Anlam-Denge Etkileşim Modeli (ADEM)

Samet Polat’ın Anlam-Denge Etkileşim Modeli (ADEM) – Süreç Tablosu

Edebiyat Tarihçiliğinde Usûlün Görevleri ve Zorlukları


       Gustave Lanson gibi Faruk Kadri Timurtaş ve Mehmet Kaplan da edebiyat tarihçisinin sadece büyük ve tanınmış isimleri değil, tüm yazarları ve yazarların eserlerini tespit ederek inceleme yapması gerektiğini söyler. Mehmet Kaplan ayrıca Tanzimat’tan sonra dergi ve gazete çevresinde gelişim gösteren Türk edebiyatında kitap hâline gelmemiş metinlerin özellikle incelenmeden edebiyat tarihi yazılmasının eksiklik ve yüzeysel olduğunu vurgular. Lanson gibi Fuat Köprülü de edebiyat tarihi araştırmalarının birincil odak noktasının şâheserler olduğunu düşünerek herhangi bir tarihte şâheser olarak adlandırılmış tüm eserlerin günümüzde bu özelliğini kaybetse dahi merkez olarak kabul edilmesi gerektiğini savunur. Ali Nihat Tarlan, dikkate alınması gereken ilk hususun eser olduğunu ve eserlerin ait olduğu dönemin hareketleri bağlamında değerlendirilmesini söylerken Fuat Köprülü, bunun yanı sıra metinlerin özümsenip döneminden ayrılan özgün taraflarının ortaya çıkarılmasını da önemser. Metinlerin özel ve orijinal özelliklerini belirlemek konusunda Lanson gibi düşünen Köprülü, edebiyat tarihinin türler ve cemiyetler açısından kıyaslamalar yapılarak tasnif edilmesini savunur. Vasfi Mahir Kocatürk ise tasnif etme konusunu kronolojik şekilde ele alarak Türk Edebiyatı tarihinin sadece Osmanlı edebiyatından meydana geldiği yanılgısını belirtir ve Türk tarihinin başlangıcından Müslümanlaşmaya kadarki dönemin de sınıflandırma yaparken göz önüne alınmasını ifade eder. Vasfi Mahir Kocatürk gibi Ömer Faruk Akün de Türk edebiyatı tarihini sınıflandırma konusunda “Tanzimat edebiyatı” adlandırmasını yanlış ve isabetsiz bularak bu yanlış tanımlamanın aslında edebiyatta yenileşme ve batılılaşma anlamında asılsız bir biçimde kullanıldığını düşünür.


       Hippolyte Taine gibi Şerif Aktaş da edebiyat tarihini medeniyet tarihinin bir parçası olarak görür ve Şerif Aktaş, coğrafyadan bağımsız bahsedilemeyen edebiyat tarihinin dağınık bir görüntüye sebep olduğunu ve dilin ilerleyişi özelinde bütüncül bir bakış açısıyla inceleme yapmaktan mahrum olunduğunu ifade ederken Faruk Kadri Timurtaş da edebiyat tarihinin bir milletin başlangıçtan günümüze kadar oluşumunu siyasî, toplumsal şartlarla bütünlüklü olarak ve estetik değerini belirleyerek yazılabileceğini söyler. Bununla birlikte Mehmet Kaplan, edebiyat tarihini sosyal, politik, ekonomik ve kültürel bir düzleme oturtmanın bugün daha da zorlaştığını düşünerek bu alandaki gerçeklerin araştırma yapanların bakış açılarına göre şekillendiğini söyler ve bu gerçeklerin başka yönlere kayarak değişebildiğini ifade eder.  Faruk K. Timurtaş ve Muhsin Ziya, bir edebiyat tarihçisinin yazarların, eserlerin ve dönemlerin tahlilini yapıp biyografik malzemeleri elde ettikten sonra edebiyat tarihini oluşturabileceğini belirtir ve Muhsin Ziya, üstelik yazarların psikolojisinin de bilinmesinin gerekliliğini ileri sürer. Taine gibi Timurtaş da edebiyat tarihini genetik ve sosyolojik ilişki üzerine kurarken bunlara ilave olarak estetik ve psikolojik metot olduğunu da belirten Timurtaş, üstelik gereksinim duyulduğunda tüm bunların lazım olan özellikleri alınıp birleştirilerek de bir metot oluşturulabileceğini ifade eder. Timurtaş, yazılı eserlerin ne kadarının günümüze ulaştığının tespitinin yapılmasını önemli bulurken Mehmet Kaplan, edebiyatın sadece yazılı edebiyattan meydana gelmediğini ve halk edebiyatının da unutulmaması gerektiğini savunarak bu malzemelerin toplanıp incelenmesini önerir. Mehmet Kaplan’da olduğu gibi Muhsin Ziya da bu malzemeleri toplayıp inceleyecek edebiyat tarihçisinin ne kadar çalışkan olursa olsun bu işi tek başına yapmasının imkânsız olduğunu belirtir.


