meydana gel[ir.]” (Adler, 2002: 10)

Zehra, Suphi’nin kadınlara düşkün olduğunu çözümleyerek onu Sırrıcemal’den ayırmak için Ürani’yi bir arzu nesnesi olarak gönderir. Ürani, Suphi’yi bedensel özellikleriyle uyararak elde eder. Suphi, dürtülerini doyuma ulaştırmak için hamile eşini bile terk etme atılımını göstermekte sakınca görmez. “Bu doyum paradoksal bir doyumdur.” (Lacan, 2013: 176) Hem Zehra’dan hem de Sırrıcemal’den -görünüşte- istediğini alsa da dürtü nesnesine bir yenisini ekler ve dürtünün aracılığıyla cinselliğini bilinçdışının yapısına adapte eder. Bu noktada Suphi, güçlü kadın figürleri arasında iradesi parçalanmış, Babanın Yasası’nın (Nom-du-Père) eksikliğinde kimlik inşasını tamamlayamamış bir “erkek histerisi” vakası olarak okunmalıdır. Ürani’ye yönelen arzusu, aslında kendi iktidarsızlığını ve toplumsal felcini (abuli) örtbas etme çabasıdır; onun savrulganlığı, fallik gücü elinde tutamayan erkeğin hadım edilme (kastrasyon) korkusuna verdiği panik yanıtıdır. Anne ve babasını erken yaşta kaybetmiş, çocukluğundan beri cinsel görüngülerin içinde olan Ürani, Suphi’nin öncelikle dürtülerini ardından da maddî kazançlarını sömürmüştür. Bir arzu nesnesi için id ve süperego arasındaki dengeyi gözetemez duruma getirdiği ego’su, Suphi’yi insanî hassasiyetlerinden uzaklaştırmış ve sonunda animası olan Ürani de onu terk etmiştir. Zehra ve Sırrıcemal, her türlü aşağılanmaya rağmen yine de Suphi ile birliktelik kurmayı isterken Ürani, bedeninin maddeselliğini kullanarak maddî kazanç elde eder etmez Suphi’yi terk eder. Zehra’nın haset dolayımında olayları getirdiği yer, Sırrıcemal’in ideal bir kaçış ve hınç duygusuyla yaşama isteğinden vazgeçerek intihar etmesi, Suphi’nin dürtülerini kontrol edemeyerek öldürme arzusuyla Ürani’nin hayatına son vermesi ve Zehra’nın üzüntünün şiddetiyle ölmesidir. Kristeva’nın “abjection” (atıklık) kuramı çerçevesinde bakıldığında, Suphi’nin Ürani ile ilişkisi sürecinde temiz bir beyefendiden paspal bir sokak adamına dönüşmesi ve Sırrıcemal’in intiharı, öznenin bütünlüğünü tehdit eden sınır ihlalleridir. Sınırları belirsizleşen, tükenen ve ölüme yaklaşan bedenler, simgesel düzenin dışına itilen “iğrenç” (abject) nesnelere dönüşerek kıskançlığın bedende yarattığı somut tahribatı kanıtlar.

Sonuç

Realizm ve natüralizm anlayışının görüldüğü Zehra romanında bireylerin benlik kompozisyonu gerçekçiliğin etkisiyle sunulmuş ve bu gerçekçilik, bilinçdışının anlamlandırılmasına fırsat tanımıştır. Romanın ismi Zehra olsa da romanın odak noktası Suphi’dir ve olaylar onun libidinal enerji ve eylemlerine bağlı olarak sürdürülür. Salt cinsellik olarak değil, aynı zamanda yaşama kudreti olarak libido, bu ilişkiler ağı içerisinde hayatta kalmayı sürdürebilen tek roman kişisinin Suphi olmasında etkin rol oynar. Kendi animasını bulduğu ve kopmak istemediği Ürani ile artık birlikte olamayacağını anlaması narsistliğin yarattığı mazoşist olgu ile cinayet işlemesine sebep olur ve sefilce de olsa sürgünde bir yaşam formu sürdürür.

Zehra’nın sırf Suphi’yi tekrar elde etmek için başkasıyla evlenmesi ve evlendiği kişinin ölümüne sevinmesi de haset duygusunun tik biçimine dönüşerek takıntı boyutunda libidonun tek kişiye olumsuz aktarımı sebebiyle bu aktarımın dağılımı sadece Suphi’de toplanarak onun kaybedilmesiyle yaşam arzusu da yok edilmiş olur. Sırrıcemal’in intihar olgusunu eylemsellikle buluşturması, saldırgan tutumunun ve acı çekmekten zevk alan hâlinin sonucudur; haz ilkesi etrafında içselleştirilen bir özne olan Suphi’ye bağlanma ve ondan kurtulamama döngüsünü yok etmek gayesiyle ego, harici bir nesne gibi algılanarak intihar tamamlanır. Çünkü konuşamayan bir bebeğin acısını sözle ifade edememesi gibi, Sırrıcemal de intihar eylemi ile söylemde bulunmuş olur. Suphi, bu mesajın meydana getirdiği ve zaten biriken acılarla nevrotik bir yaşam sürmek zorundadır.