       Fuat Köprülü ve Gustave Lanson, yazarların ve eserlerin araştırılması için yazarın yaşadığı dönemin mutlaka incelenmesi gerektiğini söylerken Şerif Aktaş ve Ali Nihad Tarlan, çevresel ve dışsal koşullara haddinden fazlaca önem verilmesinin edebî olanı ıskaladığını savunarak edebiyat tarihi içinde coğrafya, tarih, biyografi, psikoloji kırıntıları gibi edebiyat tarihi dışında ne varsa bulunduğunu ve bunların esas konuya bağlanamadığını düşünür.  Lanson gibi Köprülü de objektiflik ve sübjektiflik üzerinde durarak edebiyat tarihçisinin objektif kalmasının zor olduğunu düşünür ve Köprülü sübjektifliği reddetmek yerine onu edebî eserlerin anlaşılmasına yardımcı olması bakımından kullanmasını ama bununla birlikte bireysel etkilenmenin tehdidine kapılmamak için “bilmek” ve “hissetmek” kavramlarını ayrı tutmasını savunur. Lanson’da olduğu gibi Muhsin Ziya da sübjektifliği empresyonist bir ruh hâli olarak ifade eder ve Lanson, yazarın kendi görüşlerini objektiflik uğruna gözden kaçırmasının hatalı olduğunu belirtirken Muhsin Ziya, edebiyat tarihçisinin eserler ve özellikle şiir hakkındaki hükümlerinin az çok objektiflikten uzak olabileceği ama bu görüşlerin içinden en doğrusunu seçmesi gerektiği ve bunun da zor olduğu görüşündedir. Türk edebiyatı tarihinin çok geniş bir zaman dilimine ayrılması ve üç lehçede eserler vermesi konusunda Faruk Kadri Timurtaş gibi düşünen Muhsin Ziya, yirmi asırlık bir geçmişe sahip olup aynı zamanda geniş bir coğrafyaya yayılmış olma özelliği taşıyan bir millet için edebiyat tarihi derlemesi yapılmasının olanaksız bir hâle geldiğini düşünür.

       Şerif Aktaş ise geniş bir coğrafyada Türklük ruhunu yansıtarak var olan Türk dilindeki birliğin ve mantık ağının çözüme ulaştırılmasıyla doğru metoda yaklaşılabileceğini savunarak bu metodun dışarıdan alınamayacağını, Türk tarih ve medeniyetinin bütünlüklü olarak ele alınmasını söyler. Faruk Kadri Timurtaş gibi Mehmet Kaplan da eski Türk edebiyatının sadece divanlardan ibaret olmadığını hatta divanların bile tam olarak incelenemediğini vurgulayarak bu kaynakların okunmadan edebiyat tarihi yazılmasının zorluğuna dikkat çeker. Edebiyat tarihçisinin eser meydana getiren yazarın bireysel özgünlüğünü ortaya koyarken onu içinde bulunduğu devrin temsilcisi saymasının bir usûl güçlüğünü meydana getirdiği konusunda Lanson gibi düşünen Köprülü, orijinal yazarı “mümtaz bir şahsiyet” olarak adlandırarak onun, sadece dahil olduğu toplumun dinamiklerini ortaya koymakla beraber anlaşılmasını yöntem olarak benimsemenin zıt ve güç bir durum doğurduğunu savunur. Mehmet Kaplan; halk, divan ve yeni Türk edebiyatı alanlarındaki metinlerin ilmî bir şekilde yayımlanmadan ve titizlikle incelenmeden Türk edebiyatı tarihinin yazılmasını mümkün görmezken Ömer Faruk Akün, edebiyat tarihi yazarının tüm bu malzemelerin önüne hazır olarak gelmesini beklememesi ve kolaya kaçmadan özveriyle araştırmasını parça hâlinde bırakmadan bütüne ulaştırması gerektiğini savunur. Parçadan bütüne gitme konusunda Lanson ile aynı düşüncelere sahip olan Köprülü ise bir edebiyat eserinin edebiyat tarihçisi üzerinde bıraktığı etkinin, eserin yayımlandığı ilk günden bu yana sayısız kabullere ve duygulara eklenip “ahenkli bir kül” meydana getirdiğini söyleyerek edebiyat tarihi yazımının felsefesini ortaya koyar.

Meşrutiyet’in Gölgesinde Bir Kimlik Fragmanı: “Cer Hocası” | Samet Polat

Refik Halid Karay’ın Memleket Hikâyeleri yapıtında yer alan “Cer Hocası”, 1908 Devrimi’nin ardından yaşanan idari tasfiyelerin birey üzerindeki yıkıcı etkisini “taklit” ve “hayatta kalma” performansı üzerinden kurgular. Hikâyenin kahramanı Asım, Mülkiye mezunu, saray çevresine mensup, İstanbul’un nezaket ve refahıyla yoğrulmuş bir karakterdir. Ancak siyasi rüzgârın tersine dönmesiyle beraber, Asım’ın sosyal statüsü saniyeler içinde buharlaşır. Karay’ın realizmi devreye girer: Asım, açlıktan kurtulmak için en iyi bildiği şeyi yapar; “öteki” olmayı taklit eder.

I. MİMESİS VE PERFORMANS: DİNİN ARAÇSALLAŞTIRILMASI

Asım’ın Pınarlı köyüne gidişi ruhani arayış veya idealist öğretmenlik arzusu taşımaz. “Cer” geleneğini, yani medrese öğrencilerinin Ramazan aylarında köylere giderek vaaz vermeleri ve karşılığında aynî veya nakdî yardım almalarını kamuflaj olarak kullanır. Burada karşımıza çıkan en çarpıcı unsur, Asım’ın dinî kimliğinin tamamen “mimesis” (taklit) ürünü olmasıdır.

Mülkiye terbiyesi almış olan kahramanımız teolojik derinlikten yoksundur. Fakat İstanbul’un estetik ve retorik gücüne sahiptir. Pınarlı köyündeki vaaz kesiti incelendiğinde, köylülerin etkilenme sebebinin mesajın içeriği olmadığı fark edilir. Onları cezbeden şey; Asım’ın “tatlı uyumlu sesi”, pürüzsüz İstanbul ağzı ve o güne dek duymadıkları nezakettir. Asım, dini manevi sığınak şeklinde değil, izleyici kitlesini (köylüleri) manipüle eden profesyonel sahne performansı gibi kurgular. Karay, burada taşranın biçime duyduğu derin açlığı ve kentli aydının bu zaafı hayatta kalmak adına nasıl sömürdüğünü gözler önüne serer. Asım’ın kimliği artık “öz” olmaktan çıkmış; çevresinin beklenti ve baskılarıyla biçimlenen, değişken bir maske hâline gelmiştir.

​II. TASFİYENİN TEKERRÜRÜ: İKTİDARIN MİKRO DÖNGÜSÜ

Hikâye, yapısal olarak iki büyük tasfiye hareketi üzerine kuruludur. İlk tasfiye makro düzeyde gerçekleşir: İstanbul’daki yeni yönetim, saray bağlantıları sebebiyle Asım’ı görevinden uzaklaştırır. Bu, merkezî otoritenin kendi kadrolarını yenileme hamlesidir. İkinci tasfiye ise mikro düzeyde, Pınarlı köyünde vuku bulur. Asım, köylüler tarafından o kadar benimsenir ki, köyün yaşlı imamı artık gereksiz görülmeye başlanır.

İstanbul’da “saray artığı” olarak görüldüğü için yerinden edilen Asım, köyde “yaşlı imamı” yerinden eden “yeni güç” figürüne dönüşür. Güç mekanizması, mekân ve aktörler değişse de aynı acımasızlıkla işler. Yaşlı imamın ağzından dökülen “Bak, ben yaşlıyım, altı çocuğum, iki karım aç kalıyor, çoluğum, çocuğum sokağa düşüyor. Bu karda, bu kışta ben ne yaparım? Nereye giderim? Nasil para bulurum? Bana acı, buradan git, yerimi kapma, ekmeğimi alma, beni sokakta bırakmaya sebep olma” yakarışı, Asım’ın İstanbul’da yaşadığı travmanın köydeki yankısıdır. Ancak Asım, sistemin hem kurbanı hem de (istemeden de olsa) failidir. Karay, iktidar mücadelelerinin sadece meclis salonlarında değil, en küçük yerleşim birimlerinin cami avlularında dahi “sıfır toplamlı bir oyun” (birinin kazanması için diğerinin kaybetmesi zorunluluğu) şeklinde işlediğini hissettirir.