Kaynakça

Adler, Alfred (2002), Sosyal Duygunun Gelişiminde Bireysel Psikoloji, Hayat Yay., İstanbul.

Clero, Jean-Pierre (2002), Lacan Sözlüğü.

Freud, Sigmund (2020), Yas ve Melankoli, Cem Yayınları, İstanbul.

Freud, Sigmund (2019), Nevrozların Genel Kuramı, Cem Yayınları, İstanbul.

Freud, Sigmund (2019). Tekinsizlik üzerine. Ernest Jentsch ve Sigmund Freud, Tekinsizliğin Psikolojisi Üzerine – Tekinsizlik Üzerine içinde. Laputa Kitap.

Girard, René (2013), Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, Metis Yayınları, İstanbul.

Jung, Carl Gustav (2005), Dört Arketip, Metis Yayınları, İstanbul.

Jung, Carl Gustav (2015), Psikoterapi Pratiği, Kaknüs Yayınları, İstanbul.

Kristeva, Julia (2004), Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Lacan, Jacques (1994), Psikanalizin Dört Temel Kavramı, Metis Yayınları, İstanbul.

Lacan, Jacques (2013), Psikanalizin Dört Temel Kavramı, Metis Yayınları, İstanbul.

Nâzım, Nâbizâde (2019), Zehra, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Stevens, Anthony (2014), Jung, Dost Yayınları, Ankara.

Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

Vüs’at O. Bener’in “Anlaşılmayan” Hikâyesi Üzerine Bir İnceleme

Özet: Çağdaş Türk edebiyatının ve 1950 kuşağının etkili yazarlarından olan Vüs’at Orhan Bener, 1957 yılında yayımladığı Yaşamasız adlı hikâye kitabıyla yeni bir dil yaratmıştır. Sözü edilen kitabında bulunan “Anlaşılmayan” hikâyesi ilk kez Ağustos 1954 tarihli Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayımlanır. Vüs’at O. Bener “Anlaşılmayan” hikâyesi ile yenilik arayışlarını sürdüren, okuru metne dahil etme çabası olan bir tutumla bireyin anlaşılmazlığını, kaygı ve takıntılarını hastane düzleminde okuyucuya aktarır ve bilinç akımı tekniğiyle psikolojik bir görünüm çizer. Bu çalışmada, Vüs’at O. Bener’in hikâyeciliği hakkında kısa bir bilgi verildikten sonra sözü edilen kitabındaki “Anlaşılmayan” hikâyesi, anlatıcı ve bakış açısı, içerik ve kişiler kadrosu, dil ve üslûp başlıkları altında ele alınacaktır.

Anahtar Kelimeler: Çağdaş Türk edebiyatı hikâyecileri, Vüs’at O. Bener, Anlaşılmayan hikâyesi

Devamı için: https://www.academia.edu/resource/work/123895901

Faruk Duman’ın “Kırk” Romanına Varoluşçuluk Bağlamında Bir Bakış

Özet: Çağdaş Türk edebiyatının yenilikçi yazarlarından biri olan Faruk Duman’ın 2006 yılında yayımladığı “Kırk” adlı romanında geleneğin bir göstergesi olan “hikâye anlatma” yerine varoluşun daha derin boyutlarıyla duyumsanmasının kapılarını açan “yazma eylemi” vardır. “Kırk” romanında kelimelerin bilinçte uyandırdığı imajların dikkatli okura düşsel bir varlık alanı sağladığı görülür. Metnin kaotik formunu kendi algılama düzeyiyle alımlaması beklenen okurun “Kırk” romanı ile deneyimleyeceği olgu yeniden doğuş ve varoluştur. Romanın tek teması metnin kendisini kurması ve bu kurmacaya tanıklık eden okurun dilsel varlığa erişmesidir. Bu çalışmada Faruk Duman’ın roman anlayışı ile ilgili kısa bir bilgi verildikten sonra “Kırk” romanı varoluşçuluk temelinde; absürt, korku, kaygı, ironi gibi kavramlar özelinde incelenecektir.


Anahtar Kelimeler: Çağdaş Türk edebiyatı romancıları, Faruk Duman, “Kırk” romanı, varoluşçuluk