III. DARWİNCİ ARENA OLARAK TAŞRA

Hikâyeye Darwinci perspektifle yaklaşıldığında, Pınarlı köyü huzurlu pastoral sığınak görünümünden sıyrılıp sert bir “doğal seçilim” alanına evrilir. Asım, başlangıçta bu ekosisteme ait olmayan yabancı bir türdür. Fakat hayatta kalma içgüdüsü (survival of the fittest), ona hızla uyum sağlama (adaptation) yeteneği kazandırır.

Asım’ın elindeki “İstanbul Türkçesi” ve “Mülkiye diploması”, bu yeni habitatta kullandığı güçlü savunma silahlarıdır. Köy halkı, kendilerine yabancı ama üstün görünen bu “yeni türü” (Asım’ı), verimliliği azalmış olan “eski türün” (yaşlı imamın) yerine tercih eder. Yaşlı imamın fiziksel çöküşü, hırıltılı sesi ve çaresizliği onun doğal seçilim sürecinde elendiğinin işaretleridir. Asım ise bu rekabeti kazanmak üzereyken, içindeki son ahlaki kırıntıyla -ya da köksüzlüğünün verdiği kaçma dürtüsüyle- alanı terk eder. Bu kaçış, onun doğadaki “avcı” rolünü reddetmesi şeklinde yorumlanabilir; lakin aynı zamanda yenilgiyi kabul etmesidir.

IV. MEKÂNIN DARALMASI VE RUHSAL KÜÇÜLME

Metindeki mekân geçişleri karakterin psikolojik haritasını çizer. İstanbul’daki yalılar ve konaklardaki geniş odalar, Asım’ın geniş yetkilerini ve ferah ruh hâlini simgeler. Ancak yoksulluk başladığında mekânlar daralmaya başlar. Vezirhanı’ndaki tozlu, rutubetli ve kalabalık oda, Asım’ın toplumsal kimliğinin ilk büyük çatlağıdır.

Köydeki “ahırla mutfak arasındaki toprak döşeli oda” ise dip noktadır. Asım’ın burada “yaralı kedi” gibi kıvrılması, insanlık onurunun mekânsal olarak en dar sınıra çekilmesidir. Pınarlı köyünde gördüğü itibar ona geçici ferahlık sağlasa da imamın hasta yatağındaki itirafıyla mekân tekrar boğucu olur. Karay, Asım’ın ruhsal sıkışmışlığını fiziksel mekânların kısıtlılığıyla paralel yürütür. Son sahnedeki kaçış, köyü ve daralan ruhsal kafesi geride bırakma çabasıdır.

​V. LİNGUİSTİK OTORİTE: DİLİN GÜCÜ VE İHANETİ

Asım’ın elindeki en büyük sermaye dildir. Medrese eğitimi almamış olsa dahi, İstanbul lehçesinin getirdiği “yüksek kültür” tınısı, köylüler üzerinde büyüleyici bir otorite kurar. Dil, burada yalnızca iletişim amacı taşımaz; aynı zamanda sınıfsal aidiyeti yansıtır. Köylüler, Asım’ı dinlerken aslında söylediklerini tam anlamıyla kavramazlar; onlar, kelimelerin yaydığı “medeni” havaya teslim olurlar.

Öte yandan, yaşlı imamın sesi “hırıltı” olarak betimlenir. Geleneksel olanın dili artık işlevsizleşmiş, anlaşılmaz hâle gelmiş ve yıpranmıştır. Asım’ın pürüzsüz dili ise modernitenin (veya modernleşmeye çalışan bürokrasinin) sahte ama etkileyici yüzünü temsil eder. Karay, dilin nasıl bir manipülasyon aracına dönüşebileceğini, hakikatten kopuk ama estetik açıdan kusursuz bir vaaz üzerinden kurgular. Asım’ın sessizliği tercih ederek köyden ayrılması oynadığı  dil oyununa son vermesi anlamına gelir.

​VI. DUYUSAL SEMBOLİZM: KOKULAR VE SESLER

Refik Halid, atmosfer yaratma konusunda duyuları sonuna kadar kullanır. Hikâyenin başındaki Vezirhanı tasvirinde “yağ mumu, lapçin ve heybe” kokuları okuyucunun burnuna fakirliğin kesif kokusunu çarpar. Nitelenen kokular, Asım’ın geçmişindeki “lavanta ve temiz çarşaf” kokulu İstanbul hayatıyla taban tabana zıttır.