Devamı için: https://www.academia.edu/resource/work/123890349

Samet Polat Kütüphanesi

Alain Robbe-Grillet’nin “Yeni Roman” Kitabının Gösterdikleri

       Grillet’nin bir roman kuramcısı olmadığını belirterek başladığı “Yeni Roman” adlı kitabında kendisine yönelik eleştirilerin ve övgülerin de geçmişteki “büyük romanlar”a göndermelerde bulunarak yapılmasından şikayetçi olduğu görülür. İnsanı dünyadan kovmak, kitapların yazılışındaki tüm düzeni yıkmak amacıyla söylenen “bakış ekolü”, “nesnel roman”, “gece yarısı ekolü” gibi adlandırmalara maruz kalan Grillet, bu düşünce ve olguları saçma bulur. Grillet, “Yeni Roman” terimini insanla dünya arasındaki yeni ilişkileri ifade edebilecek, yeni roman formları arayan, romanı ve insanı icat etmek isteyen kişileri kapsayan bir niteleme olarak kullanır. Bu anlayışta geçmişin biçimlerini tekrarlamanın zararlı ve abes olduğu, bununla birlikte yarının dünyasını ve insanını şekillendirmesine engel olduğu düşüncesi önemlidir. Hareketlilik anlamını taşıyan “Yeni Roman” tasarımında yazarlar zaten yazdıkları dönemin yeni romanını kurmaktadır ve bu sebeple tarih içinde yazılan romanları tekrar etmek canlılığı ortadan kaldıran bir unsurdur. Bu bağlamda her romancı, her roman kendi biçimini bulmalıdır. Kuramsal görüşlerle eserleri incelemenin şaşırtıcı bir sonucu olmayacağını çünkü aradaki ilişkinin diyalektik olduğunu ifade eden Grillet’ye göre bu inceleme sonucunda yine aynı düşünceler ortaya çıkar. Yazarın eseri neden ve nasıl oluşturduğu soruları önemsizdir; yazarın inşa ettiği eserin kendisi değerlidir.

Devamı için: https://www.academia.edu/resource/work/123921388

Nezihe Meriç’in “Korsan Çıkmazı” Adlı Romanına Edebiyat Sosyolojisi Açısından Bakış

       Nezihe Meriç’in ilk olarak 1961 yılında yayımladığı “Korsan Çıkmazı” romanında yazarın yaşam öyküsünden izler görmek mümkündür. Nezihe Meriç gibi anlatının başkişisi olan Meli’nin de bir kız çocuğu vardır. Meriç’in 1943’te Edebiyat Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okurken dikkatle dinlediği edebiyat öğretmeni Mehmet Kaplan’dan ilhamla Meli karakteri bir edebiyat öğretmenidir. Meli’nin çocukluk arkadaşı olan Berni, konservatuvar öğrencisidir ve piyano dersleri görür. Nezihe Meriç de 1956 yılında yaptığı evliliğe kadar öğrenim hayatında piyano çalmayı öğrenmiştir. Yazarın kişiliğini belli imgelerle aktardığı romanda sosyolojik çözümlemenin olanakları şekillenir.

       Köy Enstitülerinden yetişen Talip Apaydın, Fakir Baykurt gibi yazarların ve bu enstitülerden mezun olmasa da köy ve köylü yaşamını toplumcu gerçekçi bakış açısıyla ele alan Yaşar Kemal gibi yazarların ürettiği eserlerden farklı olan “Korsan Çıkmazı” daha bireysel ve içe dönük bir eserdir. Bu dönemde yazılan romanlar sıklıkla toplumcu gerçekçi özellikler gösterse de “Korsan Çıkmazı” romanında toplumcu gerçekçi anlayışta olduğu gibi idealize edilmiş tipler yoktur ve olaylar Anadolu’da gerçekleşen zalim-mazlum halk çatışmasına veya alt-üst sınıf karşıtlığına dayanmaz. Okumak için Doğu Anadolu’daki küçük bir ilden Orta Anadolu’daki büyük bir kente göç eden Meli ve Berni’de göçün ortaya çıkardığı problemler, toplumsal dönüşümün sıkıntıları veya acıları biçiminde değil de çocukluk anılarını geriye dönüşle hatırlayarak yaşadıkları güncel durumu fark etme hâli vardır. Bilinçli olarak konservatuvar okumak ve öğretmen olmak isteyen bu roman kişileri, yaptıkları göç sonunda modern bir yaşantı içerisinde olan Neyyire hala ve onun kocası Muharrem amca ile birliktelik kurar. Bu düzlem ile modernleşmenin ayak seslerinin duyulduğu Türkiye, iki arkadaşın yaşantısıyla okuyucuya aktarılır.

       “Bir tepenin üzerinden, bizim Akçakadı Mahallesi’ne bakıyordum. Bizim eski, dar, çamurlu sokaklarımız bir yanda; yeni, geniş yollar öbür yandaydı. Biz eski evler, eski adlarlaydık. Handan, Pehlâne, Nebahat, Meliha, Süheyla… Yeni evler, yeni yollar, yeni adlarlaydı oysa: Işık, Su, Erol, Yalçın, Vural, Bora…” (Meriç, 1999: 111) şeklinde ifade edilen bu değişim, dış dünyadaki gerçekliğin roman aracılığıyla kurmaca bir evrende okura yansıtılmasıdır. Meli ve Berni on beş yaşındayken anlamlandırmakta zorluk yaşadıkları İkinci Dünya Savaşı çıkar. Evde yoğun olarak savaş ile ilgili konuların konuşulduğu, (…)

(Bu yazının eksiksiz metni için bkz.: Samet Polat, Edebiyatın Katmanlarında: Şiir, Kurmaca ve Düşünsel İzler, ss. 45–49)

Edebiyatın Katmanlarında: Şiir, Kurmaca ve Düşünsel İzler

Edebiyat Tarihçiliğinde Usûlün Görevleri ve Zorlukları


       Gustave Lanson gibi Faruk Kadri Timurtaş ve Mehmet Kaplan da edebiyat tarihçisinin sadece büyük ve tanınmış isimleri değil, tüm yazarları ve yazarların eserlerini tespit ederek inceleme yapması gerektiğini söyler. Mehmet Kaplan ayrıca Tanzimat’tan sonra dergi ve gazete çevresinde gelişim gösteren Türk edebiyatında kitap hâline gelmemiş metinlerin özellikle incelenmeden edebiyat tarihi yazılmasının eksiklik ve yüzeysel olduğunu vurgular. Lanson gibi Fuat Köprülü de edebiyat tarihi araştırmalarının birincil odak noktasının şâheserler olduğunu düşünerek herhangi bir tarihte şâheser olarak adlandırılmış tüm eserlerin günümüzde bu özelliğini kaybetse dahi merkez olarak kabul edilmesi gerektiğini savunur. Ali Nihat Tarlan, dikkate alınması gereken ilk hususun eser olduğunu ve eserlerin ait olduğu dönemin hareketleri bağlamında değerlendirilmesini söylerken Fuat Köprülü, bunun yanı sıra metinlerin özümsenip döneminden ayrılan özgün taraflarının ortaya çıkarılmasını da önemser. Metinlerin özel ve orijinal özelliklerini belirlemek konusunda Lanson gibi düşünen Köprülü, edebiyat tarihinin türler ve cemiyetler açısından kıyaslamalar yapılarak tasnif edilmesini savunur. Vasfi Mahir Kocatürk ise tasnif etme konusunu kronolojik şekilde ele alarak Türk Edebiyatı tarihinin sadece Osmanlı edebiyatından meydana geldiği yanılgısını belirtir ve Türk tarihinin başlangıcından Müslümanlaşmaya kadarki dönemin de sınıflandırma yaparken göz önüne alınmasını ifade eder. Vasfi Mahir Kocatürk gibi Ömer Faruk Akün de Türk edebiyatı tarihini sınıflandırma konusunda “Tanzimat edebiyatı” adlandırmasını yanlış ve isabetsiz bularak bu yanlış tanımlamanın aslında edebiyatta yenileşme ve batılılaşma anlamında asılsız bir biçimde kullanıldığını düşünür.


       Hippolyte Taine gibi Şerif Aktaş da edebiyat tarihini medeniyet tarihinin bir parçası olarak görür ve Şerif Aktaş, coğrafyadan bağımsız bahsedilemeyen edebiyat tarihinin dağınık bir görüntüye sebep olduğunu ve dilin ilerleyişi özelinde bütüncül bir bakış açısıyla inceleme yapmaktan mahrum olunduğunu ifade ederken Faruk Kadri Timurtaş da edebiyat tarihinin bir milletin başlangıçtan günümüze kadar oluşumunu siyasî, toplumsal şartlarla bütünlüklü olarak ve estetik değerini belirleyerek yazılabileceğini söyler. Bununla birlikte Mehmet Kaplan, edebiyat tarihini sosyal, politik, ekonomik ve kültürel bir düzleme oturtmanın bugün daha da zorlaştığını düşünerek bu alandaki gerçeklerin araştırma yapanların bakış açılarına göre şekillendiğini söyler ve bu gerçeklerin başka yönlere kayarak değişebildiğini ifade eder.  Faruk K. Timurtaş ve Muhsin Ziya, bir edebiyat tarihçisinin yazarların, eserlerin ve dönemlerin tahlilini yapıp biyografik malzemeleri elde ettikten sonra edebiyat tarihini oluşturabileceğini belirtir ve Muhsin Ziya, üstelik yazarların psikolojisinin de bilinmesinin gerekliliğini ileri sürer. Taine gibi Timurtaş da edebiyat tarihini genetik ve sosyolojik ilişki üzerine kurarken bunlara ilave olarak estetik ve psikolojik metot olduğunu da belirten Timurtaş, üstelik gereksinim duyulduğunda tüm bunların lazım olan özellikleri alınıp birleştirilerek de bir metot oluşturulabileceğini ifade eder. Timurtaş, yazılı eserlerin ne kadarının günümüze ulaştığının tespitinin yapılmasını önemli bulurken Mehmet Kaplan, edebiyatın sadece yazılı edebiyattan meydana gelmediğini ve halk edebiyatının da unutulmaması gerektiğini savunarak bu malzemelerin toplanıp incelenmesini önerir. Mehmet Kaplan’da olduğu gibi Muhsin Ziya da bu malzemeleri toplayıp inceleyecek edebiyat tarihçisinin ne kadar çalışkan olursa olsun bu işi tek başına yapmasının imkânsız olduğunu belirtir.