Sesler de benzer işlev görür. Köy kahvesindeki derin sessizlik, Anadolu’nun asırlık ataletini ve uyuşukluğunu sembolize eder. Asım’ın sesi simgesel sessizliği bozar, ona ritim katar. Fakat hikâyenin kırılma noktasında, imamın can çekişen hırıltısı, Asım’ın “estetik sesini” boğar. Hırıltı gerçektir; vaaz ise kurgudur. Gerçekliğin çıplak ve çirkin sesi, kurgunun büyüleyici müziğini susturur.

​VII. KÖKSÜZLÜK VE AYDIN YABANCILAŞMASI

Asım, Türk edebiyatındaki “tutunamayanlar” silsilesinin erken bir öntaslağıdır. O, ne tam İstanbullu aristokrattır (çünkü saraydan kovulmuştur) ne de halk adamıdır (çünkü köylüyü sadece bir seyirci kitlesi olarak görür). Heybesinde sakladığı Mülkiye diploması onun gerçek kimliğidir ancak bu kimlik o günün şartlarında hiçbir işe yaramaz.

Asım’ın dramı ait olamama durumudur. İstanbul’da “yabancı” ilan edilen, köyde ise “sahte kahraman” olarak yaşamak zorunda kalan bu adam, modern bireyin köksüzlük sancısını temsil eder. Ramazan bittiğinde dahi köyden gitmesine izin verilmemesi onun için “ödül” değil, “esaret” başlangıcıdır. Köylülerin onu imamlık kadrosuna atama girişimi, Asım’ın ruhsal özgürlüğünün sonu demektir. Kaçış kararı, belki de hayatındaki tek dürüst eylemdir.

​VIII. SONUÇ: NEŞTERİN KESTİĞİ HAKİKAT

Refik Halid Karay, “Cer Hocası” ile toplumsal bir kesiti dondurup incelemeye alır. Hikâyede ne Asım tamamen suçludur ne de köylüler tamamen gaddardır. Herkes kendi hayatta kalma savaşının içindedir. Yazar, nesnel tavırla, insanın en temel güdülerinin (açlık, barınma, itibar) ahlaki değerleri nasıl erittiğini resmeder.

Asım’ın şafak vaktinde köyü terk edişi arınma sahnesi olarak görülebilir. Arkasında bıraktığı otuz mecidiye, vicdan azabının bedelidir. Ancak bu bedel, yerinden edilen yaşlı imamın hayatını geri getirmeyecektir. Karay’ın kaleminde “Cer Hocası”, insanın içindeki karanlık çatışmanın -ego ile vicdan, sahtelik ile hakikat arasındaki uçurumun- sessiz ve etkileyici vesikasıdır. Birey, sistemin dişlileri arasında ezilse de bazen tek çıkış yolunu hiçlikte veya yolculukta bulur. Asım’ın karlı yollara vurduğu her adım, aslında sahte kimliğinden uzaklaşma çabasıdır.

Bu sitede sunulan metin, fotoğraf ve benzeri tüm materyaller, yazarının özgün çalışması ve mülkiyetindedir; bu sebeple sahibinden yazılı onay alınmadan başka bir mecrada bütünüyle yayımlanması veya kullanılması mümkün değildir. İçeriklerden bir bölümün alıntılanması ise yalnızca, kaynağın açıkça belirtilmesi ve orijinal sayfaya aktif bir internet bağlantısı (link) verilmesi koşuluyla mümkündür. Kaynak gösterilmeksizin yapılan her türlü alıntı, izinsiz kullanım olarak kabul edilir ve yapılan alıntıların eserin bütününün yerini tutacak kapsamda olmamasına dikkat edilmelidir.

“Ya Da Ne Bileyim” şiiri, Aşkar dergisi 40. sayıda

Ya Da Ne Bileyim, Samet Polat
Samet Polat, Ya Da Ne Bileyim
Aşkar Dergisi 40. Sayı
Kasım 2016, Aşkar 40. Sayı

“Petek Tanrıları” şiiri, Nordik dergisi 9. sayıda | Samet Polat

Nordik Dergisi 9. Sayı

Nordik 9 Çıktı

“Tetanos ve İntikam” şiiri, Parende dergisi 16. sayıda | Samet Polat

"Tetanos ve İntikam" Şiiri Parende Dergisi'nde
Eylül-Ekim 2016

Parende Dergisi 16. Sayı Çıktı

Halid Ziya Uşaklıgil’in Bilinmeyen Bir Kitabı: İlm-i Sîma

Roman ve hikayeleriyle hafızamızda yer edinen Halid Ziya Uşaklıgil’in 1894’te yayınladığı ve şimdilerde Büyüyen Ay Yayınları tarafından ilk defa günümüz Türkçesine aktarılan kitabı “İlm-i Sîma” dış görünüşten ve fiziki özelliklerden bir iç okuması yapmaya çağırıyor okurlarını.