       Fuat Köprülü ve Gustave Lanson, yazarların ve eserlerin araştırılması için yazarın yaşadığı dönemin mutlaka incelenmesi gerektiğini söylerken Şerif Aktaş ve Ali Nihad Tarlan, çevresel ve dışsal koşullara haddinden fazlaca önem verilmesinin edebî olanı ıskaladığını savunarak edebiyat tarihi içinde coğrafya, tarih, biyografi, psikoloji kırıntıları gibi edebiyat tarihi dışında ne varsa bulunduğunu ve bunların esas konuya bağlanamadığını düşünür.  Lanson gibi Köprülü de objektiflik ve sübjektiflik üzerinde durarak edebiyat tarihçisinin objektif kalmasının zor olduğunu düşünür ve Köprülü sübjektifliği reddetmek yerine onu edebî eserlerin anlaşılmasına yardımcı olması bakımından kullanmasını ama bununla birlikte bireysel etkilenmenin tehdidine kapılmamak için “bilmek” ve “hissetmek” kavramlarını ayrı tutmasını savunur. Lanson’da olduğu gibi Muhsin Ziya da sübjektifliği empresyonist bir ruh hâli olarak ifade eder ve Lanson, yazarın kendi görüşlerini objektiflik uğruna gözden kaçırmasının hatalı olduğunu belirtirken Muhsin Ziya, edebiyat tarihçisinin eserler ve özellikle şiir hakkındaki hükümlerinin az çok objektiflikten uzak olabileceği ama bu görüşlerin içinden en doğrusunu seçmesi gerektiği ve bunun da zor olduğu görüşündedir. Türk edebiyatı tarihinin çok geniş bir zaman dilimine ayrılması ve üç lehçede eserler vermesi konusunda Faruk Kadri Timurtaş gibi düşünen Muhsin Ziya, yirmi asırlık bir geçmişe sahip olup aynı zamanda geniş bir coğrafyaya yayılmış olma özelliği taşıyan bir millet için edebiyat tarihi derlemesi yapılmasının olanaksız bir hâle geldiğini düşünür.

       Şerif Aktaş ise geniş bir coğrafyada Türklük ruhunu yansıtarak var olan Türk dilindeki birliğin ve mantık ağının çözüme ulaştırılmasıyla doğru metoda yaklaşılabileceğini savunarak bu metodun dışarıdan alınamayacağını, Türk tarih ve medeniyetinin bütünlüklü olarak ele alınmasını söyler. Faruk Kadri Timurtaş gibi Mehmet Kaplan da eski Türk edebiyatının sadece divanlardan ibaret olmadığını hatta divanların bile tam olarak incelenemediğini vurgulayarak bu kaynakların okunmadan edebiyat tarihi yazılmasının zorluğuna dikkat çeker. Edebiyat tarihçisinin eser meydana getiren yazarın bireysel özgünlüğünü ortaya koyarken onu içinde bulunduğu devrin temsilcisi saymasının bir usûl güçlüğünü meydana getirdiği konusunda Lanson gibi düşünen Köprülü, orijinal yazarı “mümtaz bir şahsiyet” olarak adlandırarak onun, sadece dahil olduğu toplumun dinamiklerini ortaya koymakla beraber anlaşılmasını yöntem olarak benimsemenin zıt ve güç bir durum doğurduğunu savunur. Mehmet Kaplan; halk, divan ve yeni Türk edebiyatı alanlarındaki metinlerin ilmî bir şekilde yayımlanmadan ve titizlikle incelenmeden Türk edebiyatı tarihinin yazılmasını mümkün görmezken Ömer Faruk Akün, edebiyat tarihi yazarının tüm bu malzemelerin önüne hazır olarak gelmesini beklememesi ve kolaya kaçmadan özveriyle araştırmasını parça hâlinde bırakmadan bütüne ulaştırması gerektiğini savunur. Parçadan bütüne gitme konusunda Lanson ile aynı düşüncelere sahip olan Köprülü ise bir edebiyat eserinin edebiyat tarihçisi üzerinde bıraktığı etkinin, eserin yayımlandığı ilk günden bu yana sayısız kabullere ve duygulara eklenip “ahenkli bir kül” meydana getirdiğini söyleyerek edebiyat tarihi yazımının felsefesini ortaya koyar.

Pervaneler-Müfide Ferit Tek

Samet Polat kitaplar
Müfide Ferit Tek-Pervaneler
Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

Pervaneler, 1924, İstanbul Matbaa-i Amire
Pervaneler, 1924, İstanbul Matbaa-i Amire
Pervaneler, 1924, İstanbul Matbaa-i Amire

Ön Söz Samet Polat
Giriş, Samet Polat

Meşrutiyet’in Gölgesinde Bir Kimlik Fragmanı: “Cer Hocası” | Samet Polat

Refik Halid Karay’ın Memleket Hikâyeleri yapıtında yer alan “Cer Hocası”, 1908 Devrimi’nin ardından yaşanan idari tasfiyelerin birey üzerindeki yıkıcı etkisini “taklit” ve “hayatta kalma” performansı üzerinden kurgular. Hikâyenin kahramanı Asım, Mülkiye mezunu, saray çevresine mensup, İstanbul’un nezaket ve refahıyla yoğrulmuş bir karakterdir. Ancak siyasi rüzgârın tersine dönmesiyle beraber, Asım’ın sosyal statüsü saniyeler içinde buharlaşır. Karay’ın realizmi devreye girer: Asım, açlıktan kurtulmak için en iyi bildiği şeyi yapar; “öteki” olmayı taklit eder.

I. MİMESİS VE PERFORMANS: DİNİN ARAÇSALLAŞTIRILMASI

Asım’ın Pınarlı köyüne gidişi ruhani arayış veya idealist öğretmenlik arzusu taşımaz. “Cer” geleneğini, yani medrese öğrencilerinin Ramazan aylarında köylere giderek vaaz vermeleri ve karşılığında aynî veya nakdî yardım almalarını kamuflaj olarak kullanır. Burada karşımıza çıkan en çarpıcı unsur, Asım’ın dinî kimliğinin tamamen “mimesis” (taklit) ürünü olmasıdır.

Mülkiye terbiyesi almış olan kahramanımız teolojik derinlikten yoksundur. Fakat İstanbul’un estetik ve retorik gücüne sahiptir. Pınarlı köyündeki vaaz kesiti incelendiğinde, köylülerin etkilenme sebebinin mesajın içeriği olmadığı fark edilir. Onları cezbeden şey; Asım’ın “tatlı uyumlu sesi”, pürüzsüz İstanbul ağzı ve o güne dek duymadıkları nezakettir. Asım, dini manevi sığınak şeklinde değil, izleyici kitlesini (köylüleri) manipüle eden profesyonel sahne performansı gibi kurgular. Karay, burada taşranın biçime duyduğu derin açlığı ve kentli aydının bu zaafı hayatta kalmak adına nasıl sömürdüğünü gözler önüne serer. Asım’ın kimliği artık “öz” olmaktan çıkmış; çevresinin beklenti ve baskılarıyla biçimlenen, değişken bir maske hâline gelmiştir.

​II. TASFİYENİN TEKERRÜRÜ: İKTİDARIN MİKRO DÖNGÜSÜ

Hikâye, yapısal olarak iki büyük tasfiye hareketi üzerine kuruludur. İlk tasfiye makro düzeyde gerçekleşir: İstanbul’daki yeni yönetim, saray bağlantıları sebebiyle Asım’ı görevinden uzaklaştırır. Bu, merkezî otoritenin kendi kadrolarını yenileme hamlesidir. İkinci tasfiye ise mikro düzeyde, Pınarlı köyünde vuku bulur. Asım, köylüler tarafından o kadar benimsenir ki, köyün yaşlı imamı artık gereksiz görülmeye başlanır.

İstanbul’da “saray artığı” olarak görüldüğü için yerinden edilen Asım, köyde “yaşlı imamı” yerinden eden “yeni güç” figürüne dönüşür. Güç mekanizması, mekân ve aktörler değişse de aynı acımasızlıkla işler. Yaşlı imamın ağzından dökülen “Bak, ben yaşlıyım, altı çocuğum, iki karım aç kalıyor, çoluğum, çocuğum sokağa düşüyor. Bu karda, bu kışta ben ne yaparım? Nereye giderim? Nasil para bulurum? Bana acı, buradan git, yerimi kapma, ekmeğimi alma, beni sokakta bırakmaya sebep olma” yakarışı, Asım’ın İstanbul’da yaşadığı travmanın köydeki yankısıdır. Ancak Asım, sistemin hem kurbanı hem de (istemeden de olsa) failidir. Karay, iktidar mücadelelerinin sadece meclis salonlarında değil, en küçük yerleşim birimlerinin cami avlularında dahi “sıfır toplamlı bir oyun” (birinin kazanması için diğerinin kaybetmesi zorunluluğu) şeklinde işlediğini hissettirir.

III. DARWİNCİ ARENA OLARAK TAŞRA

Hikâyeye Darwinci perspektifle yaklaşıldığında, Pınarlı köyü huzurlu pastoral sığınak görünümünden sıyrılıp sert bir “doğal seçilim” alanına evrilir. Asım, başlangıçta bu ekosisteme ait olmayan yabancı bir türdür. Fakat hayatta kalma içgüdüsü (survival of the fittest), ona hızla uyum sağlama (adaptation) yeteneği kazandırır.

Asım’ın elindeki “İstanbul Türkçesi” ve “Mülkiye diploması”, bu yeni habitatta kullandığı güçlü savunma silahlarıdır. Köy halkı, kendilerine yabancı ama üstün görünen bu “yeni türü” (Asım’ı), verimliliği azalmış olan “eski türün” (yaşlı imamın) yerine tercih eder. Yaşlı imamın fiziksel çöküşü, hırıltılı sesi ve çaresizliği onun doğal seçilim sürecinde elendiğinin işaretleridir. Asım ise bu rekabeti kazanmak üzereyken, içindeki son ahlaki kırıntıyla -ya da köksüzlüğünün verdiği kaçma dürtüsüyle- alanı terk eder. Bu kaçış, onun doğadaki “avcı” rolünü reddetmesi şeklinde yorumlanabilir; lakin aynı zamanda yenilgiyi kabul etmesidir.