Sîma ilmi, Allah’ın beşerlere dokuduğu saklı halleri ortaya çıkarma girişimidir.                 

Halid Ziya, kitabın başlangıcında insan çehresinin dışarıya muhtelif şekillerde aksettiğinin altını çizmiştir. Sîma ilminin, ruh hallerindeki değişimlerle çehrede ne tür belirtiler meydana getirdiğini anlamaya çalışmanın bilgisini edinmekte bir yöntem olduğunu izah etmiştir.

Hipokrat, Aristoteles, Marcus Aurelius, Montaigne gibi isimlere atıfta bulunarak, sîma ilminin faydalarını ve gerekliliğine olan inancını dile getiriyor. Daha sonrasında bu ilmi büyük bir maharetle uygulamış olan Kaspar Lavater adındaki İsviçreli filozofa yoğunlaşan Uşaklıgil; Lavater’in kendi dönemindeki insanların sîmalarına bakıp onları nasıl isabetli tespitlerde bulunarak keşfettiğini misaller vererek gözler önüne seriyor.

İnsan, öncelikle kendi nefsini tanımalıdır.

Halid Ziya, Lavater’in bir sözünden yola çıkarak şu hususu belirtmiştir: “İnsanlar ancak kendi nefsinin mevcudiyetindeki durumları ortaya çıkarıp fikir sahibi olarak başkalarının sîmaları hakkında hükümler verebilir.”

Ayrıca bu ilim sayesinde muhataplarımızın riyalarını tespit ederek kendimizi koruma altına alabileceğimiz vurgulanmıştır.

Tüm bu izahlarla beraber Halid Ziya, sîma ilminden kesin beklentiler duyulmaması gerektiğini, bu işin insan çehresindeki iz ve işaretlerin aslında onun hangi ruhani durumda olduğuna tekabül ettiğini belirleme çabası olduğunu söylemiştir. Allah’ın yaradılışta bahşettiği bu kabiliyeti ilim çerçevesinde düşünerek hareket etmek aslî düşüncemiz olarak vurgulanır.

Bu anlatılanlardan sonra insan yüzünü oluşturan unsurlara değinilmiş ve maddeler halinde sıralanarak bu unsurların şekil ve şemaillerine göre karakter tayini yapılmıştır.    

Gözler, Allah’ın bütün duygulara bir ayna olmak üzere yarattığı tercümandır.              

Gözlerin, karakter tahlilinde büyük rol oynadığını belirten Uşaklıgil, Lavater’in göz rengi ve yapılarına göre keşfetme bilgisini maddeler halinde sıralamış ve bunlara da ilaveler yapmıştır. Özellikle göz bahsinde ilginç çıkarımlar dikkat çekmektedir. Küçük, yuvarlak ve hareketli gözleri olanların hırsızlığa meylinin yüksek olduğunu söyleyerek bu kişilerden sakınmamız tavsiyesinde bulunmuştur.

Kitabın son kısmında, önceki maddelere bir ek olarak özel karakter sahiplerinde olması beklenen bazı özellikler anlatılmıştır. Halid Ziya, kitabın bitiminde ise sakınmamız gereken kişilerden söz eder. Bunlardan birkaçını sıralayalım:                                              

  • Ufak yüzlerde büyük göz bulunan kısa ve zayıf insanlardan sakınınız.  
  • Donuk ve doğal olmayan gözler, siyah saçlı ve kıvrık burunlu insanların hilekâr olduğundan emin olunuz.
  • Yüzünde sizce tabiî olmayan bir hal olup da özellikle üzüntü zamanında ortaya çıkan insanlarla dostluk etmeyiniz.

Bu önemli kitaba, Yusuf Halis’in  Lavater’den çevirdiği Kıyafetnâme-i Cedîde eserindeki yüz hallerini anlatan resimler eklenmiş, böylece anlatılanlarla büsbütün bir ahenk sağlanmıştır.

 

Samet Polat Kütüphanesi
İlm-i Sîma
Kitaptan Görseller