IV. MEKÂNIN DARALMASI VE RUHSAL KÜÇÜLME

Metindeki mekân geçişleri karakterin psikolojik haritasını çizer. İstanbul’daki yalılar ve konaklardaki geniş odalar, Asım’ın geniş yetkilerini ve ferah ruh hâlini simgeler. Ancak yoksulluk başladığında mekânlar daralmaya başlar. Vezirhanı’ndaki tozlu, rutubetli ve kalabalık oda, Asım’ın toplumsal kimliğinin ilk büyük çatlağıdır.

Köydeki “ahırla mutfak arasındaki toprak döşeli oda” ise dip noktadır. Asım’ın burada “yaralı kedi” gibi kıvrılması, insanlık onurunun mekânsal olarak en dar sınıra çekilmesidir. Pınarlı köyünde gördüğü itibar ona geçici ferahlık sağlasa da imamın hasta yatağındaki itirafıyla mekân tekrar boğucu olur. Karay, Asım’ın ruhsal sıkışmışlığını fiziksel mekânların kısıtlılığıyla paralel yürütür. Son sahnedeki kaçış, köyü ve daralan ruhsal kafesi geride bırakma çabasıdır.

​V. LİNGUİSTİK OTORİTE: DİLİN GÜCÜ VE İHANETİ

Asım’ın elindeki en büyük sermaye dildir. Medrese eğitimi almamış olsa dahi, İstanbul lehçesinin getirdiği “yüksek kültür” tınısı, köylüler üzerinde büyüleyici bir otorite kurar. Dil, burada yalnızca iletişim amacı taşımaz; aynı zamanda sınıfsal aidiyeti yansıtır. Köylüler, Asım’ı dinlerken aslında söylediklerini tam anlamıyla kavramazlar; onlar, kelimelerin yaydığı “medeni” havaya teslim olurlar.

Öte yandan, yaşlı imamın sesi “hırıltı” olarak betimlenir. Geleneksel olanın dili artık işlevsizleşmiş, anlaşılmaz hâle gelmiş ve yıpranmıştır. Asım’ın pürüzsüz dili ise modernitenin (veya modernleşmeye çalışan bürokrasinin) sahte ama etkileyici yüzünü temsil eder. Karay, dilin nasıl bir manipülasyon aracına dönüşebileceğini, hakikatten kopuk ama estetik açıdan kusursuz bir vaaz üzerinden kurgular. Asım’ın sessizliği tercih ederek köyden ayrılması oynadığı  dil oyununa son vermesi anlamına gelir.

​VI. DUYUSAL SEMBOLİZM: KOKULAR VE SESLER

Refik Halid, atmosfer yaratma konusunda duyuları sonuna kadar kullanır. Hikâyenin başındaki Vezirhanı tasvirinde “yağ mumu, lapçin ve heybe” kokuları okuyucunun burnuna fakirliğin kesif kokusunu çarpar. Nitelenen kokular, Asım’ın geçmişindeki “lavanta ve temiz çarşaf” kokulu İstanbul hayatıyla taban tabana zıttır.

Sesler de benzer işlev görür. Köy kahvesindeki derin sessizlik, Anadolu’nun asırlık ataletini ve uyuşukluğunu sembolize eder. Asım’ın sesi simgesel sessizliği bozar, ona ritim katar. Fakat hikâyenin kırılma noktasında, imamın can çekişen hırıltısı, Asım’ın “estetik sesini” boğar. Hırıltı gerçektir; vaaz ise kurgudur. Gerçekliğin çıplak ve çirkin sesi, kurgunun büyüleyici müziğini susturur.

​VII. KÖKSÜZLÜK VE AYDIN YABANCILAŞMASI

Asım, Türk edebiyatındaki “tutunamayanlar” silsilesinin erken bir öntaslağıdır. O, ne tam İstanbullu aristokrattır (çünkü saraydan kovulmuştur) ne de halk adamıdır (çünkü köylüyü sadece bir seyirci kitlesi olarak görür). Heybesinde sakladığı Mülkiye diploması onun gerçek kimliğidir ancak bu kimlik o günün şartlarında hiçbir işe yaramaz.

Asım’ın dramı ait olamama durumudur. İstanbul’da “yabancı” ilan edilen, köyde ise “sahte kahraman” olarak yaşamak zorunda kalan bu adam, modern bireyin köksüzlük sancısını temsil eder. Ramazan bittiğinde dahi köyden gitmesine izin verilmemesi onun için “ödül” değil, “esaret” başlangıcıdır. Köylülerin onu imamlık kadrosuna atama girişimi, Asım’ın ruhsal özgürlüğünün sonu demektir. Kaçış kararı, belki de hayatındaki tek dürüst eylemdir.

​VIII. SONUÇ: NEŞTERİN KESTİĞİ HAKİKAT

Refik Halid Karay, “Cer Hocası” ile toplumsal bir kesiti dondurup incelemeye alır. Hikâyede ne Asım tamamen suçludur ne de köylüler tamamen gaddardır. Herkes kendi hayatta kalma savaşının içindedir. Yazar, nesnel tavırla, insanın en temel güdülerinin (açlık, barınma, itibar) ahlaki değerleri nasıl erittiğini resmeder.

Asım’ın şafak vaktinde köyü terk edişi arınma sahnesi olarak görülebilir. Arkasında bıraktığı otuz mecidiye, vicdan azabının bedelidir. Ancak bu bedel, yerinden edilen yaşlı imamın hayatını geri getirmeyecektir. Karay’ın kaleminde “Cer Hocası”, insanın içindeki karanlık çatışmanın -ego ile vicdan, sahtelik ile hakikat arasındaki uçurumun- sessiz ve etkileyici vesikasıdır. Birey, sistemin dişlileri arasında ezilse de bazen tek çıkış yolunu hiçlikte veya yolculukta bulur. Asım’ın karlı yollara vurduğu her adım, aslında sahte kimliğinden uzaklaşma çabasıdır.

Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

Refik Halid Karay-Cer Hocası (Memleket Hikâyeleri)


“Cer Hocası” ile ilgili diğer yazı için:

https://sametpolat.net/2019/06/18/mesrutiyetin-golgesinde-bir-kimlik-fragmani-cer-hocasi


“Cer Hocası” hikâyesinde olay, tanrısal bakış açısıyla anlatılmış. Asım, Mülkiye mezunu ve gayet iyi eğitim almış, yetenekli, akrabası prestijli bir kişidir. Maarifte memurdur ve rahat içinde yaşamaktadır. Ama Meşrutiyet ilan edilince hükümet tarafından “saraya mensubiyet” gerekçesiyle açığa alınır. Açlığa ve sefalete düşer. Meşrutiyet’e ve hükümete karşı tavır alır. Bu yaşananlar ona göre millî bağnazlıktır. Asım’ın karakter çizimi böylece başlar. Meşruti hükümetin ortaya çıkardığı problem ilk olay halkasını oluşturur. Asım için İstanbul, mutluluğun ve rahatın simgesi iken işsizliğin sürüklediği fakirlikle artık tam tersi bir hâ alır. Ve fakat Asım, İstanbul’a karşı kötü duygular beslemez. Bu hikâyede zaman geleneksel nitelikte işlenmiş ve Asım’ın başka özellik ya da düşüncelerini açığa çıkaracak geriye dönüş tekniği kullanılmamış. Ailesi ile ilgili bilgi kesinlikle yok. Zaman, mekân ve kişi tasvirleri yok denecek kadar az. Hikâyenin vaka zamanı II. Abdülhamit ve …

(Bu yazının eksiksiz metni için bkz.: Samet Polat, Edebiyatın Katmanlarında: Şiir, Kurmaca ve Düşünsel İzler, ss. 62–65)

https://odkitap.com/edebiyatin-katmanlarinda-siir-kurmaca-ve-dusunsel-izler-samet-polat/

Vüs’at O. Bener-Dam Öyküsü İncelemesi


Dam öyküsünde anlatıcı, kahraman-anlatıcı figürüdür. Bakış açısı tekildir. Öykü, benmerkezli anlatım biçimiyle sunulmuş. Kerim tarafından anlatılır. Bu durum, bireyi ön plâna çıkarır. Birey kendi bunalımını, çıkmazını anlatır. Ben-anlatıcı sınırlı bir bakış açısı verse de öykünün realitesini güçlendirir. Ayrıca yalın anlatımın tercih edilmesi, Kerim ve Naci’nin iç dünyalarını daha görünür hale getirmiş.


       Öyküdeki temalar anlamsızlık, sıkıntı, suç işleme, saldırganlıktır. Merkezî kişi Kerim’dir. Olayları o anlatır. Kerim, yuvarlak bir karakterdir. Karakterizasyon çizimi, açıklama yöntemiyle değil dramatik yöntemle yapılmış. Bu durum aynı zamanda 1950 Kuşağı Öyküsünün modernist atılımlarından birisidir.


       Birinci metin halkasında Kerim, karşı evin damını onaran adamı izlerken çok samimi olmasa da senli-benli olduğu arkadaşı Naci’yi görür ve onu eve çağırır. Naci, canının sıkkınlığından, annesinin huysuzluğundan bahseder: “Cidden patlıyorum. Alışamadım gitti bu kasabaya.” İşte bu bunaltı, mekânla uyumsuzluk öyküdeki içeriğin değiştiğinin göstergesidir. Sıkkınlık, hiçliği ve anlamsızlığı beraberinde getirir. Naci bunaltısını anlatadururken Kerim, damda çalışan adamın düştüğünü söyler Naci’ye ve fakat onu kandırmıştır. Kerim’in bu kötücül eylemi onun sıkıntısından kaynaklanıyor.


       İkinci metin halkasında Naci…

(Bu yazının eksiksiz metni için bkz.: Samet Polat, Edebiyatın Katmanlarında: Şiir, Kurmaca ve Düşünsel İzler, ss. 58–61)

https://odkitap.com/edebiyatin-katmanlarinda-siir-kurmaca-ve-dusunsel-izler-samet-polat/

“Ya Da Ne Bileyim” şiiri, Aşkar dergisi 40. sayıda

Ya Da Ne Bileyim, Samet Polat
Samet Polat, Ya Da Ne Bileyim
Aşkar Dergisi 40. Sayı
Kasım 2016, Aşkar 40. Sayı